Bir Anı: “Pasif➡Dış Etki➡İç Güdü➡Hareket➡Aktif”

Yatak!

Sıkılgan düşüncelerle bitkinleşen bedenini sahiplenen yuva…

Gün, “Ne de çabuk geçti” diyemeyeceğim yoğunlukta, ancak “Daha hiçbir şey yapmadım” düşüncesiyle kendime acımasızlaşacağım bir karmaşadaydı.

Akşama yaklaşırken, daha da sakinleşmiştim. Konuşmuyordum. Elimdeki işle ilgileniyor, odayı ve zihnimi alaşağı eden düşünceleri ve kurguları dinliyordum. Bir yandan kendime yaptığım acımasız eleştiriler(Haksız), diğer yandan psikolojik olarak çökertmeye yönelik bu düşünce yoğunluğuna direnç gösteren kurtarıcı ve iyimser düşünceler. Sanki, benim elimde olmadan bir çatışmaya girmişler gibi. Nasıl da yorucu…

An zaman dilimlerinde oluşan düşünce gel-gitleri yormuştu.

Ve yatak! Tersi düzü önemsizleşmiş, uykunda seni koruyup kollayan yuva, sığınak!

Yüzükoyun, bir sağ yanağımı, bir sol yanağımı ağrıyana kadar dönüşümlü  bastırarak yattığım yataktaki duruşumdan, aniden gelen ve seri şekilde yağan yağmur sesiyle sıyrıldım. Bedenim yüzükoyun yapışıkken yatakta, kafam bir anda kaplumbağanın kabuğundan çıkardığı kafası gibi, meraklı ve belirgin bir hal aldı. Baktığım yeri görmüyordum. Gördüklerim zihnimdeydi. Yorgunluğuma çare olarak, düşüncelerimi dondurmuşken, bu durumun aksi yönünde çalışmasına sevkettiğimi fark ettim. Yani o ses ile zihnimde canlananlar sevk etti. O sesin benzerliğini yaşadığım güçlü zamanlardır belki de sevk eden…

Yağmur, nasıl da hızlı yağıyor! Ben ise aksine, oldukça yavaşım, bitkin, yorgun. Ancak yorgunluğum, bitkinliğim bedenen değil, zihinen. Olduğum durumdan çıkmak, beni kurtarabilirdi. Nitekim, öyle de oldu…

Bir şeyleri bir an önce yapma güdüsünden destek alan, iç güdüsel ani kalkışımla başladım hareketli sürece. Fazla yada zorluk çıkarabilecek çamaşırlarla uğraşmayacaktım. İnce bir tişört, ince bir şort ve suyu emip içine gömmeyecek, ince bir ayakkabı ile dışarıya attım kendimi. Seri düşen damlaların şiddetinin ve sesinin hareketliliğine uyum sağlamıştım. Adımlarımın seyri hareketliydi ancak yağmurun seyri daha çok, heyecanlıydı. Ara ara şiddetini yitiriyor, “Hadi şiddetini, görkemini arttır!” dememi dikkate almadan, bir süre sonra hızlanıyor, yavaşlıyor, hızlanıyordu. Hızlandığında ise, coşkulu içimle, olduğumuz ana sığamıyorduk…

Yatakta, kapattığım algımdan eser değil, zerresi kalmamıştı. Etrafıma dikkat kesilmiş, iç güdülerimle yol alıyordum.

Bir asma yaprağının ekşiliğini, dilimle damağımda dolandırırken, ileride görüşümü kısıtlar gibi kendinden başkasına baktırmayan, “Yeneceğini bilsem, yerdim” dediğim tatlılığına yaklaştığım çiçeğin mest edici kokusuna, soluğumda yer ederek devam ettim yoluma.

Az ileride görkemiyle göz alan çam ağacına yaklaştıkça, yağışı da göz önünde bulundurup, “Yağmurlu havada, hele ki, zaman zaman şimşek çakan, risk alma!” diyerek yolun karşısına geçerek yoluma devam ettim.

Sol ileride, hafif yukarıya doğru çekti algılarım gözlerimi. Gerçekten ilginçti. Benle beraber biri daha var sanki, bana bir şeyler gösteriyor gibi.

Manolya Çiçeği. Gördüğüm o an içinde, ilk manolya çiçeğiyle karşılaştığım ana ve o muazzam kokuya yeniden sahip oldum. O koku, tüm çiçeklerle aramı yapandır. Büyükçe açılmış yaprakları, hiç ummadığın narinlikte bir kokuyla karşılık verir. Abartılı konuşmak istemem ama manolya koklarken aşık olabilirsiniz herhalde. En çok da o âna ve ânın sunularına…

Heyecanla dalı çektim kendime. Yağmurdan sırılsıklam olmuş yüzümü yanaştırdım manolyaya. Kokladıktan  sonra solacağını bile bile, ıslak burnumu dayadım içine. Karşılıksız bırakmadı hevesimi. Oldum mest!

Kısa süren dokunaklı ilişkimizden sonra, ayrıldım manolyadan. Burnumdan geçerken bıraktığı kalıntıları severken, dut ağacına yanaştım. Olgunlarını gözlerimle seçtim, ellerimle onaylayıp yedim. Gördüm, dokundum ve tattım. Üç duyumu ardı ardına kullandım.

Yoluma devam ettikçe, algılarım açılıyor, ilgimi çeken niceleriyle karşılaşıyordum. Defne ağacının yeni sürgünlerinden bir yaprak alıp, elimde ezerek, kokusunu hem tenime mühürledim, hem de duyularımda edindiği yerinde ziyaret ettim…

Saçlarım ıslanmıştı. “Yağmur suyu faydalıdır!” dedim, bunu kanıtlayacak herhangi bir bilgiye sahip olmadan, içimden geldiği, öyle olmasını istediğim için. İki elimle önden arkaya saçlarımı yatırırken, suyu yedirdim tellerine ve köklerine…

Köşeyi dönüyordum ki, gözgöze geldik.” Ne alaka!”, anlayamadım. Ya şaka ya da film seti.

Gözgöze geldiğimizden itibaren, tebessümü de ortak ettik, anlık iletişim bağımıza. Bakarken bile tek hatırladığım gözleriydi. Ancak, “Tebessüm etti” de diyebiliyorum, tebessümle oluşan gözlerindeki sevimli kısılmayı kanıt göstererek.

Sırılsıklamdım. Daha demin ki, “Film setinde miyiz?” şaşkınlığım ondandı: “Ne aşkı?”

Kafamı önüme çevirip, ilerideki kiraz ağacının dalına yönelirken, “Ne filmi? Hayal seti!” diye geçirdim içimden, daldan kopardığım yarı olgun kirazı ağzıma götürürken, kısa süreli canlanan hayalime tebessüm ederek.

Kiraz aromasıyla damağımı zenginleştirirken, şiddetlenen yağmurun da tadına bakmak için yuttum biran önce kirazı ve ağzımı açıp, attım dilimi dışarıya. Dilime biraz gökyüzü esanslı damla düşmüştü ki, “Bakar mısınız?” diye bir hanım sesiyle, ani hareketlerle dilimi içeri çekip ağzımı kapattım. Yüzümün yönünü gökten indirip, arkama döndüm. Yolunu kaybettiğini ve yardım istediğini öğrendiğimde, yolunu gösterip, gününün hayırla sonuçlanması dileklerimle uğurladım onu. “Varmış bir hayır dışarı çıkmamda. Bir yardımım dokundu” diye iç geçirtisiyle, devam ettim yoluma.

Dilim yine dışarıda, tadımıma devam ederken, yağmurlu günlerde gözümden kaçmayan salyangozların, ayak altında olduklarını fark ettim. Birer birer yoldan toparladığım salyangozları yol kenarındaki yeşilliğe koyarken, yeşilliğin içindeki yeni açmış çiçekleri koklamayı nasıl ihmal ederdim ki? Kokunun mestliğiyle arkamı dönüp attığım ilk adımda, gözümden kaçmış bir salyangozun kırılma sesiyle, “İrkilmedim!” diyemeyeceğim bir tedirginlik ve üzüntüyle, hafif sarsıntıya uğradım. Üzüldüm. Ama yoluma devam ettim. “Daha dikkatli olmalıyım!” telkinini zihnimde döndürerek, gereken talimatı gözlerime verdim. Huzuruma, heyecanıma, duyularımla olan irtibatıma eve dönene kadar devam ettim.

Altı üstü, iki sokak gezip evime dönmüştüm. Bu kısa sürece rağmen, algılarımı bu denli aktifleştirdiğim için ve zihinsel bitkinliğimden sıyrıldığım için mutluydum.

Nerede olduğumuzdan ziyade, o yerde yaptıklarımız değil midir, mühim olan? Yada binlerce yeri üstünkörü görmektense, bir yeri yaşayarak, sindirerek, özüne inip tanımak daha verimli olmaz mı?

Bir de olduğunuz yerden ziyade, siz o yerde nesiniz, ne olmak ve ne yapmak istiyorsunuz? Yerler, mekanlar, anlar değişecek. Eğer kendinizi tanıdıysanız, değişen bu ortamda uyum sağlamayı yada güçlü olmayı başaracak olan sizsiniz. Bir mekan, bir insan yada bir an değil. Size iyi gelen, yine sizsiniz; sizi en iyi tanıyan yada tanımaya çalışan, Siz!
Her zaman dediğim gibi: “Sevgiyle kalın!”…

image

(Bu fotoğraf da, eve dönüşten kalma. Baktıkça hatırlayacak olduklarım ise, yazılanlar…)

“Bu yazı, pasifleşen günü aktifleştiren güdülere adanmıştır.”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s