Çalışmaktan Kimseye Birşey Olmaz Oğlum!

Gün ışığının son anları.. rengin her çeşidi ve geçişiyle…


Bugün açan güneşle işe koyuldum erken vakitte. Ta ki, iftara bir saat kalana kadar. İki gündür iftarı bekleyemeyen ben, bugün bitmese de iftar aklıma gelmezdi herhalde. 

Çalışmak!

Aslında tam bir ilaç!👍

Tüm gün çalıştıktan sonra duşumu alıp uzandım. Bir süre istirahat ettim, huzurla…

İftarda sevdiğim iki yöresel yemek vardı. Söylemeyeyim. Sonra ağzınız durmuyor canım çekti diye…

Yemekten sonra sanki az yorulmuş gibi aldım elime dedemin bana yadigar bırakmasa da, avucunun sıcaklığını ve emek vereceği zamanı üzerinde bıraktığı değirmene kahve çekirdeklerini doldurdum ve hergün gün batımını izlediğim köşeye yaslandım.

Kokladım.. baktım.. harekete devam ettim.

Döndür de döndür…

Bugün anladım, tekrar ve tekrar, çalıştıkça hayata tutunuyor insan. Ürettikçe özüne dönüyor ve yapacaklarını devamlı katlıyor, aşıyor…

Çokça bahsetmiştim anneannemin bir sözünden. Bana çok der. Çünkü çalışırken beraber oluruz genelde:

“Çalışmaktan kimseye birşey olmaz oğlum”

Bugünün hatırası da bu olsun.

Sevgiyle kalın!..

17 Haziran 2017

Reklamlar

İmkanların Zorlandığı Gün! İmkansız Görünenin Zaman Aldığı…

​Gün ışırken başladı kar. Başladı ve tipiye, kar fırtınasına dönüştü. Yataktan kalktığımda içime bir doğum oldu. İstek geldi. O isteği yerine getirmek istedim. Öğlen ezanından sonra, kararımı vermiştim. Su geçirmez tüm giysilerimi kuşandım. Sırt çantamı montumun içinden taktım. İçinde yazarı olduğum Pastel Dergisi, derginin içinde takvimden ayet dolu yapraklar ve matarada kaynamış suyum vardı. Sırtımı sıcak tutacaktı. Bir de yanıma seri şekilde Osb(reçineyle preslenmiş ağaç parçaları)’den iki parçayı hedik niyetine hazırlayarak yanıma aldım. Ama yanımda sadece bunlar yoktu…

Endişeler yüklenmişti bir de. Yoğun tipide yükseğe çıkmak nefesimi kesebilirdi. Ağaçların altından geçerken kar veya ağaç dalı altında kalabilirdim. Aniden terim soğuyabilir ve soğuktan hareket edemeyebilirdim. Daha pek çok olay örgüsü. Hayvan tehlikesi aklıma bile gelmedi. Çünkü bu havada hangi canlı dışarıda kalırdı ki? Ancak bu endişeli olaylar karşısında çok sakin ve istekliydim. Geri dönememe ihtimalini de içimde bir yere koydum. Geridekilere tek söylediğim: “Çok zorlamayacağım. Olmadı dönerim..!”

Yola koyuldum. Belli bir yere kadar hafif hızlı tempoyla devam ettim. Bileğimle diz kapağımın ortasına kadardı en fazla kar. Sonra dik bir rampaya geldim. Adım attığım gibi göğsüme kadar kara battım. Biraz daha gittim, aynıydı. Sonra mola verip hedikleri ayağıma yerleştirdim. Başladım yürümeye. Hem dik hem de un gibi bir kar örtüsü. Hedik seni kar üstünde tutar. Fazla batmanı engeller. Ancak bu kar tazeydi. Diz kapağıma kadar battım hedikle. Zerre ihtimal vermedim zirveyi göreceğime. Hem yağış var, hem dize kadar kar, bir de hedikleri kaldırıp ileriye götürürken üzerine biriken karları kaldırmak vardı…

Dönmeyi düşündüm. Biraz soluklandım. Yukarıya doğru baktım. Biraz daha zorlayayım diye düşündüm. Yavaş yavaş adım atmaya devam ettim. Yoruldum ve dinlenmeye geçtim. Dönsem mi diye sordum kendime. Yine baktım ileriye. “Olmadı dönerim. Biraz daha zorlayayım” diye sesli komut verdim kendime.. ve devam ettim…

Bir boğaza geldim. Muazzam bir rüzgar ve onunla gelen kar taneleri. Kar rüzgarla geldiği için en şiddetli yerinde, un gibi değil de biraz daha baskılıydı. Kısa bir bölgeydi. O bölgede biraz kolay yürüdüm ama sert rüzgar ve çarpan karlar etkiliyordu çıkışımı. Bundan sonrasını devam edemezdim. Hem yorulmuştum, hem de daha yolu yarılamamıştım. Biraz dinlendim. Çok az. Sonra yukarıya baktım. Biraz daha zorlayayım dedim ve zorladım. Bu döngü devam etti. Hiç farklı olmadı. Aklımda hep dönme güvencesi, dilimde biraz daha zorlama ifadesi, içimde ise istediğim o zirveye ulaşmak.

Peki ne yaptım?

Zirve hayalini bir kenara bıraktım. Geri dönme güvencemi yanıma aldım ve hep biraz daha zorladım…

100-150 metre vardı. İmkan vermiyordum. Dalları karla yere inmiş karayemiş ağacının yanından geçtim ve karşımda bir hareket oluştu. Bir kafa inip çıkıyor hızlıca. Bir delikten iki kere çıkınca sağa doğru başka bir delikte göründü. Korkak bakışları daha önce de görmüştüm.

Gelincik!

Öyle mutlu ve tebessüm halindeydim ki.. çok göremesem de beni farkeden bir canlıya şahit oldum. Yalnız değildim bu beyaz örtüde. Keyif verdi onu görmek. Onun keyfiyle devam ettim. Artık, sahibi olduğumuz araziye girmiştim. 50 metre civarı yolum kalmıştı. Dönme düşüncesi hala aktifti. Zorladım. Son 20 metre, 10 metre, 5 metre.. elimi kaldırdım yüzümü örtüyordum. Yağış şiddetli ve soğuk artmıştı. Yorgunluk had safhada. Artık dönmeyi düşünmüyordum.

Ha gayret!

Ve zirvedeyim!

Yüzüme çarpan çiddetli rüzgar ve kar tanelerinin içinde sessiz bir başarı yaşadım.

Muazzam bir görüntü!

Karlar altında dağlar ve vadi!

Tüm o heybette bir ben, bir de o heybete beni kavuşturan vardı…

Gördüklerimin tadını çıkaramadım. Çünkü heyecan vardı. Yorgun bir beden ve sakin olmayan zihin. Sadece ulaşmanın verdiği başarı hissiyatı ve yine hatırımdaki O!

Dağcıların, tırmanırken sakin havayı seçtiği bir gerçek. Bir güvencem vardı elbet bu havada çıkarken. Ancak, ilginç bir şekilde teslim olmuş çıktım. Her koşul kabulümdü.

Temkinli olacaktım,

Geri dönmeyi unutmayacaktım,

Ancak, zorlamaktan da geri durmayacaktım…

Sakindim ve kabullenmiştim. İnsan, ancak bu haldeyken doğru kararlar verebilir. Hamd olsun verdim ve bu muazzam deneyimi yaşadım.

Sınırlarımı zorladım. Boşvermenin kolaylığına aldanmadım. Bu sefer uzun hedefi geride tuttum. Kısa hedeflerle ilerledim. Bir hedefe ulaştım, sonra kendimi kontrol ettim. Bir diğerine ulaştım, yine kendimi kontol ettim. Süreçler böyle devam etti.

Başarıya giden yolda, farklı bir usul kullandım. Bunu kullandıktan sonra anladım. Ben çokça hedefe ulaşmak için kendimi tüketirim. Kısa hedefle uğraşmam. En zoruna dalarım. Bu sefer, farklı bir yöntemi, küçük hayatımın en büyük deneyiminde öğrendim. Lafta elbet bildiğim yöntemler. Ancak yaşamak, bilginin kalıcılığını sağlar. İleride destan gibi anlatabileceğim bu deneyim için en çok da şükrettim…

Ulaştığım yerde çok durmadan, dönüş yoluna girdim. Terliydim, yorgun ve açtım. Durursam, soğurdum. Soğursam, hareket etmem zorlaşırdı ve üşürdüm. Açtığım yoldan geri döndüm. Hedefim kısa değildi. Eve gidip sıcak bir duş, ardından tıkabasa yemek ve kuzine odasında mayışmak. Öyle de oldu. Sıcakta uzandığımda, yorgunluk fazlasıyla hissediliyordu. Ama yüzümde mutlu bir tebessüm…

İçimde başarmanın rahatlığı.. aklımdakinin ve gönlümdekinin yapılmış olmasının huzurlu hissiyatı.. içimde kalmamıştı.. sonunda ne olduğunu görmüştüm!

Yine O’ydu!

Her zaman karşımda, yanımda, içimde, bende olan şey.. tüm çabanın, gücün, hedefin ve ulaşılırlığın sahibi, Yaradan!

Belki de o yüzden istiyor içim böylesini.

O’nu hep görüyorum ama böylesi güçlü görmek çok başka. Kudrete böyle şahitlik etmek muazzam ve bağımlılık yaratıyor. Özüne dokunmak, dahasına dokunmanı istiyor.

İstesin de…

Gücüm yettikçe, şahitlik etmek için çabalayacağım inşallah.. çabalayalım…


31 Ocak 2017

Salı

Kamer AYGÜN

Bir Sürece, Bir Süreçle Hazırlanmak! 


27 Haziran 2016

Pazartesi

Trabzon

Geceden beri sıcağın etkisi, fazlasıyla gösterdi etkisini. Şıp şıp terleyerek uyudum, ayağımda buz kütlesine dayanarak. Yine şıp şıp terleyerek uyandım, ayağımda buz kütlesi olmasına rağmen sahura…

Akabinde bir kısa uyku gördü gözlerim ve hazırlandık, en erken yolculuğa. Saat 6’da İstanbul’a yollanan uçak için. Kontroller yapıldı ve beklediğim kapının karşısında gün doğuyordu. Öyle de nefis.. son son uğurluyor muydu, yoksa heryerde yanımda olduğu mesajı mıydı…

Az da olsa erken hareket ettik, hatta erken varılacak anonsu da geldi. Ancak o vazgeçilmez denilen şehire, İstanbul’a yaklaştığımızda durum değişti. 20dk gecikmeyle ulaştık ve ilk işaret geldi. Her ne kadar doğal gözükse de bana işaret gelen bir durum ve bu duruma cevap getiren soru: “Bu şehirden neden uzaklaştım?”

(Cevabını net veremem. His diyelim yada hissedememe…)

İnişin ardından yetişilen otobüs, otobüsten başka bir araca aktarma ve sağsalim eve geliş. Gece 3 saatlik uykunun etkisi büyüktü. Oldukça zorlayıcı…

Eves geliş, hiç gitmemiş gibi oluyor. Bıraktığım yerden devam gibi. Yıllarımı geçirdiğim gibi.. ve ikinci sıkan durum!

Ev telefonunu arayan telefon şebekelerinden. Emniyet hala telefonla iş çözüyor gibi, sesinden zerre ehemmiyet gelmeyen bir insan ve oldukça yoğunlaşam hislerimle yüzüne kapattığık telefon, ki yine de efendiliğimi bozmadım. Karadeniz’den ayrılış savunması saydığım hafif hırçınlığımı da dizginleyerek…

İşte bir neden daha! Olabilir. Hem de heryerde. Ancak tam da geldiğim ilk günde ve evdeki onca kişiye rağmen benim telefona bakmam ve konuşmam.. bir işaret mi saysam? Saymak hoşuma gidiyor. Çoğu insandan daha destek…

Yine de herşey bir yana, eve girdiğimde kardeşimle koca koca sarıldım, derin derin kokladım. Çoğu şeyin dermanı gibi.. uzun zaman olmuştu. Kardeş de evlat gibidir. Sorumluluğunu sevdiğim bir yan…

Sıcağın artışı ve uykusuzluğun etkisiyle uyumuş kalmışım. Belki de en tatlı uykulardan…

Gün bir şekilde biter, bereketli bir iftarla ve akabinde sevdiğim bir caminin teravih namazıyla bitti. Madem topraklarımdan koptum, bunu kabullenip verimini yaşamam gerekir diye düşündüm. İstanbul’da da yapılabilecek en anlamlı şeyi yapayım dedim; çeşitli ve anlamlı ibadet yerlerinde, doyuma yollanmak.. ilk günden bunu sağlamak için bir çaba…

“İlk gün, yorgunum” deyip geri çekikebilirdim. Belki de hakkımdı. Ancak kendimi rahat bırakan bir yapım yok. Harekette de bir bereket vardır hem…

—–

28 Haziran 2016

Salı

İstanbul

Sıcak uyandırdı, sarsarak…

Camları açtım ve uzanmaya devam ettim. Sonra birkaç ses geldi. Şifa sesi…

Tek tük yağmur sesi. O an yattığım yerin huzurunu anlatamam. Gevşedim kaldım ama bir yandan da bir coşku sardı. Omuzumda, sırtımda yada başımda bir el “Şşş.. ben buradayım, yanındayım…” diyordu. Beni toparlaması ve içime serpmesi için topraklarımdan gelmiş gibiydi…

Serin bir gün başladı!

Şehre en hızlı adapte yollarını yıllardır yaşadığım için, uyguladım yine. En kalabalık pazarlardan birine gittim. Bir anda gerçeğin içindeyim. Yoğun, kalabalık, telaş, ihtiyaç, akıllı, muhtaç.. dahası…

Uzun süren bir dolantı sonrası, hem bedenen hem de zihinen yorgun bir halde vardım eve. Yağmur sonrası sıcak da üzerimizde…

Günde en az iki kez suyun altına girdiren bir bunaltının yaşandığı, bunun öyle muazzam bir iş gücü veya yorgunluk sonunda değil, olağan bir gün içinde gerçekleşiyor olması da, şehrin yaptırımlarından diyelim, tabii benim için…

—–

29 Haziran 2016

Çarşamba

İstanbul

Her sabah gibi, yine sıcak uyandırdı beni. Öperek uyandırmıyor elbet. İyice sersemleterek uyandırıyor…

Başlayan bu günü de, çivisinin çıktığını düşündüğüm İstanbul sokaklarında geçirecektim. İstanbul’a geldiğimde yaptığım bir rutin. Pek çok ihtiyacımı, uzun soluklu gezintilerle karşılıyorum. Gördüğüm, yaşadığım manzaralar da çivisi dediğim kısımlar işte. Mesela Ramazan ayını atlayarak geçmiş yerler gibi…

İster dağda olayım, ister şehirde;  ben bu bedeni yormadan, “Tamam hakkını verdim!” demeden peşimi bırakmıyorum. Bugün de öyle oldu. Eve sağsalim ulaştığımı görmek iyi geldi. İhtiyaçalarımın bir kısmını temin etmek de…

Tüm bu kısıma baktığımda, şehir bir uğrak yer olarak katlanılabilir benim için. Herşeye olan ulaşılırlığıyla, asıl yaşamıma dönmem için süreci hızlandırabilir. Bunu kullanabilmek güzel. Bir günü de böyle, içimi biraz daha ferahlatacak düşünce ile bitiriyorken, iftar sonralarını da değerlendirdim. Kıymetli birkaç sevdiğim insanı, kısa olan sürecimin anlamına anlam katmasına olan desteklerinin önünü kesmedim. Bir de Ramazan’da İstanbul başka. Burada doğup büyüdüğüm için, bu huzuru sadece Ramazan’da yakalardım. Geceleri olan dinginlik…

—–

30 Haziran 2016

Perşembe

İstanbul

Anlık, sağnak yağan yağmurla uyandım. Harikaydı. Topraklarımı anımsatan o güzel ses…

Bir ferahlık geldi tabi. Hem cismime hem içime. Evden çıktığımda dinmişti. Kokusu az da olsa üzerindeydi. Gideceğim yere yollandım. Yolum bulutlarım gidişineydi sanırım. Yağmurla beraber gittim. Ohh…

Kilometrelerce yürüdüğüm ve hakkını verdiğim bir gün. Bugün tek değildim. İnsan insanı seyahatte daha iyi tanır derler. Bunu da ona uyarladık. Gezerken daha iyi tanınır dedik. Olduğumuz gibi…

Doğaçlama yaşanan anlardan oluşan bugün, tam bir tükenmişlikle sonlandı. Bazen abartıyorum…

İnsan iletişimlerinde samimiyet ve içtenlik önemli. Gerçek olan hissediliyor. Güven sağlayan da bu kısım…

Birkaç gündür uzun soluklu dolanmalarımın karşılığını iftar sofrasında tükettiğim sıvılarla karşılamaya çalıştım. Dediğim gibi, birşeylerin hakkını vermeyi seviyorum. Ancak bazen ucunu kaçırabiliyorum. Gençliğe olan güven diyelim ve dikkati daha da arttıralım en iyisi…

—–

1 Temmuz 2016

Cuma

İstanbul

Geceleri pek uyumuyorum. Sahura kadar biraz dinlenme sadece. Sabah da sıcağın sarsmasıyla uyanıyor olmak işte…

Erkek kalkıp, İzmir’e mecburi doğaçlama bilet bakmaya gittim. Arefe günü gözüken yola bir çaba işte.. buldum da…

Kısa süre de olsa, eve döndüğümde uzun süreli bir dağ çalışması yorgunluğu geldi. Değmedi tabi. Bedenimin hakkı bu değil. Ama bu yorgunluk da bedenen değil, zihinen.. tüm bedene etki eden…

Tabii ki, bir günü böyle bitirecek değildim. İlle de suyumu çıkaracağım. Büyük bir pazara doğru yollandım. Ev için ve dağda çalışmak için yıllardır pazardan alışveriş ederim. İşletme okumamın bunda büyük etkisi oldu. Sadece okumayıp yaşamamın daha çok. Ne derler: “Düşük fiyat, yüksek kalite!”

Birşeye hakettiğinden fazlasını veririm. Ancak bu şey, bir ustanın yılların birikimiyle hayata geçirdiği eser olmalı yada eşi olmamalı veya az olmalı. İkamesi olduğu sürece, seçenekleri gözden geçirmek akıllıca olmalı.

Şu da var! Devamlı bir kalitesizlik içinde tükenen ürünlerden ziyade, anneannemin geçmişten günümüze dillendirdiği akıllı alışveriş sözüyle ilerlemek bana hep daha akıllıca geldi: “Birşeyi alacaksam, bir kere alırım, tam alırım!”. Bir işi yaparken de öyledir. Bir işi ya tam yapar yada hiç yapmaz. Bu şekilde hanesinin bereketi de eksilmedi. Değer verdiklerimiz önemli. Neye hak ettiğinden fazla değer verirsen, senden o hızla uzaklaştığı hiç mi olmuyor? İsteğimiz sonsuz olsun. Sonlu olanlar birer araç. Tabii ki, yaşamımızı sürmemiz için gerekenler. Ancak kanaati unutunca, yeterlilik de ortadan kalkıyor…

Alacaklarımı aldım ve tüm yorgunluğun sırtımdaki gücüyle döndüm. Bir ara eve ulaşmak hayal gibi, sadece umut ettim. Sıcağın ve su kaybının etkisi yüksek…

Eve geldiğimde ilk işim, aldığım karpuzu çatlatmak oldu. Biran önce soğuma safhasına geçmeliydi. Sevdiğim gibiydi, gofret gibi.. gofret ısırığındaki sesi yaşatan…(Bu kavram bizimle literatüre geçebilir. İyi karpuz, gofret gibi olacak, et gibi değil. Bunları daha sonra detaylandırırım)

Önceki karpuzun da suyunu çıkarttım. Nasıl bir hararetle hareket ettiğimi düşünün işte. Soda ve karpuz karışımı…

İftara sağsalim ulaştık. Tek açtım. Annem gecikti. Diğerleri de çalışıyordu. Şehrin getirisi varsa böyle de götürüsü var işte. Kırsalda büyük ve kalabalık sofralar eksik olmazken, çalışmanın bir adabı varken, şehirde bunun imkanına pek ulaşamıyoruz. Çoğu zaman da bunu biz seçiyoruz. Uzak ve yalnız kalma istekleri(!)

Yaradan’a yakınlaşma günü bugün. Gecenin kadrini yaşamaya gittim sevdiğim camiye. Onca serinletecek araca rağmen, ibadet sırasında şıp şıp terledik. Binin üzerinde insanın toplanabileceği nadir çatı olunca(Bir cami), olağan durum. Bundan rahatsızlık duyulmaz elbet, bir araya gelmeyi sevene, işine bakana tabi…

Birleştiğimiz unsurları güçlendirmeliyiz. Unutmamak için, özü…

Sahura doğru yollanmıştım ki, biraz alıngan bir mesaj geldi. Benim sebep olduğum bir durum olması ihtimali bile bir endişe yarattı. Şehre düştüğümde kesilen sesime itafen bir sitemdi. Sadece şehirden de değil. İnsanları hayatları var. Yanımda değilken her an yanımda tutmak için bir çabayı engelleyecek düşünce yapısının da etkisi var. Mesela, zamanını almamak, bu zamanı daha anlamlı yaşamasının önüne geçmemek, bir iletişim aracına bağlamamak ve dahası ince düşünceler vardı. Ne gerek var öyle değil mi? Yaşa istediğin, içinden gelen gibi. Savunduğum bir yaklaşım. Yapıyorum elbet. Ancak her durum için bunu sağlamam, tüm geçmiş yaşantımın üzerine eklemelerimle olacak birşey. Bu durumu açıklıkla halledebiliriz ki, alınganlık yaşattığım kıymetli insan, samimiyetime güvenerek açık oldu. Sebebini sordu. Bu denli bir farkındalığım olmadığı için üzgündüm. Ancak açık yaklaşıma, gerçek yaklaşınca anlayışlı ortam sağlandı. Buna sevindim elbet ve anladım ki, bazen de çok düşünmek, düşüncesizliğe yol açıyor yada öyle bir algıya. Bu deneyimden sonra da diyebilirim ki, insan ilişkilerinizde açıklığa daha çok önem verin. Öyle haddinden fazla da tek başınıza düşünmeyin. Beraber düşünün. İletişim bunu gerektirir. Bunu daha iyi anladım ve tatlıya bağlanmasının huzurunu duydum…

—–

2 Temmuz 2016

Cumartesi

İstanbul

Güne ani kalkışla başladım. Bugün, uzun zamandır görmediğim dostumu görecektim. Askerlik vazifesi için İstanbul’da bulunduğundan, ben de kısa süreliğine gelince, imkan da olunca bir hasretlik dindirelim dedik. İyi de ettik. Çok da uzun sürmeyen yolculuk sonrasında koca koca sarıldık. Birkaç işimizi halledip vakit geçirecektik. Planı öyle yapmıştık. Plan mı?

Bir telefon geldi. İkimizin de ortak sevdiği kıymetli bir arkadaşımızın annesi Kadir gecesinde vefat etmişti. Bütün o planımız, heyecanımız durgunluğa ve düşüncelere itti bizi. Yollandık arkadaşımızın yanına. Evin dışında çökmüş, yaşlarını durduramıyordu. Sarıldık, uzun uzun.. sımsıkı.. biz buradayız…

Farkındalık dolu süreç başlamıştı her birimiz için. Uzun zamandır birbirimizi görmemiştik. Nasip işte, bizleri bir araya getiren olay…

Bir insanın acıyla dolan gözlerine nasıl dayanılır bilmiyorum. Sadece ortak olmayı yaşıyorum. Eş oluyorum ona. Ancak öyle anlamaya başlıyorum. İçine giriyorum, birlikte yaşıyoruz. Birimizin farkındalığıyla dizginleri ele almanın bir yolu bana göre.. öyle de oluyor…

Biz ona, onun yaşadıkları bize etki etti. Kaç gündür kafamda zerrelerin çözümüne rağmen kendimi çözümsüzlüğe ittiğimi gördüm. Tatlı canı bu kadar sıkmaya değer miydi? Böyle bir kaybı, alışkanlıkların ve anıların yokluğunu düşününce…

Bunları, bu denli derin yaşamamızın da nedenleri sıralanmıştır ardı ardına elbet. Hissedebildiklerim var!

-Kaybetmeden, kendime kaybetmişliği yaşattığım bu birkaç günde, gerçek kaybı görmem,

-Sanki garanti yaşayacakmış gibi olan uçsuz davranışlarımıza vurdumduymazlıklarımız,

-Her an hatırımızda taze tutmamız gereken en gerçek,

-Elindeyken, tüm imkanlarla yaşamak ve yaşatmak ve dahası…

Hala şaşkınım! Ne umduk, ne bulduk. Bulduğumuzun çıkarımlarına dikkat kesildiğimde ummamın pek bir etki alanında kalamadım. Şükür ki, farkındalık yaşatıldı. Duygusu yoğundu ama hak görülen bir yaşanmışlığın bizlere de nasibi vardı, nasiplendik…

Ayrıldık arkadaşımızın yanından. Kısa bir süre vakit geçirip, ayrılacaktık. Planlı giderken, doğaçlama gelişen süreçteki her an anlamlıydı. Ayak üstü paylaşımlar bunların içinde. Oldum olası  bir yeri gezmek, yaşamak kadar zevk vermiyor. Bir insanı da yaşamak, yaşamının yanında ortak tutmak, pek çok anlamlı süreçlerin ötesinde bir anlam yaşatıyor. Öyle de oldu. Doğaçlanan bir günde, neler de sığdırdık dostumla…

Yine oldukça yorgun bir şekilde tuttum evin yolunu. Sağsalim gitmek ümidiyle atıyordum adımlarımı.. gittim de…

Bir gün, yoğun duygular ve etkili çıkarımlar. Herşey olduğu kadar. Yaşanılacağı kadar…

—–

3 Temmuz 2016

Pazar

İstanbul

Dünden gelen mesaj, bahçesindeki karayemiş ağacını deşirmemi isteyen sevdiğim bir akrabamdandı. Belediyeden araç istemiş, ancak belediye bunu sağlamamış. “Araç yoksa da Kamer var!” demişler. ☺ Hem Ramazan oluşu hem de havanın sıcaklığını göz önünde bulundurduğumda, söz vermedim. Gün içindeki halime göre birşeyler yaparız dedim…

Bugün havanın ara ara güneşli ve serin olmasını bir işaret kabullendim. Madem durum böyle, bisikletle yollanmak üzere hazırlanmaya başladım. Bisikletin tekerlerini şişirirken bir sorun yaşadım. Pompanın arızalanması üzerine fazla bir uğraş vermeye başladım. Bir anda niye böyle oldu diye düşünmeye başladım. Aklıma ise, gecikmemin yada bisikletle gitmememin gerektiğiyle ilgili bir düşünce geldi. Sakinleşip işimi görmeye devam ettim. Neyse ki hallettim ve yola koyuldum. Aklımda ise bu düşünce tabi. Uzunca bir bayırı hızlıca inecek bir yolum vardı. Ancak nasip işte, önüme büyük bir belediye aracı geldi. Yolun geçişlerini kapattı. O gittikçe ben de gittim. Aklımdaki düşünce de güçlendi. Hızlı gitmemem gerektiğini düşündüm. Belli bir hız seviyesinde gitmeye devam ettim. Vardır bir hayır, eminim. Birşeylerden korunduğumu varsayarak sakince ulaştım ağacın altına. Direk çıktım ve toplamaya başladım karayemişleri. Biraz terletti ama keyifle gördüm işimi. Yanlış değilsem türü de Promo Karayemişiydi. En erken değen karayemiş türü. Bir de yeyip tadına bakabilseydim…

İşimi hallettim. Elleriyle diktiği ağacından topladığım karayemişlere vesile olan Fatma teyzemizin canına ruhuna gitsin. Kısa da olsa akrabalarımı da ziyaret etmiş oldum. Biraz sohbetten sonra da yola koyuldum. Sağsalim eve geldim ama yoruldum tabi. Biraz da yorgunluktan mayıştım…

İftar için bir şerbet hazırladım. Bir de nefis bir börek. Sonra istirahat ettim. İftarda yaptığım şerbetle ilgili, ilginç bir süreç yaşadım. Bardağıma doldurduğumu dudağıma götürdüğümde az az içemedim hiçbir bardağı. Nasıl bir ihtiyaç hissederek yaptıysam, her bardağı dikleyerek içtim. Buna inanırım. İhtiyacım olanı yapmışım ve onu gidermeye çalışıyor güdülerim. Giderdim de.. harikaydı…

İftar sonrasında karayemişlerden getirdi akrabamız. O nasıl güzel bir tat! Ne anılara götürsü öyle, ne yaşanmışlıklara…

Bereketini hissettiğim bir karayemiş günüydü. Emeğin karşılığını tüketmek gibisi var mı hiç? Hele ki, yapılan bu ufak işin ardından gelen dualar…

—–

4 Temmuz 2016

Pazartesi

İstanbul

Tüm günü yolculuk psikolojisiyle geçirdim. Sereserpe yatarak…

Ben kurduğum düzeni, işleyişi bozma ihtimalinde bile böyle psikolojik olarak rahatlığımı kaybediyorum. Tabi yolculukların da sebep ve sonuçları var. Bunlar katlanılır kılıyor. Bir dağ yolculuğunu yada yayla yolculuğunu uzun soluklu yaşamaktan duyacağım heyecanın ve huzurun sonu gelmez sanırım. Şu an ki yolculuğum ise İzmir, Aydın ve Denizli’ye olacak. Yolculuğun asli nedeni, sevdiğim bir dostumun mürüvetini görmek, diğer nedenler ise birçok sevdiğimiz ve sevenimizi görmek, vakit geçirmek. Yine de dediğim gibi, ben bir düzen oturttuğumda içindeki belirsizliği de sevebiliyorum. Hatta tüm o insanları çatımın altında toplamaktan büyük de mutluluk duyarım. Ama gel gör ki, ben şu an için bunu bir belirsizlik olarak görüyorum. Pek içim rahat etmeden gidiyorum. Tek tesellim sevdiğim insanlar…

Öyle yada böyle, yolculuğa çıktık. Sonu hayır olsun ve sonunda topraklarıma sağsalim döneyim istiyorum.

Bayramın birinci gününden sevgi ve selam olsun..!

Yaşıyordu Ömer…

image

     Sakince oturuyordu. Etrafında onunla konuşanlar…

     Hikayesi vardı elbet, o küçük boyların kendine büyük hikayesi. Bildiği kadarını anlatabileceği, en güzel yanın da içinden geldiği gibi anlatabileceği, baskısız, sınırsız…

     Yüzünü görmeden geçtim arkasına oturdum. Açıkta olan ensesinden içten, öptüm. Fotoğraf çekilirken bir anda kadraja dahil olunca çekildi fotoğraf da…

     Ellerini gördüm. Yer yer pütür pütür, hafif karartılı. Ellerimi gösterdim ona. Yer yer pütürlü. “Bak bunlar çalışan eller!” dedim.. derken ki hislerim…
Önceleri böyle değildim. Bilmezdim. Ama şimdi bildiğim ve hissettiğim birşeyler var. Her uzvumun yaşadığını bilmek…
Ellerimde, kollarımda, vücudumun diğer noktalarındaki izler, çizikler, yaralar.. bunlar bana yaşadığımı bildiriyor…

     Geçtiğimiz günlerde limonata yaparken baş parmağımın üstünü rendelemiştim. O yaranın her sızısı, bana o günü ve o gündekileri hatırlatıyor. Şimdi kapandı. Geçiyor ama o kadar hatırlattı ki, geçse de o günün tadını unutmam herhalde…

     Ömer’in elleri de yaşıyordu. O küçük elleri, yaylada ailesine yardım ediyordu. Çok da düşünceliydi. Küçük adam.. derdimi anlatsam derman da olurdu, kim bilir…

     Son bir güzel başından kokladım. Ben kokuyu pek unutamam. Onu da unutmak istemedim…

     Ona son dediğim ise, etrafında öpmek isteyen ablalarına karşı, “Öptürme Ömer! Kendini sakla’ idi… 😆

HEMŞİN YAYLALARI: “BADARA/GİTO”

Yola çıktık…
Biri hariç hiç tanımadığım insanlarla yola çıktım. Kısa sürede sima ve isimlerle olan tanışıklıkla yola devam ettik. Böyle bir ortamda etkileşimi sağlayan pek çok unsuru desteklemeyen, amaçsızca çalan şarkıların gereksizliğine aldırış etmedik diyelim. Ben tabiatı, araçla da gezsem, sesini duymayı isterim. O olmadı, yanımdaki insanların varlığının sesini isterim.. ki bu düşünceyi yaşatan ne kadar insan var ki…
Yoldayız. Saat 15.30 ve herşey şu anda yolunda. Dağlarda sis ve araçta yoğun bir parfüm kokusu. Bunlar katlanılır şeyler. Sorun yok…

Saat 15.54
Şimşir ormanlarının yanından geçtik. Muazzam büyüklüğü ve kalınlığı yakalamışlar. Onları koklamak isterim  bedenine dokunmak da. Hatta bir parçasını oymak da…
Aracın kıçı başı ayrı oynuyor. Yolların engebesi zorlayıcı. Hele ki araçtayken. Yürümeyi ve her kıvrımını tatmak isterim. Bunu bir kenarda tutacağım. Gezmeyi değil, yaşamayı severim. Bir kere de olsa yaşamayı…

Saat 16.46
Badara Yaylası

image

image

image

image

image

Saat 18.06
Gito Yaylası
Alabildiğince sis. Arada gidiyor, çokça geliyor. Yüze değiyor, hissediliyor. Bıyıklarım ve sakallarım ıslanmış. Serinliği çokça. Kulaklarım üşüyor. Kokuda arada ahır var ve ahırın içindekiler…
İlginç bir his. Olduğum yerde birçok ev var, dipdibe. Sisliyken hiçbir yer görünmüyor. Belki bir ada misali. Sadece biz varız. Bizler yaşıyoruz. Başka bir dünyamız ve sınırlarımız var ama sonsuz…
Eşsizliklerle dolu dünyamda birine daha şahitlik ettim. Esinti çoğaldı. Büyük bir kayanın üzerinde yosunların rengini severek yazıyorum. Arada ileri bakıyorum. Görünür gibi oluyor ama olmuyor. Müsade yok. Olsun. Kabullenip yaşayana sorun da yok…

image

image

image

image

image

Saat 19.19
Şimşir ormanı
Eşsiz ve muazzam yapılar. Böyle kalınına denk gelmedim elbet. Öyle etkileyici ki, hisleri bol. İçinde ruh olan bir orman. Hemen yanında gürül gürül dere. Örtüde oluşan yosunlar da koruma kalkanı. Bize de halısı…

image

image

Saat 21.23
İftara birkaç dakika geç kalsak da, sağsalim orucumuzu açtık. Herhangi bir yabancı kalmadan yedik, içtik, sohbet ettik. Hiç bir araya gelmeyen insanların, vedalaşmasıyla sona erecek.

Saat 21.25
Dağdan topladığım likapaları araçta yedik. Tatmayanlar da tattı. Bir de birşey anlattım. Burada da anlatayım. Dedem zamanından…
Eskilerde daha siyah çay yokken, dedem likapa yapraklarını köyün gençlerine toplatır, yoğurtarak siyah çaya benzer bir likapa çayı yaptırırmış. Bu çayı da Trabzon’a satarmış. Ey gidi günler diyelim…

Saat 00.55
Yatağa uzandım. Uyumayacağım. Sahura birşey kalmadı. Geleli de, 3 saate yakın oldu…
Ummadık, anlık gelişimlerle yaşamın örtüşmesi ve tüm geçen günlerde bir üst kademeyi göstermesi, oldukça düşündürücü ve bir yola koyucu olduğunu düşünüyorum. Etkileşimle değişen hayatlar…
Tüm süreçte anlamlı anlar yaşandı. Biri vardı ki, gözlerimi doldurdu. Şimşir ormanındaki o koca ve yaşayan ağaçlar. Yanından akan derenin sesi, ağaçların üzerinden sarkan ve üzerini kaplamış yosunlar, ormanın içinde bulunduğum konum ve yaşadığım an. Nasıl da güçlü, içimi seven bir his…
Yürürken yanından geçtiğim her ağaca dokunarak veda ettim. Yine geleceğimi dillendirmeden. Hissetmişlerdir eminim, aralarında uzanmayı nasıl istediğimi…
Bir haber hayatların kesişmesiyle gelişen, bana göre geziden çok hisli sürecin verdiklerini ve vereceklerini yaşamaya ve yaşatmaya devam edeceğimdir. Çünkü yaşanan her an, o anda kalmıyor. O anda sana verdikleriyle yoluna devam ediyorsun. Tek istediğim, sonu hayır olsun…
Sevgiler ve selamlar..!

Ne hissediyorsun?

image

Ne hissediyorsun Kamer?
-Islak.. hemde çok…
Damlaların her biri vücudumda ayrı bir yeri sahiplenmiş, tek tek dokunuyor, yer ediniyor vücüdumdaki yerlerini. Ancak bir bütün gibi hissediyorum. Damlalar tek tek, his bir bütün…

Ne hissediyorsun Kamer?
-Hani vücut çalışınca ısınır ya, sonra su değdiğinde ısınan vücut soğumak için ısıyı buharlaştırır. Buharlaşır ısı, yayılır. Yayılan ısı kokar; ten konusu…
İşte aynı öyle; tabiat ısınmıştı. Yağan yağmur ile serinleyen tabiat, ısısını uçuruyor serinlemek için, uçan ise tabiat kokuyor.
  Örtünün her bir bireyinin farklı kokuları, ayırt edilemeyen tek bir koku gibi. Ayrı kokulardan oluştuğunu biliyorum ancak bir bütünü kokluyorum…

Ne hissediyorsun Kamer?
-Huzur…
Islak…
Hafif serin…
Yorgunluk hissine kapalı bir zihin ve beden ile…
Eve yaklaşıyorum ve benim, ailemin, gelecekteki aileme katılacakların, bu hislerin gücüne ulaşmasını istiyorum. Yok olmasın istiyorum gerçek hissettiğim. Çoğalsın, kudretini arttırsın gerçek olan ve yaşasın tüm nesillerim, içindem yeşeren olağan coşkuyu bastırmadan…

-Ne mi hissediyorum?
Şu anda çok iyi hissediyorum. İyi hissetmek güzel birşey. Bu tek bir iyi değil. Bu, birçok etkenin verdiği iyilikten oluşan bir iyi, bütünün iyisi…
Eve geldim…

Bir, Gün Hikayesi: “Tebessüm etmiş miydi acaba?”

     Sabahın yakar güneşiyle çayını toplamış, öğlen vaktinin serinliğiyle yemeğini yemiş, ikindi vaktinin yağmuruyla evine yollanmıştı Adam…

image

      Avucunu doldurduğu kokulu üzüm tanelerini, herzaman gitmediği yoldan giderken, yoluna eşlik etsin diye, yine tane tane yerken; ağzında hafif mayhoş, fazlaca bal tat; rüzgarla hızını arttıran yağmur ıslaklığı, bedenin hareketle gelen sıcaklığı ve buram bir koku; bitki örtüsü…

      İlk virajı döndü, gözleri açıldı, etrafına bakışları arttı, içini emdiği bir üzüm tanesinin kabuğunu ağzının kenarından dışlarken, bir arayış vardı. Bulamasa bile hoşluk hissettiren bir arayış…

      İkinci küçük virajı da dönünce, bakışları dindi Adam’ın. Tentaları elinde, Adam’ın gittiği yönün tersine, yani ona doğru gelene, “Ay’dan bir parça geliyor” diye geçirdi içinden.

      “Neden hızlandı soluk alışım?” dedi göğüs kafesinin iniş çıkışının hızını dikkate alarak.

     Heyecanlandı…
     Başı önünde, gücü işinde yoluna devam eden Kadın’a bakakalmış Adam, yanından geçmesine adımlar kala, “Kolay gelsin!” diyebilmişti, bilincine pek de dikkat etmeden, olağan bir ses çizgisinde. Onu da, gözlerini kaçırarak, başını yoluna dönerek…

     Yolları eşitlenecekken sese gönlünü verdi Adam, gözünü yoluna…

     Ancak geleni sadece ses olarak anımsadı, kelimeyi yada cümleyi bir türlü toparlayamadı zihninde; “Teşekkür ederim!” mi, “Sağolasın!” mı; yoksa “Kolay gelsin!” dememiş de, hayırlı bir akşam mı dilemişti?

     “Nasıl hatırlayamam?” diye okadar düşündü ki sonradan…

     Hatırladığı sadece sesti. Sanırım bir sesin gelme ihtimalini düşünmekten kelimeleri kaçırmıştı. Kaçırmadığı tek kısım, kalan soluğuyla çıkan son ses…

     Kim bilir, ses verdiğinde tebessümü var mıydı? Tanıdığına bakan gözlerle mi çıkmıştı o ses? Herhangi bir duyguya sebep olacak kırıntıya sahip bir ses miydi? Yoksa tamamiyle sıradan ve iç güdüsel bir karşılık mıydı?

     Sıradanlığın dışındaki herşeye gönlünü razı kılmışlığını tebessümüne dönüştürmüş, yoluna devam etti.
    
      Başı önünde, gözleri de başına eşti, Kadın’ı geçene kadar. Geçtikten sonra heyecan dinmeye başladı. Sakinleşen heyecan, yerini hikayesini yazmaya iten bir coşkuya bıraktı; “Sabahın yakar güneşiyle çayını topladı, öğlen vaktinin serinliğiyle yemeğini yemiş, ikindi vaktinin yağmuruyla evine yollanmıştı Adam…” diye başladı ve devam etti sesli sesli cümlelere dökerken tebessümünü hiç dindirmeden…

     Yürüdüğü yolda değildi artık. Hikayesini başa sarıp yaşıyor, eklemelerini yapıp yine başa sarıp yaşıyor, eksiklerini tamamlıyordu.

     Sonra bir ses böldü Adam’ı, düşüncelerini ve düşüncelerinin sebep olduğu sesleri ve tebessüm sürekliliğini.

    Gülümseyerek, bir başına yürümesini anlamlayamayan ses, “Ne oluyor sana?” diyordu. Adam ise, içten gelen hislerinin neden olduğu hiçbirşeyin kaybolmasını istemediğinden, geçiştiren birkaç cümleye eklediği tebessüm sürekliliğini, anlam arayanı geçene kadar devam ettirdi.

     Yollar, gideceği yere tükenene kadar hikayesini de tamamladı.

     Sonunda düşündüğü tek birşey vardı: “Tebessüm etmiş miydi acaba?”

     Eğer ettiyse bugün başkaydı. Etmediyse bile yine başka ama anlayın işte, bu daha başka…
    
                                       Kamer Aygün