Güzele Güzel Demem, Bu Bendeki Aşk Olmasa…

Köşeme geçerim. Gün ışığının son sürecidir gün batımı…


Güneşin rengi aynıdır. Ancak battığı yerde başkalaşır. Hem kendi hem de etrafı. Aslında kendi farkında değildir bunun. Bu durum onluk değildir. Bu eşsizlik benim durduğum yerle alakalıdır. Benim durduğum ve baktığımda gördüğümle değil sadece. Bakarken kokladığım etraf, etraftaki ses, sesin gelişini çabuklaştıran esintinin tenimdeki hissiyatı…

Güneş tektir ve eşsizdir. Ancak her gün batımını eşsiz yapan benim durduğum yerdir. Durduğum yerde hissettiğimle eşsizdir. O eşsiz süreci sevme nedeni de ondandır. Bana özel ve tamamen benden…

Peki ya insan?

Onları nezdimde eşsiz yapan?

Yine aynı şey mi?

Elbette her biri eşsiz yaratılmış. Ancak onlara, aynı gün batımında olduğu gibi bakışıma sebep olan benim baktığım yerdir. Benim için eşsiz ve değerli olmasına vesile olan, onu yaşarken yaşadığım yerdir.

Kafa karışmasın. Misalle pekişsin…

Köşemde gün batımını seyrederken ve kokladığım havanın etkisiyle olduğum andan başka anlara yollanırken yanda komşumun da aynı değeri yakalamak adına seyre daldığını gördüğümde o insanı tanımasam dahi bakışım ne olacak söyleyeyim:

O insan, bir yaratılışa hayranlık duygusunu yaşamak için bu anı ertelemedi ve bedenini ve zihnini bu süreçte mest etti. Boş boş oturan, kıymetsiz bir işle uğraşana kıyasla kıymetli bir yere geldi nezdimde. O insana baktığım yer işte bu!

“Güzele güzel demem, bu bendeki aşk olmasa” demeye getireyim de, tanımlayan genel çerçeveli bir söz olsun. (“Güzele güzel demem, güzel benim olmayınca”dan bahsetmiyorum. Güzel benim olmasa da, aşk varsa güzeldir benim için de)

Hayatım güzelliğiyle övünen insanlarla çevrildi zaman zaman. Gözümün içine soktu ancak görmedim.. göremedim. İstemedim değil. Ancak olmuyor. Gönül bu. Gözle görmüyor sadece. Gönül istiyor ki, kokusu da gelsin burnuma, sesi de gelsin kulağıma, dokunduğumda ürperirsem, gördüğüm artık çok başkadır. İşte güzel yanımda yeri, o zaman hazırdır…

Baktığımız yer önemli. Görmek için sadece gözleri kullanmayalım. Allah vermiş nice duyuyu. Hepsi birken gerçektir yaşadıkların. Gerçeği yaşadığımız nice anlara…

Daha Fazlası İçin;

İnstagram/kameraygun

İlk Odunculuk Deneyimim!

​Bir Pazar günü.

Kahvaltıda özel olarak damağıma layık, birçok kahvaltılık malzeme, bisküvi ve diğer birçok eklentiyi barındıran ve bebek maması diye tabir ettiğim öğünü yedim. En sevdiğim kahvaltı türüdür…😆

Öyle iş zamanları olmadığından daha gevşek geçiyor günlerimiz. Ufak tefek işlerle günü sonlandırıyoruz genelde…

Öğlen vaktine bir saat kadar vardı. Kapıya bir kamyon geldi. İçinde de geçmişlerden tanıdığımız. Bir işi varmış. Birkaç ağacı kesilecek ve odun edecekmiş. Dayım da eskiden odunculuk ederdi. Onu yanında istedi. O da kabul etti. Sonra gitmeden bana seslendi, “Hadi gel, beraber gidelim!” diye…

Bugün bir gezi vardı. Gitmeyi düşünüyordum. Biraz dağlara doğru çıkmak iyi gelecektir diye. Ancak birşey beni geri çekti. Vazgeçtim. Akabinde de, ani bir iş gelince ve bana da teklif edilince giyinip yollandım…

Önce çarşıya geçtik. İş için gerekli aletleri ve yiyecek birşeyler alındı. Sonra da Büyükköy’e doğru yollandık. İşi yapacağımız yere gitmeden önce bir depoya geçtik. Oradan da alacaklarımız vardı. Bir de aldığımız yiyecekleri iş tezgahına serdiler ve bizi buyur ettiler. Ayak üstü yemesi gibiydi. Peynir, zeytin, ekmek ve üzüm vardı. Oldukça iştahlı yiyorlardı. Biz de kahvaltı yaptığımız için ucundan yiyorduk. Birkaç ağaç kesip döneceğiz diye. Yoksa siler süpürürdüm ki, silip süpürmediğime pişman oldum. Nedenini anlayacaksınız. Bir yandan sohbet ediyor, bir yandan yiyor, en çok da onların iştahla yeyişlerini büyük bir keyifle izliyordum…

Vurduk yola.. geldik iş göreceğimiz yere. Birkaç ağaç diye geldiğimiz yerde, birkaçtan fazla ağaç vardı. Birkaç saatte bitecek iş değildi. Çünkü çalıştığımız yerde de belediyenin bir çalışması vardı. Dozer, kamyon derken işleyişimiz pek rahat değildi…

İlk ağacı devirdik. İlk vukuat da tam o sırada geldi. Çalışma yapanların şantiyelerine çektikleri elektirik kablosu kestiğimiz ağaçla birlikte yeri buldu. Neyse anlayışla karşılandı ve işimize devam ettik. Sağolsunlar dozerle biraz da işimizi kolayladılar. Ama daha işin başındaydık…

İkinci ağacı kesecekti dayım. Beni yanında istedi. O keserken ben ileri doğru dayanacaktım ve istediğimiz yöne düşecekti. Biraz riskli tabi. O kesti, ben dayandım ve yavaştan kırılma sesi geldi ama istediğimiz yere düşmedi. Meğer ağaç kalın sırma tel ile başla bir ağaca bağlanmış. Farketmemişiz. Hatta diğer kesilecek 3 ağaç da telle bağlanmıştı. Tam bir fiyasko(!)

Dayım beni uzaklaştırdı. Diğer ağacın arkasına geçmemi söyledi. Ben heyecanlandım tabi. Oldukça büyük ve kalın bir ağaç. Yanlış bir hareket, riske neden olabilirdi. Dediği gibi yaptım ama muazzam bir heyecan var. Kalbim kulaklarımda atıyordu. Bir an gülmeye başladım ve derin nefes aldım.

“Bu kadar heyecanlanacak ne var?” dedim kendime. Ama heyecanlanmaktan da büyük zevk aldım. Özlemişim sanki…

Neyse ki, işinde uzman olan dayım halletti. Birer birer ağaçları devirdik. Ancak!

Güneş bir yanda, çalışmanın harareti diğer yanda, tükenmeye başladım. Vücuttan hep su çıkışı var ama girişi yok. Sonra dikkatimi iş yaparken yanımızdan dere gibi akan bir su vardı. “Bu içilir mi?” diye sordum. İşini yaptığımız kişi içildiğini söyledi. Sonra suyun geliş yönüne baktım. Tepeden geliyor ve bir hane var. O hane de boş. Yani pislik gelme ihtimali düşük. Ne olursa olsun,.pek dayanamayacaktım…

Kırsalda yaşadığımdan beri suyun tatlarını ayırt etmeye başladım. İçeri nedir bilmem elbet ama ağır, hafif, güzel diye niteleyebiliyorum. O akan suyu içmeden önce ellerimi yıkadım. Buz gibiydi. Sonra da avucuna dolanu yudumladım. Tadı harikaydı. İçimi keyif vericiydi. Kim bilir nerelere sürünerek, nelerin tadını yanında getirmişti avucuma…


O an için doyana kadar içtim. Benden sonra herkes de içti sudan. Hemen hemen aynı tepkilerle…

İşe devam ettik. Kesilecek ağaçlar bittikten sonra parçalanma işlemi başladı. O işde halledildikten sonra akşam ezanına bir saatten biraz fazla vardı ki, arabaya yükleme başladık. Koca koca kütükleri kaldırıp yüklüyorduk. Yükleme işinde ben ve bir kişi daha vardı. Tam da burada, az yememin etkisini hissetmeye başladım işte. Yakacak besin yoktu ve vücut onca çalışmanın ardından son ağır işe girişince haliyle yorgunluk emareleri de yüzünü gösterdi. Kaslarımda ağrılar başladı. Haddinden biraz fazla yük vermeye başladığımdan. Yapılamayacak birşey değil elbet. Ama tam iki haftadır etkisini hissettiren hastalık sürecinden daha yeni çıkmış ve gücümü toparlayacak pek çalışma imkanı bulmamıştım. Hatta bunun için de darlanmıştım. Bir an önce toparlanmak ve çalışmalara devam etmek istiyordum. Bu iş, kestirme yol gibi geldi beni buldu…

Kaslarımı biraz daha kontrollü kullanmaya özen gösterdim. Bilhassa bel kaslarımı. Şükür ki, bir zedelenme hissetmedim yada ters bir hareket. Sadece yorgunluklarını hissettim…

Günün serinliği kendini göstermeye başlamıştı. En son dayım da geldi yanımıza ve araca attığımız son birkaç kütükle doldurduk ve işimizi bitirdik…

Hemen hemen, 4-5 ton kadar odun yüklü kamyonla geri dönüş yoluna girdik. Tamamiyle ter içindeyiz ve hava da oldukça soğuk. Ter de soğumaya başlayınca üşüttü haliyle. Sonra birkaç işi de hallettikten sonra, bizi evden aldığı gibi geri de bıraktılar. Kıymetli insanlar…

Bu işin benim hayatımda bir önemi var elbet. Ben kırsalda çalışmaya başladığımdan beri, kendi topraklarıma çalıştım. Çalıştığımı yedim. Ne ektiysem de onu biçtim. Bu sefer ki işte ise, başkasına çalıştım ve kazanç sağladım. İlklerim arasında yerini aldı. İlk kazancım değil ama kırsaldaki ilk dışarıdan kazancım ve her ânına değdi. Şükür ki, sağsalim de evime dönebildim…

Hiç de kolay olmayan, 4-5 tonu belki de 3 kere ellerimden tek tek geçirdiğim, her bir kasımın zorlanışını hissettiğim, muazzam bir heyecan yaşadığım ve tadına doyamadığım bir su içtiğim odunculuk iş günümü sonlandırmaktan büyük bir mutluluk ve güç duyuyorum.

İçimdeki sesle hareket ettim. Bir tercih hakkını eledim ve akabinde bir tercih hakkı daha geldi. Bunu ise istedim ve yaşadıklarım, anlatabildiğim kadarıyla böyleydi. Benimle birlikte yaşamanızı ümit ediyorum okurken…

Sevgiyle, sağlıkla ve inançla kalın…

Dağ Evi Süreci: “3 Gün, 3 Gece”

Hislerimin deneyime, deneyimlerimin de tecrübeye dönüştüğü bir süreç, Dağ Evi Süreci!

Bu sürecin belli safhalarını kayıt altına alıp, hissedebilirliği yüksek olan herkese paylaşıyorum. Umuyorum ki, güzel bir his ve bir farkındalığa vesile olur…

Dağ Evi 1. Gün

20 Temmuz 2016

23:18

Bir süredir topraklarımdan uzaktaydım. Dün, sağsalim geldim ve geldiğim gibi aldığım ilk solukla gönlümün coşkusu, gözlerim dolgusu da geldi…

Aldığım muazzam solukların ardından ytemeğimi yedim ve çaylığa girdim. “Bugün ilk gün, dinleneyim de işe sonra girişirim” demedim ertelemenin bir faydası olacağına inanmadım. Çünkü hareket, bereketti…

Tüm hissiyat ve yorgunluğun üzerine de pamuk yatağımda uykuya daldım. O ne güzel bir uyku…

Bu sabah uyandım ve önceden kafamda olan ve geceden de yapmak için düşündüğüm süreci erteleme niyetimi ortadan kaldırarak, daha önce not alarak hazırladığım ihtiyaçlarımı çantaya doldurdum ve dağ evine doğru yollandım…

Dağ evinde daha önce yaşamadım. Gün içinde kısa süreçler geçirdim. Ancak tam anlamıyla bir yaşam tatmadım. Bugün ise, bodoslama, ailemin çok taraftar olmamasının yanında karşı gelmemeleriyle, o yaşamın içine daldım. Bu haberi, dağ evine geldiğimizde verdim. Şaşırdılar tabi. Akabinde dayım da kalmak isteyince, bu da bir vesiledir diye düşündüm. İkimiz için de farklı ve umuyorum ki verimli bir süreç…

Gün içinde çay topladık. İlk başlarda hava tamamen kapalıyken, sonrasında bulutlarla çevrildik ve yağışın içinde kaldık. Muşamba giymedim ve tümüyle ıslandım. Kısa süreli de olsa yaşadığım, o Ege ve Marmara sıcağının üzerine harika geldi. Vücudum, tabiri caizse ‘cosss’ etti.

Çay işini sonlandırmamızın akabinde yemeğimizi yedik ve şiddetlenen yağmurun, kuzine yanındaki sıcaklığını yaşadık. Yemek ve yorgunluk, bizi biraz durgunlaştırdı ve çokça da uyku hali verdi…

Sonrasında ise diğerleri eve döndü, ben ve dayım ise dağ evinde kaldık.. ve deneyim başlamış oldu…

Düzeni severim. Onsuz yaşarım ama imkan varken neden düzenli olmayayım?

Etrafı toparladım, yerleri süpürdüm, akşamlık odunlarımı kuzinenin yanına dizdim, bulaşıkları da yerlerine yerleştirdim, yatağımı hazır edip diğer işlere koyuldum…

Akşam üstü, dağ evinde ilk duşumu aldım. Burada yıkanmak da güzeldi…

Geçtiğimiz Mayıs ayında topladığımız ilk sürgün çay yapraklarını yoğurarak yaptığım siyah çayımdan demledim. O demlenirken bir ara dışarıya çıktım. Uçsuz karanlığı bozan yirmi kadar hanenin ışığı.. o da bozgun sayılmadı pek…

Dışarıyı kokladım…

Muazzam bir histi…

Aldığım, çay fabrikası bacasından çıkan, işlenen çayın kokusu ve vadiden süpürülerek gelen çeşit kokular…

Uzunca sohbet ettik dayımla. Zaman nasıl da geçti, sadece sohbetle, yanan kuzine ve içilen çay ile…

Birbiriyle irtibatı olan insanlar…

İletişimi hisseden insanlar…

Anlayan, anlaşan taraflar…

Geç oldu. Şimdi yataktayım ve yorgunum. Yatmadan radyodan haberleri dinledik. Gelişmeleri takip etmekte fayda var…

Dışarıda yağmur sesi çok canlı. Duvarlar tahtadan. koku ise eve özgü, yaşanmışlık kokuyor…

Uyumadan son bir kez, pencereyi açıp kokladım etrafı. Koklarken de hem etrafı, hem de ahşap doğramaları tadıyordum…

Sağsali uyumak ve uyanmak duasıyla.. hayırlı geceler…

Saat 23:48

—–

Dağ Evi 2. Gün

21 Temmuz 2016

22.00

Saat 22.00

Sabah uykuya doyamamış gibiydim. Kalkmak bilmiyordum. Gece, elimi gözümün önüne getirsem göremeyeceğim karanlıktaydı. Hep istediğim gibi. Rahatsızlık verecek yapaylıktan uzak…

Ses olarak ise, çatıya düşen yağmur, çekirge ve kurbağa sesleri.. aykırı değil, tam bir bütün…

Yataktan kalkıp, karşımdaki ahşap camı araladım. Derin derin soludum.. ımmm…

O eski ahşapla, tabii örtünün görünümü…

Elimi yüzümü yıkamak için dışarıdaki musluğa çıktım. Dağdan gelen suyla, halen yağan yağmurla, nefis kokan tabi örtüyle ve yine o tabi örtünün muazzam görünümüyle buluştum. Etraf sis kaplıydı, içimde de coşku…

Kahvaltı için hazırlanırken ailenin diğer fertleri geldi. Gün içinde çalışmamız burada oluyor. Çay toplama, bahçeler ve diğer işler için dağa çıkarız. Sofrayı kurdum. Ben ve dayım kahvaltımızı yaparken, diğerleri de hem çay içti hem de sohbet ettik.. aile sohbeti…

Gündem belliydi. Bulunulan girişimle ilgili gece yatmadan radyodan dinlediklerimiz, onların da televizyondan izledikleri üzerine…

Yağmur şiddetini ara ara arttırıyor ara ara azaltıyordu. Çalışmamıza pek engel değildi. Aksine yağmurda çay makası daha iyi işler. Giydik muşambaları ve girdik çaylığa. Başladık çalışmaya. Çatal kuyruk kuşlarıyla çevriliydik. Teleferik teline konup bizi izliyor, çaylıkta olan hareketliliğimizin havalandırdığı sinekleri de avlıyorlardı. Sis çoğunlukla sarmıştı ve çise halinde de olsa yoğun bir yağmur vardı. Bu aralıklarla arttı ve azaldı. Üşüten bir hava yoktu. Muşamba dış etkilerden tamamen koruyor sonuçta…

Öğlen ezanına kadar çalıştık. Sonra çaylıktaki tenteleri yukarıya doğru taşıdık. Bir aydır çalışmıyordu kaslarım ve iki gündür çalışmaya başlamıştım. Bir tente taşıdım. Çok ağır değildi. İkinci tenteyi almaya geldim ki, yerinden kaldırmam olsun, taşımaya çalışmam olsun, beni soluk soluğa bıraktı. Öyle ki, sırtımda yoğun bir yanma oluştu, kaslarım yanıyordu…

Bunu çokça yapıyorum kendime. Biraz acımasızım. Bir ders aldım ancak. Yanlış bir hareket, benim hayat fonksiyonlarımı kötü yönde etkileyebilir. Buna müsade etmem doğru olmaz. Eğer dahasını yapmak niyetim var ise…

Öğlen vaktinden sonra yemeğimizi yedik. Yağmur aynen devam ediyordu. Yemekten sonra tatlı bir yorgunluk çöktü üzerimize. Herkes bir köşeye geçti. Ben de odama, yatağıma geçtim. Uyuya kalmışım.. tatlı uyku…

Kısa sürse de, dinç kaldırdı beni. Dışarıya çıkıp biraz soluk aldım. İçten de uyandım. Enerjiyi içime yolladım solukla…

Yanıma kahve çekirdeği almıştım, dedemin el değirmeninde. Çekirdekleri kuzine üzerinde kavurdum biraz, rutubetibi aldım. Sonra el değirmenine tekrar alarak öğüttüm. Öğüttüğüm kahveyi de demledim. Muazzam kokuyordu. Ortama güzel bir ambians yaşattı. Lezzeti de harikaydı…

Dayım ve ben hariç diğerleri eve doğru yollandı. Ben birkaç işi hallettikten sonra duşa girdim. Bu evde ikinci duşum. Elbette sıcak suyum vardı. Bir yandan yıkandım, diğer yandan yıkanacak çamaşırlarımı da yıkadım. İş bölümü önemli. Bazı işleri bir sürecin içerisinde yapmak işleri kolaylaştırabiliyor. Duştayken dayıma telefon geldi ve komşumuz çay demlemiş, bizi bekliyormuş. Ben hemen hazırlandım ve komşumuza doğru yollandık. İyi ki de geldi. O da yalnız başına bu yağmurda eve tıkılıp kalmıştı. Biraz can geldi ona da. Oturduk sohbete. Güzel bir vakit geçirdik. Bakın! Dağdayım ve sosyallik denilen işi de yerine getiriyorum. Düşünce paylaşımı, yemek-içmek, gülmek-eğlenmek, velhasıl güzel vakit geçirmek de gerçekleşmiş oluyor. Bu sadece dağda yaşadığım ufak bir süreç. Bazen soruyorlar “Tek başına ne yapıyorsun oralarda yada nasıl dayanıyorsun?” veya “Hiç insanlarla bir ortam paylaşmıyor musun?” diye. Sosyalleşmeme takılıp kalınmış sorular. Yani sosyalleşmeden kastları neler, kafalarında ne var bilmiyorum ama devamlı bir aktiflik içindeyim. Burada gün içinde, şehir içindekinden daha gerçekçi paylaşımlarda bulunuyorum. Mesela bir sokakta tanımadığım insanların içinde sessizce dolanmak yerine, yine misal veriyorum 20 kişinin yaşadığı yol boyunca herkesle selamlaşıp, hal hatır sorarak veya birşeyler danışarak geçirmemin gerçekçiliğini ve “Yaşadım” dedirtisini daha çok önemsiyor ve benimsiyorum. Bu misal en küçüğü. Diğer yandan ziyaretime gelenler, benim gittiklerim, komşu ziyaretleri, aile ziyaretleri, arkadaş gezileri, başka şehir süreçleri diye hayat bir şekilde dolu dolu geçiyor işte. Pek bir gayret göstermeden, gelişine yaşamak işte. Benim için önemli kısımı ise, “Yaşadığım ne kadar gerçek ve etkili”…

Yatsı ezanına doğru dağ evine doğru yollandık, vedalaşarak. Eve, önünü göremeyeceğin bir karanlıkta ve alabildiğince görünmeyen yeşilliğin içinde döndük. Vadiye baktığımızda da 20-25 hanenin ışıkları…

Yağmur yoğun çise halinde devam ediyor. Dişlerimi dışarıda fırçaladım. Vadiye bakarak. Karanlığa, serinliğe ve misliğe dalarak…

—–

Dağ Evi 3. Gün

22 Temmuz 2016

Sabah, üşüyerek kalktım. İnce nevremisi boğazıma kadar çektim ve yattım. Gece ise tuvalete giderken çatının saçağında gördüğüm farenin biraz tedirginliği vardı. Büyüktü ama yanıma gelme ihtimalini düşününce yok ettim ve uykuya daldım…

Saat 8’de kalktım. Dışarısı serin, nevresimin altı sıcak. Öyle güzel ki…

Daha geç olmadan kalktım ve kuzineyi yaktım. Bir yandan da çayı üzerine koydum ve elimi yüzümü dışarıdaki muslukta yıkadım. Dışarının serinliği ve ne olduğunu tam idrak edemediğim o güzel kokular…

Kahvaltımızı yaptık dayımla ve diğerleri de geldi evden. Birer çay içip, muşambaları da giyip, girdik çaylığa.

Bugün Cuma günü. Ezana yarım saat kala çıktık çaylıktan ve eve geçtik. Üzerimizi temizledikten sonra da namaza geçtik. Hutbemizde Milli İradenin gücünden, ona gelen şehitliklere ve birlik beraberliğimizin daimiyetine dair hüssedilir kelamlar edildi. Hutbenin sonunda 3 kere Kelime-i Şehadet getirdik ve farz namazına durduk. Namaz bitmeden yağmur başlamıştı. Bir anda bastırdı. Bereket maşallah. Ne de güzel yağdı. Namazdan sonra Cumalaştık ve ayrıldık camiden. Doğru dağa…

Dağ evine geldiğimizde ailemin güzel kadınları sofrayı kurmuştu. Ne de güzel bu karşılamalar…

Bir kadının varlığı, eğer hissettirirse böyle güzelliklerle ve dahasıyla, çevresindeki adamlara da güç verir. Allah daim etsin inşallah o güzel kadınları hayatlarımızda…

Yemeğin ardından çaylığa girdik. Bir ara verip elma ağacına çıktım. Yaz elması diyorlar. Altı tane kadar topladım. Fazla da yoktu ama tadı enfesti. Isırdım, ısırınca sulanışını emdim ve çiğnedim. Muazzam…

İkindiyi geçmişti işi bıraktığımızda. Sonra biraz istirahate geçtim. Diğerleri de aşağıdaki eve gittiler. Kısa bir istiratten sonra ayaklandım. Normalde yıkacaktım ancak tek havlu getirmiştim. O tek havlu da burada kurutmada sıkıntı yaşadığım için pek kullanmaya içimi rahat ettirmedi. O yüzden bu gece pek kirli olmadan ve yıkanmamış şekilde yatacağım. Bu mahrumiyetleri sorun etmem. Zaten bunun için buradayım…

İçimden geldi ve kurabiye yapayım dedim. Ama neyle..?

Bir yumurta buldum. İçine biraz şeker, bal ve pekmez koyup çırptım. Oran yok. Ne kadar istiyorsam. Geçmiş tecrübeleri de konuşturduk diyelim…

Biraz da sıvı yağ ekleyip çırpmaya devam ettim. Sonra unu ekledim ve hamuru hazırladım. Hazırladığım hamura bir parça çikolata rendeledim ve dondurucuda olan daha önce birine toplayıp sakladığım likapalardan da kattım içine. Mora dönen bir renk aldı kurabiyeler. Tepsiyi yaplayıp, dizdim ve kuzinenin fırın kısmına koydum. Dağda ilk kalışım, dağda ilk kurabiyem ve kuzinede ilk hamur işi yapışım. İşte tam da bu yüzden, pişirme süresini ayarlayamadım. Kuzineyi baya yakmıştım ve dipleri yandı kurabiyelerin. Yanık kısımlarını temizledim ve tadına baktım. O nasıl tat öyle! Onca tarif denedim de böylesini yemedim. Benim için harika bir tattı. Böyke bir ortamda ve öyle bir olumsuzluğa karşın nefis bir tat! İşte doğaçlama yaşam bu…

Akşam ezanından sonra komşumuza gittik, çay içmeye. Biraz sohbet ettik. Yatsı ezanını geçmişti ki, artık uykum geldi ve kalktık. Zifir karanlık, hafif hareketli canlı sesleri, uçsuz sessizlik de arkasında…

Eve gitmek ne de güzel bu yollardan…

Eve geldik. Evi açtığımda sıcacıktı içi. Kuzine sıcaklığı korumuştu son attığım odunla. Sıcak bir eve girmek ne güzel…

Yatmak için hazırlandım. Dişlerimi dışarıda fırçaladım. Etrafı dinledim, karanlığı seyrettim. Bu bile bir keyifti benim için. Ama sırf bu değil. Düşünün, tuvalettesiniz ve hemen karşınızdan bir akrep geçiyor. Daha doğalı fazla olmamış. Hızlı hızlı bir yere gidiyor. Siz yine sakince işinize bakıyorsunuz. İşte bunu kabullendiğinizde ve yaşayabildiğinizde, yaşamı kolaylaştırmış oluyorsunuz. Benim için kolay, çünkü o canlıyı tanıyorum. Zarar vermeyeceğini biliyorum. Verme ihtimalini ortadan kaldırmayı da…

Bazıları bu yaşama sahip olmak, evlatlık edinmemizi ve dahası tekliflerle irtibat kurabiliyor. Şaka veya değil. Ama gerçek ise bu dediklerimi unutmasınlar. Burada yani kırsal yaşamda kabullenmeden, bu yaşamın tadına varamazsınız. Arıyı elinizle zarar görmemek için değil zarar görmesin diye uzaklaştırmazsanız, bu hayatı tam anlamıyla hissedemezsiniz. Bunları da düşünmeli…

Üçüncü geceye ulaştık. Şimdi yataktayım. Düne nazaran biraz daha sıcak. Karanlık ise aynı. Sesler de ayırt edemeyeceğim muazzamlıkta aynen devam ediyor pek çok canlının eşliğinde. Gecemiz hayır olsun inşallah…

Hıyar Tohumundan, Hayata Dair…

Hıyar(Salatalık) Tohumu

Altı üstü tohum, içi alınacak ve dış kabuğu atılacak. Ne gerek var böyle görsele, yine eşsiz ve muazzam..?

Hâşa! Sorgulamak için demedim. Ama bir dikkat kesilin. İstesem önemsiz sayabileceğim bir tohum yuvasının dahi, bir güzelliği var. Neden var? Nedensiz yok elbet. Bizim güzel bildiğimizin ardında yine derin bir anlam vardır.

Her yanımız eşsizken, bizler benzemeye çalışıyoruz. Özenerek, baskılayarak ve kısıtlayarak…

Bir hıyar tohumundan, hayata dair…

Al dersini..!

Eşsiz Baklava Deneyimi! Şaka Değil, Gerçekten Eşsiz…

​Bir Hikaye!

Damaktan beyni ele geçiren bir serüven..!

Aynı zamanda kalbi okşayan, mideye şifa, ruha terapi…

Baklava değil!


Anneannemin Ellerinden, Anneanne Baklavası..!

Bu sıcak günlerde paylaşmakta çekinmedim. Nasıl olsa can çekmez. Hamurlu ve şerbetli bir tatlı…

Ancak benim için durum farklı. Bulunduğum yaşamda, vücut fonksiyonlarıma şifa gibi gelen bir besin olduğundan, biri gelip de anneannemin baklavasını paylaşsa, canım çekebilir. Sıcak farketmez. En iyi ihtimalle yanında soğuk yoğurtla yada ayranla yerim gider… 😆

Hala daha bu tadı veren bir dişiye rastlamadım elbet. İsteyen yapar, o ayrı. Ancak emeksiz yemek olmuyor, bir de isteksiz…

Anneannem yaşına ve bedeninin zorlayıcılığına rağmen ne gücünden, ne de elinin tadından birşey kaybetmedi. Sanki böyle meşakkatli ve sevdiğimiz birşeyi yaparken güç geliyor ona. Belki de benim o şapırdata şapırdata yeyişlerim ve sırnaşa sırnaşa anneannemi yeyişlerimdir ona güç veren.. bir de aldığı dualar…

Bir dilimiyle bana çocukluğumu veriyor. Her yaptığında bize de yollardı tepsiyle. Çocukluğum bu baklavayla geçmiştir. Öyle de tatlı…

Allah sağlık sıhhat versin de yapsın. Yapmasa da olur ama hep der ki, “Sağlığım olsun da, çalışmakta birşey yok”. Onun için mutluluk sebebi. O yüzden mutlu olsun yeter ki…

“Baklava yapan kadın candır” diyorum ve asıl konuya geçiyorum…

Bu baklavanın farklı bir yanı var. İçindeki malzeme. Aklınıza gelir mi bilmem. Ben ilk kez duydum ve ufak da olsa yapmasını istedim anneannemden. Bunu tatmak benim için önemliydi. İçindeki malzemenin hikayesini bilmiyorum. Bana göre, yani bir tahmin yürüttüğümde; ceviz, fındık, fıstık bulamayan kadınların yokluk yaşadığı süreçlerde bir ikame üretmeleri üzerinde yoğunlaştı düşüncem. Sonra ise damağa yerleşti. İçindeki malzeme, Karadeniz’e has bir besin:

Mısır Unu!

İlk kez denedim, bana göre şahaneydi. Yerken de bir his yerleşti içime. Bu da bana kalsın. Ama hisliydi. Anneannem yaparken geçmil günleri yâd etmiş olabilir. Onu da içine katmış ve bundan nasiplenmiş olabilirim. Geleceğimle ilgili bile hislere kapıldım.. neyse…

Velhasıl, baklava başkadır. Bunu başka yapan da o kadındır…

Sevgiyle ve afiyetle kalın..!

Ağaç Kovuğundan: “Torf Toprağı”

image

Elimde çiğ köfte gibi sıkılmış olan, bir çeşit toprak. Bu toprağı topladığım yer ise önemli!

Uzun zaman önce seyrek bir şekilde kesilmiş ağaçların olduğu ve uzun zamandır el değmemiş ormanda bir işimizi hallederken, dayımın geçmiş tecrübelerinden bir alıntı vermesi üzerine, uzun zaman önce kesilmiş kiraz ağacının içinde karıncaların uzun uğraşları sonucunda kurdukları yuvalarından dışarıya attıkları bu toprağa dokunmuş oldum. Ağacın içinde de, dışında da vardı. Avucumda sıktığımda şeklini alıyor ama kalıcılık sağlamıyordu. Dayımın aktardığına göre bu toprak oldukça kıymetliymiş. Çünkü böylesi bir toprağı kaç ağacın içinden toplayabilirsin ki?

Suyu tutması, bitkinin hava almasını sağlaması üzerine saksı bitkilerinde oldukça verimle kullanılmasından yada sebze, meyve tohumlarını fideye çevirmek için kullanışlılığından bahsediyor dayım…

Üç ağaçtan toplayıp aldığım bu toprakta deneme yapmak için biraz fesleğen, biraz menengiç, biraz da Jalapenio biberi ektim. İlerleyen süreçte sonuca bakacağım…

Toprağı topladıktan sonra bir süre güneşte bekletmiştim, diğer işlerimi hallederken. Sonrasında toprağı elime aldığımda tümünde yüksek bir sıcaklık vardı. Elimi daldırdım ve harika bir el terapisi gördüm…

Sonrasında bu toprağın, Torf Toprağı olduğu aktarımını da aldım bir başkasından. Araştırdığımda da, bu toprağın daha çok göl yataklarından yada bataklıklardan çıktığını okusam da, faydası itibariyle aynı etkileri göstermektedir.

Yani avucumda büyük heyecanla tuttuğum bu toprak, küçük canlıların yüksek uğraşlarıyla oluşturduğu oldukça verimli bir mahsül…

Ne diyeyim? Bilmediğimiz o kadar değer var ki, bir tanesine daha dokunuca heyecandan aldığım hallerimi sever oldum. Sevilmeyecek gibi de değil hani…

Sevgiyle ve İlgiyle Kalın..!