Önce Can, Sonra Cânan Değil mi? Yoksa Yanlış mıyım?

Hayatının her sürecinde güçlü olmaya ve çevrendekileri güçlü kılmaya çalışsan da; çevrende güç vermek istediğin insanlar bunu istemedikçe, kendilerine acımayı bırakmadıkça, görmeleri gerekeni görmedikleri sürece bu mümkün olmayacaktır. Buna üzüleceksin elbet. İyi bir seçenek ve bu seçeneğe giderken destek olacak biri varken bir sürü kuruntulu nedenlerle aksi istikamete mahkum bırakmak kendini…

Ne yapacaksın peki sen?

Onunla beraber kalıp aksi yöne mahkum mu kalacaksın?

Bir seçenek elbet. Ancak seçimler doğru olana, Hak olana gitmedikçe yaşam ilerlemez. Zaman nasıl ilerliyorsa yaşam da ilerlemeli. O halde mahkumiyeti seven insanı bırakıp yola devam etmeli. O yolda güçlenip, mahkumlara dua etmeli. Çünkü sen güçlü olmadıkça, sen mutlu olmadıkça, sen iyi olmadıkça kimseye faydan olmayacak. Önce canını iyi edesin. Sonra gelir cananın derdi…

İnek Gübresi

“Elimdeki İnek Dışkısı”


-Neden elimde?

-İğrenmiyor muyum?

Bir farkındalık yazısıyla sizinle paylaşıyorum:

“Bu sabah erkenden bahçeye indim. Hıyar tohumu ekecektim. Dünden yerini hazırlamıştım. Sadece gübresini sermek kalmıştı ve bir daha kazıp tohumu ekecektim. Öyle de yaptım. Ekmeye başlamadan gökgürültüsü ve tek tük yağmur damlası gelince işi hızlandırdım ve tohumları ektim. İnşallah bereketli olur…

Ekmeden önce toprağı gübreyle karıştırmak gerekiyor. Gübre sadece sebzeye değil tüm bitki örtüsüne can katar. Hıyarlar da verimli olsun diye ben de aldım elime ve toprakla bir güzel karşıtırdım. Önce kazma ile dağıttım sonra elimle toprağı gübreyle harmanladım. Sonra da ekilecek yeri açtım. Tek tek tohumları dizdim ve üzerini kapattım. “Bundan sonrası Allah’tan” der kırsaldaki insan…

İlginç gelebilir yada aynı düşüncede olabiliriz. İnsan dışkısı yada hayvan dışkısı iğrenç gelir. Yani alıp da sarılmayız yani. Yüzümüz biraz ekşir. Aslında sizin ekşir. Ben dağda yürürken denk geldiğim dışkıyı sopayla incelerim. İğrenmem. Ne yemiş, hangi hayvanın olabilir diye deneyimlerim. Bu da iğrenç gelebilir ama bakış açısı. Benim de iğrendiğim noktalar var elbet. Mesela bir dışkıya basmam oturmam gibi…

Ancak öyle birşey var ki, ne toprakla uğraşan ve eline inek dışkısı alan insan iğrenir, ne de çocuğunun bezini değişen anne ve baba çocuğunun dışkısından iğrenir. İstisnalar vardır elbet…

Böyle düşününce elimde resmen yoğurduğum bu inek dışkısı beni hiç iğrendirmiyor. Kokusu da öyle. Çünkü biliyorum ki zararsız ve ölüm saçmıyor. Yoksa ekinlere vermezdik zaten. Ayrıca sebze ve meyvelerimize can veren şeyi sevmemek de elde değil gibi…

Şimdi şehirde yolun ortasında bir pislik görsek iğreniriz. Ne işi var onun orda. Ancak burada olunca anlayışlı oluyorsun. Bir yaban hayatı var çünkü. Kim bilir hangi canlı geldi geçti buradan diye de merak ediyorsun…

Birşeyi sevmek ve sevmemek de düşüncelerimizin ve algımızın sunduğu seçenekler sanırım. İnsan kendi evladının dışkısından yüz çevirmezken başkası olunca iğrenir. İnsan sevince herşey gözüne güzel gelir. Belki de sevmektir herşeyi yoluna koyan…

Dedim diye ellerde görmeyeyim şimdi. Sevmek derken o anlamda demedim. Yani ekinime fayda veriyor. Ona değer katıyor. Neden iğreneyim ki?
Daha Fazlası İçin

İnstagram/kameraygun

Şişş! Yaylada Coşak mı?

Şaka bir yana. Oradayken, o ânı yaşarken hep içimde coşmuş dağlarla yaşayayım istedim. İçindeyken büyülendim. İçinden çıkınca ise rüya sandım. Elbette gerçekti ama ben bu gerçekte neredeydim…
Yakın zamanda gittiğim ve hissettiğim yer olduğu için Çat yaylasını örnek kıldım. Aslında bu hisler, sanki uzun süre kalmayacağın yada evim dediğin yer olmadığı zamanlarda coşuyor. Çünkü kısa bir süren var ve yaşayıp döneceksin. Sakinleşmeye ve sindirmeye vakit kalmıyor. Devamlı coşuyor da coşuyorsun. Ben orada hergün geri dönecekmiş gibi yaşasam, coşkum da benimle beraber gelir. O dağlara tebessümümle haykırırım hayranlığımı. Tebessüm hafif kahkahaya dönüşür. Sonra yanımda otlayan inek ve boğayla göz göze gelirim. Bana baktıklarında kahkaha gırtlağıma iner. O ara yanlış birşey yapmadıysam otlamaya devam ederler. Eğer yine dişisine yan baktığımı sanarsa muhtemelen koşmam gerekir…

Bahsim anlaşıldı değil mi?

Bir yerde kalıcı olduğunuzda, ihmaller ve ertelemeler başlıyor. Kalıcı olmadığını düşündüğünde ise; tam tersi, yapmak istediklerin, yada yaşamak istediklerin diye genel bir çerçeveye alarak betimleyeyim, kısa süre içine sığsın diye coşkunu da yanına alarak çabanı üst düzeyde tutuyorsun. İnsan işte. Elinden kaçacağını bildiğinde kıymete biner…

Bahsim anlaşıldı.

Şimdi ise tümünü kapsayan ifadeler geliyor:

Sen! Kesinlikle kalıcı olmadığın ve yarın için bir sözleşme imzalamadığın dünyanın içindesin. Bunu biliyorsun ama farkında değilsin. Değilsin ki erteliyorsun, boşveriyorsun. Farkında olsaydın sanki yaylaya çıkmış gibi bir coşkuyla yaşardın hayatını. Yetmezdi sana saatler de, günler de, daha nice zaman kavramları da. O içindeki coşkunu diri tutacak, tebessümünle haykırış hissi verecek olan esas unsurlar yaşamın her alanına dağılmış.

Hadi gözünü sevdiğim!

Dediklerimden çıkarım elde ettiysen değişmesi gereken tam da bu an. Değiş ki ben de değişeyim. Birbirimizden güç bulup, birbirimize destek olalım. Yaşam oldukça kısaymış hem. Elimde de bir belge yok ki şu kadar yıl yaşayacağım. Daha çok genç gibi duruyorum ama bugüm ölürsem en yaşlısı benim. Yaşam yaş değil yaşanmışlık. Ertelemeden, boşvermeden erkenden yaşlanalım. Birlik ve dirlik içinde…
Daha Fazlası İçin:

İnstagram/kameraygun

Espenar: “Espeniça ve Kinaliça”

​İnsan, tanımadığına karşı tedirgindir, belki korkar, çokça da güvensiz olabilir…

Kırsal yaşamın bir köşesinde yaşamaya başladığımdan beri, o güveni sağlamam gerektiğini düşünmedim, hissettim. Nerde ve nasıl hissettim bilmiyorum. Hayat bir bütündür diyorum o yüzden. Bir yerinde hissedip, bunun üzerine gitmeye başladım…

Ne yaptım peki?

En başta tanımaya başladım. Tanımamı güdüleyecek merağı da körükledim durdum…

Kokladım.. çokça, derin derin…

Dokundum; avucumla, ayağımla, dudağımla.. o an denk gelen uzuvlarımla…

Tattım; yaprağı, ağacı, toprağı, otu, çiçeği, yenilebilen hemen herşey.. hala daha merakla devam ederek…

Duydum; en ufak bir çalı sesini, yanan ateşteki odunun çıtlayışını, rüzgarın çarpışını, suyun akışını, bilmediğim onlarca çeşit kuşu, böceği, sineği, arıyı.. denk geldiğim tüm canlıları ve cansızları…

Bunlar hala çabam dahilinde gerçekleşmekte ve büyük bir kudretin şahitliğini edinmekte. Hergün başarısız sonuçlansa da yapmaya devam ettiğim ve ucundan da olsa yapılabilirliğini görmemin keyfini sürdüğüm günlerden birindeyim…

Kuşlar çokça varlar etrafımda. Ancak ben bir iki tanesi dışında hiçbirini tanımıyorum. Bunun sebebi onlara dokunmamamız gerektiği düşüncesi aşılanmasından ve nasıl dokunulacağı bilgisinden mahrum büyümemizden kaynaklı olduğuna inanıyorum. Bizleri topraktan ayırdıklarında, tüm geçmiş deneyim ve tecrübeleri de silmeye, yok etmeye çalıştılar. Çalışmasalar da, daha rahat daha mülklü hayatlarda bizler unuttuk. Unuttuk aktarmamız gerekenleri, ne gerek var diyerek. Kimin ne işine yarar bundan sonra diyerek…

Evet!

Ne işime yarayacak benim o kuşa dokunmam?

Karnım mı doyacak, para mı kazandıracak, mükafat mı verecek?

Cevabım hazır elbet. Öyle yüzeyselleştik ki, detaylarda boğulmaktan korktuk. Aslında direkt olarak korkmadık. Bilmediğimizden korktuk…

Bir Espenar kurdum. Espenarın yöremde ne için dillendirildiğini öğrenince kurdun. Espenar yöremde, kuş kapanına veriken isim olduğunu öğrendim. Atalarım buna bir isim vermiş. Çokça da yöntem geliştirmiş. Kuşlarla yakın bağları bu sayede kurarlarmış…

Sonra çok basit bir espenar kurmayı öğrendim. Geliştirilebilir elbet. Büyük bir elek ve bir odun parçasıyla kurdum. Altına da kuşun gelebileceği bakliyatlardan koydum. Bulgur, kırmızı mercimek, mısır unu…

İlk gün denememde, kuşların havanın durumuna göre dolaşımını öğrendim. Sabah ve akşam saatlerinde kurduğum bölgeye geliyorlardı. Hava eğer yağışlı değilse. Akşam üstü de ezana yakın geliyorlardı. Beslenme vakitleri. Akşam üstü bir tane geldi. Avucumu doldururdu. Nasıl heyecanlandım anlatamam. Nefes nefeseyim. Kuş benden daha heyecansızdır herhalde. Nefesimi derin derin alıyordum. Ona dokunacaktım. Eleğin altına elimi soktum. Bir iki elim değse de yakalayamadım. Heyecanıma yenik düştüm. Eleği fazla kaldırmışım ve hemen yanından uçtu gitti. Arkasına da baktı geliyormuyum diye. Korkmuştu. Ama ona dokunmamın ve onu tanımamın, bağ kurmamın yolu buydu…

İkinci gün yine kurdum. Gelmez diye düşündüm. Öğlen vakitleriydi. Akşam vaktinde gelir diye düşünürken kar yağışı vardı ve kuşlar yoğun bir şekilde uçuyor, konuyorlardı etrafa. O zaman anladım ki, yağış varken uzağa gitmiyor, yakında yemleniyorlar. Bir ders daha derken, bir kuş geldi eleğin üstüne kondu. Sonra atladı ve içine girdi. İpi kuvvetle çektik ve kuş kafeste. Koşarak gittim yanına. Tanımadığım bir kuş. Küçük birşeydi. İlk gün yaptığım hatayı yapamazdım. Daha tedbirli ve sakince elimi soktum ve kuşu yakaladım. Küçücük beden. Avucumda inip kalkıyor. Kaçmaya çalışıyor. Ayaklarıyla itiyor kendini ama nafile. Sağlam yakaladım. Sakinleşince o da sakinleşti. İncelemeye ve sevmeye başladım. İsmi de Espeniça’ymış.

Bir tür serçeymiş. Korkudan elime sıçtı. Beklediğim birşeydi. Normal karşıladım. Diğer elime alıp öbürünü yıkadım. Sonra biraz daha sakinleşti ve iki avucum arasında başını sevmeye başladım. Uzun süre sevdim. Bir baktım ki gözlerini kapamış, gerginliğini dindirmişti. Başı yana doğru düştü ve sevilmenin keyfini çıkarıyordu. Çok başka bir andı; tatlı, samimi ve sevgi dolu.. en çok da güven…

Gözünü açtığında onu salmaya karar verdim ve başını koklayarak öptüm. Kokusunu biliyorum artık. O da benimkini. Avucumu açınca bir anda pırrr..!

Başladım tekrar kurduğum espenarın başında beklemeye ve bir kuş daha. Bunu tanıyordum.

Kinaliça!

Kızıl Gerdan’da derler. Çok sevimlidir. 

Aynı şekilde aldım elime. Tabii ki o da dışkısından bir parça bıraktı. Alıştık artık…

Bu daha sakindi. Ani tepkileri vardı ama daha başkaydı işte. Bir ara avucumdayken öttü. O an gözlerim doldu. Bu anı yaşattığı için tabii ki şükrediyorum…

Onunla da harika bir vakit geçirdim ve saldım, öpüp koklayarak…

Tekrar kurdum ama başında pek durmadım espenarın. Daha da yakalayamadım bu yüzden…

Ancak yaşadığım bu gün de, iki cana dokundum. İki kalp atışına, iki sıcaklığa ve iki kokuya şahit oldum. İki canlıyı tanıdım. İsimlerini ve şekillerini öğrendim. Ama bu sadece yüzeysel. Dahası da var…

Hissettiklerim yaratılıştandı. Varlık hissettim. Bana dokundular. Ben de onlara…

Yakından baktım. Gözlerine, muazzam yaratılmış tüylerine. Bana bakıyordu. Beni inceliyordu. Elbette düşünemezdi ama acaba güdüleri ne söylüyordu. O güzel tüyleri, rengi.. birlikte yaşadığımız o süreç bana yaratılışı hatırlattı. Onu yaratan, Yaradan’ı. En çok da o yüzden sevdim onu. Sevmemek elde mi..?

Ne gerek vardı değil mi? Kuşu niye korkuttum? 

Bana, onu yaratanı hatırlattı, daha ne olsun? Hatırlayamadığımız, kör bir şekilde dolandığımız, “Bilmediğimi, inanmadığımı nerden biliyorsun?” diyerek içimizi huzurlu kılamasak da, insanların bakışlarını kendimizden çevirmek için uyduruktan konuştuğumuz ve çokça da farkındalığımızı dindirdiğimiz davranışlarımız var. Bundan sıyrılmak için adımlar atıyorum. Çabalıyorum. Bu da bir çaba. Bana O’nu hatırlatan herşey bir vesiledir. Korkuysa korkalım. Ben korkunca da hatırlıyorum. Sevince de, üzülünce de, heyecanlanınca da O’nu hatırlıyorum. Bana bu hissetmeyi sağlayan Yaradan’ı…

Bu iki kuş da öyle yaptı. Bana hatırlattı. Pek çok şeyi…

Mutluyum. Ne diyeyin. Deneyimledim ve tanıdım. Güveniyorum ve tedirgin değilim. Hislerimle hareket ettim ve hareketimin tadını çıkardım…

Sadece Bir Anlık: “Soluk!”

​Daha önce kestiğimiz kestane kütüğünün üzerine oturdum. Ne hissettiğimi biraz dinlemek istedim…

Solumda dağ, sağımda deniz gözüküyor. İki taraftan da esinti var. Deniz tarafından tatlı sıcaklık, dağ tarafından tatlı bir serinlik. Serinlikten biraz daha soğuk diyebilirim ama rahatsız etmiyor. Tatlı dememin sebebi de kokuları…

Oturduğum yerin sağında, geçenlerde kestiğimiz meyve ağaçlarından bir yığın var. Karayemiş, elma, armut, erik ve kestane ağaçları. Sağımdan o tatlı sıcaklığın tadını da çoğunlukla onlar oluşturuyor.

Solumdan ise, serin bir çiçek kokusu. Yeni dünya meyvesinin çiçeği. Tabi içinde daha nice bilmediğim koku. Bir bütün. Dağ kokusu diyelim adına. İçinde tüm bitki örtüsüyle tüm canlılar da olsun. Biliyorsunuzdur canlıların da bir kokusu var. Hepsini bilmem ama bildiklerim solucan, salyangoz, ateş böceği gibi…

Esen rüzgarın hissettirdikleri çok değişiyor. Bir an yazın denizden çıkınca akşam üstü eve dönüş yolunda aldığım kokuyu, bir an da iş dönüşü dağdan inerken oluşan hafif serinlikle tabiatın soğuma kokusu. Tabi o günleri yaşattıkları, bıraktıkları da var…

Düşünün!

Şurada, bir anlık oturmamla hislerim ne kadar dillendi. Aslında yaşamımız sürerken de bu devamlı oluyor. Sadece farkına varacak bilinçte olmuyoruz. O an aklımız başka yerde olunca veremiyoruz alakamızı. Ama içten içe hissediyoruz. O yüzdendir ki bir kokuyla gözlerim yaşarıyor, tenim ürperiyor, tebessüm beliriyor. 

Biri kuzinesine odun attı. Kokusu sardı bir anda. Keşke ne odunu yaktığını da ayırt edebilsem. O da olur elbet…

Şu an kokuyla İstanbul’da bir güne gittim. Akşam üstü Üsküdar’a ZeynepKamil tarafından yürürken. Sobadan çıkan bu koku anımsattı bana…

Sesler de var. Kuşlar mesela. Cıvıldamaları eksik olmuyor. Hatta kuşlar mesela diye yazdığımda ilk kez duyduğum bir kuş sesi geldi kulağıma. Baya oyun müziği gibi…:)

Diğer yandan çalışan insanların olduğu da geliyor kulağıma. Tahtaya vuran, motorla ağaç kesen veya başka birşeyler.

Soğukluk hissedilir olmaya başladı. İkindiyi geçeli baya oldu ve güneş de dağın ardına erken düşüyor tam batmasa da…

Damağımda son yediğim kamkatın tadı var. Biraz da acıktım gibi. Akşam ezanından sonra yemek yeriz muhtemelen. Genelde öyledir.
Ama bu kokuları yiyesim var. Mes ettiler beni…

Bu sıcak havanın da bir haberci olduğunu belirtmek istiyorum. Mevsimin dışındaki bu havalar, ardından yağış getirir. Esen lodos, yağmurun hatta karın habercisidir.

Daha ne diyeyim. Şurada az birşey oturdum derken neler de geliyor akla. Kokuyla, sesle ve tatla…

Oturduğum kestane ağacı da popomu üşüttü. Kalkıp işime devam edeyim…

Daha fazlası için,

İnstagram/kameraygun

Yanan Ateşler!

Burada yanan şömine ateşi..!

Var bir de Kuzine ateşi..!

En fenası da Cehennem ateşi!

İçimizi yakan ateşe sebep olanın ve susanın gideceği…

—–

     Yaradan’ın yarattığı en mükemmel eserlerin üzerindeki zulümlerin; fiili ve psikolojik; tez vakitte dineceğine olan inancımızla, kenetlenmenin verdiği güvenle ve karşılıksız sevmenin verdiği huzurla üstesinden geleceğimize inanıyoruz. İnanmaya devam edelim. İnanmazsak yaşayamayız…

     Tamamı teferruat olan dünyadaki yaşamımıza sarılmayalım. Birbirimize sarılalım. Birbirimizin Hak’la olan bağımıza sarılalım..!

     Şu soğuk günlerde içimiz ateşle ısınsın, içimize düşen ateşle değil. Üzerimize düşeni yapalım. Gerisi gelir. Sabırla kalalım…