CENNETİNDEN ÖPMEK(6.Bölüm)

Birlikteliklerinin üzerinden yıllar geçmişti. Kendileri inşa ettikleri evlerinde anılar biriktikçe birikmiş. “En çok neleri vardı diye sorarsanız, huzurlarıydı diyebilirim. Huzurlarının temelinde ise inancın olduğunu, onlarla az da olsa vakit geçiren herkes görürdü: “Sonsuz Teslimiyet”

Fayda sağlamayan herşeyden uzak durarak ve çaba gösterdilerse gerisini tüm yaşamın ve dahasının sahibi olana emanet ederek yaşamayı daha içten ve huzurlu buluyorlardı. Çabanı göster ve karşılığında geleni kabul et. Sorgulamadan sonsuz teslimiyet…

Ne evlerinin içine, ne de dışına yapmacıklık, fitne, samimiyetsizlik, kurgu, yani hakikatle bağdaşmayan hiçbirşeyi sokmamışlar. Yataklarına yattıklarında bile öteyi beriyi çekiştirmek bir yana, güçlerini ve ümitlerini yitirtecek herşeyden uzak kalmışlar. Sonraki gün yada yakın gelecekte neler yapacaklarını konuşur, ufak çaplı planlar yapar, daha çok da Adam’ın hikayelerini dinlerdi Kadın, Adam’ın göğsüne başını koyup. Ancak daha çoktan da çoku vardı ki, o da Kadın’ın bıcır bıcır durmak bilmeyen konuşmasıydı. Adam’I en zorlayan da yarı uykulu halde Kadın’ın onaylanması yada onaylanmaması gereken yerlerde hep “hı hı” demek zorunda kalmasıydı. Ama yalan yok. En çok da böyle uyumayı seviyordu. Kadın’ın sesinden ninni dinler gibi…

Adam, hayatı boyunca çok konuşan insanlardan uzak durmuş. İçi sıkılır, bunalırmış. Bu haline rağmen Kadın’dan zerre şikayet etmemiş. Aksine dinlerken severmiş onu. “Ah! Sevmek nelere kadir…” dermiş zaman zaman Kadın konuşurken. Tabi Kadın anlamazmış çok konuşmasına atıfta bulunduğunu. Atıfta da bulunsa, şikayeti yoktu. Ağzından çıkanın gereksiz olduğuna da hiç şahit olmamış. Sadece “ Seni seviyorum!” dediğinde Kadın, “Gerek yoktu dillendirmene. Bana karşı her hareketinde ve hareketsiz bakışlarında bile bunu fazlasıyla görüyorum” diyerek Kadın’dan eminliğini de göstermiş oluyordu…

Bakıldığında, herşey o kadar yolundaydı ki, bu huzurlu halleri en sonunda onları başka bir güdüye yönlendirdi. Aslında bir hareketin başlangıç dürtüsü ve hayat boyu hiç dinmeyecek bir hareket…

Kadın, gün içinde yerdeki mindere oturmuş, ayaklarını uzatmış birşeyler okuyordu. Yağmur olduğundan Adam da evdeymiş. Bir tabak baklava ve yoğurt yemiş, elini ağzını yıkamış Kadın’ın yanına gelmişti. Kapı başından biraz seyretti onu farketmeyen Kadın’ı. Seyrederken sever tebessümü yüzündeydi Adam’ın, Kadın ise farketmemiş dalmıştı okuduğuna.

Odaya girip, ayak ucuna gelip sırt üstü uzandı tam ayaklarının dibine. Uzanınca Kadın da ayaklarını iki yana olduğu yerde yelpaze gibi açarak Adam’ın suratına bakıyordu: “Ne yapıyorsun orada? Gelsene, yanıma uzan” diyerek güldü sağ eliyle şişmiş karnını sıvazlayan Adam’a.

“Sen beni bırak şimdi okumana bak. Ben burada rahatım. Ellerine sağlık! Dert görmeyesin. Şu garibin karnını doyurdun” diye, dudağının sol kısmıyla hınzır tebessümle karşılık verdi.

“Afiyet olsun canım! Şifa olsun” diyerek güldü Kadın da ve okumasına döndü. Çıplak ayak tabanında Adam’ın ısısını hissediyordu. O kadar baklava yiyen beden yanar elbet…

Ara ara ayaklarının arasını açıp bakıyordu Adam’a. Bir süre sonra solukları sakinleşti ve başı da Kadın tarafına düştü. Yedikten sonra en sevdiği şey de biraz uyuklamaktı. Bu halini görünce gözleri kısılır tebessümüyle sevesi geldi Kadın’ın ama dokunmak istemedi. Okumasına tam dikkat dalmıştı…

Dalmış, okumaya devam ederken ani irkilmeyle ayaklarını kendine çekti, şaşkınlıkla. Adam gözlerini açmış ve yalın ayaklarından sağ ayağının ayasından öpmüştü. Sakallarının da batmasıyla irkilen Kadın dizleri karnında açıklama bekler ifadeyle Adam’a bakıyordu.

Adam yattığı yerde kahkahayı patlattı. Sağ dirseğinin üzerine yarı yatar pozisyonda Kadın’a bakıyordu. Saçları da sol omuzundan yere doğru sarkıyordu. Açık kumral saçlarının arasında kısım kısım sarılıklar göze öyle tatlı geliyordu ki…

Sonra olduğu yerden sürünerek Kadın’ın kucağına koydu başını.

“Sen nasıl birşeysin? İğrenmedin mi hiç ya!..” derken o güzel suratını da almış sağ avucuyla sıkıyordu dudakları büzük büzük olana kadar.

Adam bir anda tavana dalmış gözlerinde, birşey izler gibi başladı anlatmaya:

“Keyifle dalmışım uykuya. Öyle huzurluydum ki, ayaklarının ucunda. Bir rüya gördüm. Bir evladımız olmuştu. Sen yeni doğum yapmıştın. Yatıyordun. Bembeyaz çarşaf vardı üzerinde ve sadece başın, bir de yalın ayakların gözüküyordu. Yüzünde hamilelik sonrası gelen o güzellik, asıl ayaklarının altında gözümü alan tatlı bir ışıltı. Baktıkça huzurum daha da artıyordu. Uyandım sonra. Gözlerimi açtığımda ise ayaklarına bakıyordum ve dedim ki, “Artık Cennet, onun da ayaklarının altındaki yerini alsın”, söylesene insane böyle severken iğrenir mi hiç? Mümkün mü?”

Kadın’ın gözleri dolmuş, bakışında birçok duyguyu aynı anda yaşamanın ifadesi; rüyanın hikmeti, Adam’ın sevgisi ve açıktan olmasa da en tatlı dolaylı anlatımıyla annelik adımı için verdiği mesajın heyecanı. Adam, Kadın’ın kucağındaki yerinden yukarıya Kadın’ın duygu yoğunu gözlerine bakıyordu, etkilenmişti:

“Yıllardır hastalığım nüksetmedi ama hep bir endişem vardı, bana ve evladımıza birşey olur diye. Geçtiğimiz günlerde yine geldi bu düşünce ama bu sefer ferahlatan düşünce de peşinde: “Veren de Allah, alan da”. Şimdi bu rüyan ve konuştuklarımız, eksik kısımları doldurdu. Bunca zaman bana bu konuda özen ve saygı gösterdiğin için sana minnettarım. Bu doğaşlama ve dolaylı teklifine ise cevabım, “Sen yanımdaysan,herşeyin üstesinden gelirim. Hem ‘Allah bizimle beraberdir’.””

Adam da, Kadın da birbirlerine gözleri kısılana kadar tebessümle baktı. Yüzü Adam’a eğik Kadın’ın son yaşı , Adam’ın alnına sevinçle düştü ve yayıldı. Kadın eğilip alnından öptü. Adam ise dudadığının sıcaklığını hissettiği Kadın’ın ardından gözlerini diktiği tavana bakarak içten dua etti: “Sen de sıcaklığını bizden esirgeme…”

İşte o günden sonra, geçen üç mevsimin ardından, SonBaharın ortalarında dünyaya geldi evlatları. Doğum günü, herşeyin doğal işleyişinde olmasını isteyen Kadın, kendine ve Yaradan’ına güvenerek normal doğumla, tüm acısını severek getirdi evladını dünyaya, yaşamının hakkını vererek. Doğum sonrası odasında dinlenmeye geçen Kadın’ın yanına gittiğinde Adam, kapıyı açtı ve yatakta uzanan Kadın’ın o doğum sonrası gelen güzelliğini sevdi. Sonra beyaz çarşafın alt kısmında yalın ayaklarını görünce dedi kendi kendine: “Daha önce de yaşadım bu anı(!)”

Reklamlar

KADIN PADİŞAHI(5.Bölüm)

KADIN PADİŞAHI

Birlikteliklerinin ilk aylarıydı. Adam da, Kadın da birbirlerini tanımaya başlamış ve bu tanışıklığa ayak uydurmaya çalışyorlardı. Pek zorlandıkları da söylenemezdi. Çünkü ikisi de, karşılıksız fedakarlığı omuzlamışlardı…

Adam, yuvasını bolluk içinde bakıyor, hemen hiçbirşeyi eksik koymuyordu. Hatta fazlası oluyor, Kadın’a, “Fazla olanı komşuya uygun bir şekilde dağıtırsın” diyor, “Atılıp, dökülmesin” diye de ekliyordu. Onlar paylaştıkça çoğalıyordu ellerindeki. Bereket işte, farkında olan insanın bereketi. Farkında olan insanı bilir, elindekini verenin rızası için paylaştıkça ardının kesilmeyeceğini…

Kadın da bolluk içinde yaşamıştı baba ocağında ve kısa da olsa ayrı yaşadığı zamanlarda. Kendi yuvasında da, benzer, hatta dahası duyarlılığı gördükçe yuvasını benimsemesi ve sevmesi kaçınılmaz olmuştu onun için. Ancak yuvasındaki bu bolluk sürecini kısa sürede ele alması gerektiğini düşünmüştü. Çünkü evlerini inşa ediyorlardı ve bu süreçte fazla bolluğa gerek olmadığını düşünüyordu. ‘Yeteri Kadar’ı kafiydi. Hem daha çocukları da yoktu. Sadece iki boğazlardı. Evleri bitene kadar masrafları kısmalarında kayıp olmayacağını düşünerek, evin ihtiyaçlarını Adam’dan müsade isteyerek himayesine aldı:

“Sen çok yoruluyorsun. Hem ev inşaatı, hem toprak işleri. Bırak bana da ben halledeyim ev alışverişlerini” biraz çekingen bakışlarla…

“Sen böyle güzel bakarak istedikten sonar ne diyeyim, gönlün nasıl rahat edecekse ama bana külfet değil. Seve seve üstesinden gelirim” diye karşılık verdi o güzel gözlerinden gözlerini hiç ayırmadan.

“O halde gönlüm nasıl rahat edecekse öyle olsun”…

Kısa sürede Kadın sorumluluğu üstlendi. Sorumluluğu üstlenmesi bir yana, bir anda evdeki yemek çeşitleri bile değişti. Adam, hergün farklı bir tatla buluşmanın heyecanını ve ilginçliğini yaşıyordu.

Kadın, Adam’ın topraklarının alışılmış yemeklerini yapıyor ve düzenini devam ettiriyordu. Yemek deyip geçmemek lazım. Bir erkeği güvende hissettiren yegane unsurlardan. Bunu kendi de yapabilir ama kadınının ellerinden gelen ve sevgiyle ortaya çıkardığı emeğinin güveni çok başkadır. Adam’ın alıştığı tatlara devam etmesi, tabiri caizse evinde hissettiriyordu Adam’ı. Ancak Kadın’ın himayesiyle bu güven ortamına biraz heyecan gelmişti…

Kadın’ın yemek kültürü oldukça geniş ve renkliydi. Ülkenin pek çok bölgesinde bulunmuş, yöresel otlar ve bu otlardan yapılan yemekler, turşular, meyve kuruları ve sularını her geçen gün tattırmaya ve Adam’ın heyecanlı bakışlarını ve ardından ağzını şapırdatarak “Mmmm”larını sevmeye devam ediyordu.

“Bunca yıldır ‘kötü ot’ diye bildiğim otlardan yemek yaptın da bana yedirdin, elimin altında kıymetsizce yitip giden tatları tatlandırdığını gördükçe sana hayranlığım her deneyimde daha da artıyor. Hele bugün yediğim turşu neydi ya!..” diye elini tutu ve öptü. Şehriyeli ve bol tereyağlı pirinç pilavının yanındaki semiz otu turşusunu damağındaymış gibi damağını şaplatarak.

Kadın, onun bu haline hem mutlu oluyor hem de şaşkınlık ve hayranlığını ifade ederken şekilden şekile girişine, değişen ses tonlarına ve tüm o eğlenceli yanına kendi hayran oluyordu.

İlişkide en güzel yan değil midir, birbirine hayran olan insanlar…

Bu süreç evleri bitene kadar devam etti. Evlerini hiç sıkıntı çekmeden bitirdiler, hatta dahası da oldu.

Evlerine yerleşmişlerdi. Bir akşam Adam, kuzinenin yanındaki mindere uzanmış hurma kurularından yiyor, daha once yazdığı kendi yazdığı hikaye kitabınından bölümleri okuyordu, ki Kadın geldi. İki avucuyla tuttuğu bir bez, Adam’ seslendi. Adam da dikkatini Kadın’a yöneltti.

“Hani evin alışverişi hallederim demiştim ya, uzun zamandır harcamaları kısmıştım. Fazlasını almıyordum bir şekilde yetirmeye çalışıyordum. Yemeklerden de farketmişsindir”

Adam araya girerek,

“Yemeklerden tek fark ettiğim, seninle aç kalmayacağımdır. Bir de ellerini çok seviyorum” diyerek öpücük attı.

Bunu tebessümle karşılayarak,

“Afiyet, şifa olsun canım benim. Olmuştur da bölme şimdi beni. Bir anlatayım. İşte o kısılan harcamaları biriktirdim. Ev inşaatına aniden gerekebilir diye”

Elindeki bezi Adam’a uzattı. Adam da doğrularak elinden bezi aldı ve sözlerine devam eden Kadın’ı dinlerken açmadan avucunda tutu.

“Seni bilirim. İhtiyaçtan fazlasını el altında tutmayı sevmezsin. Sonuçta mal da, mülk de, veren de, alan da Allah. Ev bittiğine gore bu birikimin bir çaresine bakarsın diye düşündüm.”

Adam elindeki bezi açtı, şaşkınca “Maşallah!” dedikten sonra kapattı bezi. Öyle beze bir süre baktı. Aklına ne geldi kimbilir, gözleri dolmuştu. Ardından ettiği sözlerden çıkan anlamdır belki de gözlerini dolduran:

“Bizim burada senin gibi Kadın’a, ‘Kadın Padişahı’ derler, bilirsin”

Bunu duyunca tebessüm etti Kadın.

“Ne mutlu ki hayatımdasın. Ben seninle aç kalmayacağım gibi, varlık sıkıntısı da çekmem. Çeksem de gam yemem. En büyük varlığı vermiş bana veren! Daha ne diyeyim, ‘Padişahım Çok Yaşa!””

Diye dolu gözlerle bastı kahkahayı. Kadın da öyle. Sarıldı boynundan, çekti içine kokusunu ve bu anı yaşadığı için, yaşadığı tüm süreçlere şükrederek…

“Ben bunları halledeceğim. Sen biraz zaman ver bana. Aklımda birşey var…”

Kuzinenin yanındaki mindere geçerek Kadın’ı da elinden çekerek, “Gel, koynumdaki kokun eksilmiş. Başını koy da tamamlansın” ruhunu seven sesiyle aldı koynuna başını, eline aldığı hikaye kitabından sevdiği bir hikayeyle devam etti. Kadın’ın gözü karşı duvardaki kandil ateşinde, dilnedi.. dinledi.. dinledi…

Adam’ın kucağından yatağa inerken gözlerini açtı, üzeri örtülünce de uykusuna devam etti…

Aradan birkaç gün geçmişti. Kadın, bahçede küçük bir karayemiş ağacını buduyordu. Bir araba sesi geldi. Adam’ın geldiğini düşündü. Sonra korna sesi geldi. Kısa aralıklarla uzun uzun basıyordu ama Adam’ın arabası değildi. Her ihtimale karşı, ıssız dağda, elindeki orakla yola doğru çıktı. Yol evden yukarıda ve ağaçların ardında olduğundan görünmüyordu. Sonunda yola çıktı ve karşısında koca bir arazi aracıyla Adam’ın neşeli siması. Adam bağırdı:

“Yeni aracın hayırlı olsun karıcığım” diye, gülümseyerek.

Kadın da şaşırdı elbet. Ilk aklına geleni de söyledi:

“Bir araç vardı zaten. İkinciye ne gerek vardı?”

Adam bu tepkiyi beklediğinden açıklaması oldukça önemli ve yeterliymiş tavrıyla;

“Doğru diyorsun ama her ne kadar üzerine konuşmasak ve çok şükür üzerinde hayatlarımız birleştiğinden beri bir etkisi olmasa da, hastalığın bir anda belirti gösterir, o sıra da ben araçla gitmiş olurum. E dağ başındayız. Allah korusun da, once tedbirimizi alalım biz, sonrasında zaten nasibe bırakırız. Hiç yoktan bir ihtimal ortadan kalkmış olur. İstediğin zaman da al arabanı çık o seni ilk gördüğüm ve her gittiğinde huzuruna huzur katan gölümüze. O kadar da lüksümüz olsun. Içlerimiz rahat etsin, “Neden yapmadım” demeyeyim de, gerisi önemli değil. Sen içini ferahlat. Hem kendi aracını kendin aldın. Ben de aracı oldum. Emeğine sağlık güzelim”

Kadın, böyle düşünceli eşin hayal gibi gelmesi ihtimalini ortadan kaldırmak için koşarak sarıldı, bir somutluk da yanına aldı, koklayarak…

Düşünün!

Hiçbirşeyleri yoktu. Sadece emek vermeye gönüllü yürekleri vardı. Şimdi ise evleri ve araçları vardı. Bir Kadın’ın, bir Adam’ın hayatındaki etkisi yadsınamaz. Somut varlıklar gelip geçer elbet ama bu süreçler ve bu süreçleri yaşayan yürekler daim olur. Asıl önemli yanı da bu zaten; birbirlerinin varlıkları…

“Hadi eve geçelim de bir pilav yapayım. Senin o güzel turşunla bir güzel gömerim mideme. Sen de midemdeki semiz otlarının ruhuna dua edersin” diye takıldı Kadın’a sağ kanadının altında sımsıkı sararak evlerine doğru yürürken.

Kadın da, Adam’ın ellerinden sevdiği, kuzinenin üzerinde ağır ağır pişen pilavı yiyeceğini duyunca, diliyle dudaklarını yaladı ve “Mmm…” diye mırıldanarak, Adam’ın kanadının altında evlerine geçtiler…

“Karayemişin güzel olmuş. O sağdaki kalın dalın alt ince dalını da kes ki alttaki kalın dala kapan yapmasın” diye tavsiyede bulundu Adam, kapıdan girerken…

Mavi Salıncak

“Hadi! Beni sallasana!” diye seslendi Kadın heyecanla ve ekledi, heycanını boğazında düğüm yapan kelimeyi; “Sonkez…””

Adam, bu boş salıncağa bakarken dolan gözlerini silmeyi de bırakmıştı artık. Sızıyordu usul usul. Dinmesini de beklemiyordu. Bırakmıştı, üzerine tek tük düşen damlaları…
Daha dün!
Dün o salıncakta sıcak bir beden vardı. Karşıdan esen rüzgarla da gelen kokusu. Şimdi rüzgar sadece rüzgardı. Arasında bir esans yoktu…
Elinden birşey gelemezdi ki Adam’ın. Gelemezdi Kadın’ın da. Veren alırdı bu topraklarda yaşayan insanın düşünce özünde. Veren alırsa, bize sadece usul usul özlem kalırdı…
Haykırsa ne olurdu ki?
Yakışmazdı zaten. Karadeniz Adamı, hırçın olsa da, hakikati kabullenmesini bilir, uysallaşırdı da, herşeyin sahibinin yanında…
Adam’la Kadın, bu yaylanın eski toprağıydı. Yaşları aynıydı. Adam komşu kızını almıştı. Komşu kızı da Adam’a yanmıştı. Al al yanaklarından öptüğü hergün, Adam’a ilk günkü gibi taze duyguları yaşatırdı, tabi Kadın’a da…
Yıllarını birlik içinde, çalışıp çabalayarak ve en çok da bu dağların getirisiyle geçirmişler. Hayvanları, ekinleri, komşuları, yavruları derken, yıllar göz açıp kapama tabirini hiç yanıltmadan gelmiş geçmiş…
O gün Kadın, aheste bir şekilde hareket ediyor ama bir o kadar da iş yapıyordu. Bir sürü yemek hazırlıyor kenara koyuyordu. Dağınıklıkları toparlıyor, bahçesini düzenliyordu. Yaptığı işler hep bir hazırlığı andırıyordu. Bakır bir tasın içine lahana koydu, mısır ekmeğini de içine ufaladı evinin kapısında kurduğu sinide yemeye duracakken bir çocuk geçiyordu önünden ve seslendi ona;
“Ulaa! Uzun saçli! Gel bakayim buraya!”
Çocuk tebessümle yaklaştı Kadın’a ve selam verdi. Kadın işaret etmesiyle de oturdu yanındaki iskemleye. Başladı sormaya “Kimsun, nesun, niye geldun” diye. Çocuk da anlatmış, sevdiği toprakları gezdiğini ve insanlarını tanımak istediğini. Konu konuyu açmış Kadın da pek sevmiş çocuğu. O sırada da, önüne koyduğu yemek dolu tası çocuğun önüne koymuş onun yemesini izliyordu. Çocuk nasıl bir lezzet almışsa şapur şupur yiyordu. Kadın da tebessümle izliyordu. Çocuk öyle memnundu ki, ancak artık devam etmesi gerekiyordu. Gideceği yerler çoktu.

Kadın’la içten bir vedalaşma yaşadılar ve yoluna koyuldu. Kadın ise dingin bir tebessünle ardından bakakaldı derken Adam dost meclisinden ayrılmış Kadın’ın yanına gelmişti. Görünce seslendi:
“Adam! Gel da bi salıncağa gidelum. Az yürümüş oluruz bana da iyi gelir”
“Uyy ne oldi? Kendini uşak mi sandun?” diye takılsa da girdi koluna yollandılar salıncağa.
.
.
Kadın çocukla konuşurken bir sözü onun içindekileri canlandırmıştı; “Bu yolculuğa çıkmak benim için zor oldu. İçimden çok geliyordu ama bir sürü neden sunuyordum kendime ve geri duruyordum. Ancak içimden gelenin bir anlamı olmalıydı ve hiçbir neden buna engel olacak değerde değildi. Bir cesaretle yola koyuldum ve aylardır yoldayım. Bu sayede seni de tanıdım ve elinin lezzetini tattım. Emin ol, ne bu tadı ne de gülerken parlayan o kırmızı yanaklarımı unutmayacağım teyzeciğim”
.
.
Bir an içinden gelmişti Kadın’ın da. Eskiden giderdi Adam’la ve hep sallatırdı kendini ama usul usul. Okşamaya benzerdi sallayışı da. Sallanırken rüzgar okşardı, havadaki kokular okşardı Kadın’ı. Yine içinden gelmişti ve bu sefer nedenlerle ertelemedi…
Kadın’ı oturttu Adam da biraz uzakta taşın üzerinde oturmuş onu izliyordu arkasından. Kadın ise etrafı kokluyor, izliyor, içinde derin bir yer ediyordu ve Adam’a seslendi:
“Hadi! Beni sallasana!” diye seslendi Kadın heyecanla ve ekledi, heycanını boğazında düğüm yapan kelimeyi:
“Sonkez…””
Adam’a o söz, o anda tesir etmedi tam anlamıyla. “Yaşlı başlı insanlarız elbette bir daha gelmeyiz diye demiştir” diye düşünde de, içinde bir ufak cızırtı olmadı da değildi. Bir süre salladı Kadın’ı. Sonra ne ses çıkmaya başladı ne de bir hareket vardı. Adam usul usul sallıyordu ancak sanki cansız bir şey gidip geliyordu. Durdurdu ve ömüne geçti. Gözleri kapalı, başı hafif düşmüş, elleri ise sımsıkı sarmıştı ipleri. Adam yaklaştı. Ne nefes alıyordu ne de hareket ediyordu. İşte tam da o andan sonra vakit nasıl geçti, ertesi gün aynı vakte geldi anlamadı Adam. Yine aynı yerde oturmuş, salıncağı izliyordu. Bu boş salıncağa bakarken dolan gözlerini silmeyi de bırakmıştı artık. Sızıyordu usul usul. Dinmesini de beklemiyordu. Bırakmıştı, üzerine tek tük düşen damlaları…
Yoluna yoldaş olanı, emanet sahibine teslim etmişti. Son kez, bu salıncakta sallanırken…
Bir anda Adam’ın sağ omuzundan bir el tuttu. Adam halini bozamadı. Selam verdi ve önüne geçip diz çöktü, simasında içi acısa da bir tebessüm, “Demek al yanaklı teyzem en son beni yedirdi he.. ona çok dua etmiştim daima huzuru bulsun diye. Demek huzurunu buldu be amcam…” diye seslendi çocuk ve Adam’ın ıslanmış dizine başını koydu.
Adam yaşlarını sildi. Sağ elini uzun saçlarında hafif gezdirdi ve seslendi: “Demek o içten çocuk sensin. Salıncakta sallarken en son senden bahsetmişti. Pek de sevmişti seni. Ne iyi etmişsin de gelmişsin, ona da denk gelmişsin” diye iç çekti konuşurken.
Adam’la çocuk uzun uzun sohbet ettiler o salıncağın biraz uzağındaki taşın üzerinde otururken. Çocuk da aşağı köyde konaklayacakken haberini almış ve geri dönmüş. Böylelikle de Adam’ı tanımış. Kimseleri de yokmuş. Adam artık tek kalmış. Çocuk da sonraki iki sene ara ara yanına uğramış yayla zamanı yaylaya, köye indiğinde köye. İki sene sonra Adam da vefat etmiş. Vefat etmeden birkaç gün önce de çocuğa bir zarf yollamış. İçinde bir not ve anahtarla:
“Bi kari bul kendine. Lahanayı güzel etsin. Mısır ekmeğini de. Sonra ara ara gelip bu evin ocağını tüttürün beraber, dinmesin. Buralar sana emanet uşağum. Sen de Allah’a…”
Birkaç gün sonra da Adam’ın vefat haberi gitti çocuğa. Sonrasında ise zaman aktı geçti. Durduramazsın ne de olsa. Sadece ayak uyduracaksın. Adam yaylada kaldığı bir zaman, burnuna nefis kokular geldi. O gün de yemek edememişti. Birkaç tuzlanmış peynir ve hıyarla öğünü geçiştirecekmiş ki, komşunun kızı olduğunu öğrendiği bir kız gelmiş. Annesi yollamış. Bütün gün çalıştığını görünce, “O uşak yemek etmemiştir şimdi al götür bir tas lahana biraz da mısır ekmeği” demiş. Çocuk, tebessüm ve tüm içtenlikle karşılamış güzelliği ve al yanaklı teyzesini de anarak yemiş tadına vara vara…
Sonra da öğrenmiş ki, kız yapmış yemeği. Bunu öğrendikten kısa süre sonra da izdivaç isteğini dillendirmiş al yanaklı güzelliğe…
Zaman geçmiş gitmiş yine. Durmaz ki yerinde.
Bir gün seslendi Kız, Çocuk’a:
“Hadi biraz sallanmaya gidelim olmaz mı?”
Çocuk, atladı yerinden, gitti kızın yanına aldı dudaklarından bir makas, “Olmaz mı diyen o ağzını yerim senin! Hadi kak gidelim” diye takıldı kıza ve atıp omuzuna koştur koştur çıktılar salıncağa. Yayladakiler de alışkındı Çocuk’un çılgınlığına. İçinden geleni yapar diye bilirler ve onun bu hallerini de tebessümle izlerlerdi…
Kız salıncağa binince başlamış Çocuk da usul usul okşar gibi sallamaya. Kız da sallanırken, hem izledi, hem kokladı hem de rüzgarın okşayışının tadına vardı…

Uzak Mesafe – Yakın Mesafe

Aradaki mesafeler nasıl kısalır?

Yada bunu boşverelim başka bir açıdan, yine mesafelere değinelim.
Bir zaman, bir uzman demişti ki:
“İnsanlar yan yanayken birbirlerine bağrırlar. Çünkü bedenler yakın olsa da, kalpler uzaklaşmıştır. Uzak olan kalpler, seslerini duyurmak için birbirlerine bağrırlar”.
Bu bir farkındalık aslında. Bunu duyduğumda çok insanı bu açıdan gözlemledim. Hatta kendimi bile. Bağırdığım anda baktım kendime ve bağırdığım kişiye. Meselenin özüne indim, kalplerimizde ne var diye. Sorunu özünde çözdüm. Ya severek, ya uzaklaşarak…
Çevrenizi ve kendinizi gözleyin siz de. Gün batımları bile bazen daha yakın olur. Bağırmam “Seni Seviyorum!” diye. Gerek yok. İçimden diyorum kalbime yakın gün batımına, “Seni seviyorum!” diye. İnsanlar bazen coşkuyla bağırır sevgisini ama genelde ‘Seni seviyorum’lar, fazla ses istemez. Gönül titreşimi yeter…
Titretelim gönülleri…

Amaç Göze Girmek mi?

Göze girmek için uğraşıp durmaz mı insan?
Tabii ki sen uğraşmazsın yada ben.
Genelde hep onlardır. Pis insanlar. Kendileri olamıyorlar işte. Gözden düşmemek için, gözün görebileceği gibi yaşıyorlar.
Sonra ne oluyor?
Belli gözlere sığmaya çalışan insan toplulukları…
Çok samimiyetle söylüyorum.
Bunları kendime de söylüyorum.
Dikkat edeyim diye de ara ara tekrar ediyorum işte böyle. Süzgeçten geçiriyorum kendimi, “Amaaan boşver” dememe gayretiyle.
Neden istediğimiz gözlere girmeye çalışıyoruz da, bizi isteyen gözlerle yaşamıyoruz?
Neden elimizde olan değil de, olmayana imreniyor, içerleniyoruz?
Kanaatsizlik diyebilir miyiz?
Ondakini de istiyorum da diyebiliriz yada herkesin gözü bende olsun, “Ben!” de diyebiliriz.
Siz ne dersiniz bilmem ama bu soruların içinde cevaplarım var. Siz de cevabınızı verip, halinize bakın. Bakalım yani.
Aslında her insan tek noktaya odaklanarak yaşasa, tek noktada aynılaşsa, birbirlerine aykırı gelmez. Bir olurlar, ayrı düşmezler.
Nedir bu nokta?
Çok dini gelecek cevabım, sıkılmayın ama din dersinden öte, yaşamın özüyle alakalı. Yaşamın özü ise:
‘Allah Rızası’

Düşünün!
Allah rızasını gözeterek yaşayan insan topluluğunu. Nasıl olur?
Gerçek bir rızayı gözeten insanların birliği nasıl olur?
Elbette ki, gerçek olur. İçten olur ve güven doludur. Çünkü nefse hizmet yoktur. Hakka hizmet vardır!
Vesselam…
Dur dur!
Bitirecektim ama birşey daha var.
Birşeyler yaparken birilerinden çekiniyoruz ya. Anadan babadan korkanlar da yok değil. O ne der bu ne der diye halimize hareketimize dikkat ediyoruz. Yalnızken ise tabiri caizse her haltı yiyoruz.
Peki bir sorayım!
Ama inanan insanlara. Diğerlerine deli saçması gelebilir.
Peki Allah görmüyor mu be?
Şu soruyu kendime sorunca, inanıyorum dediğim ve bu yolda yaşadığım için içime öküz oturuyor.
Oturuyor değil mi?
Otursun. Öküz iyidir.
Selametle…

Menekşe Olsam, Yenmek İsterdim…

Evlat, Adam’a döndü ve ağzında yayılan menekşe tadı tazeyken bir soru sordu:
“Baba! Çok güzelmiş tadı. Çok şükür yaratana. Böyle güzelliği tattırmaya vesile olana da. Peki sen Menekşe olsan, yenmek ister miydin?”
Tebessümle karşıladı soruyu Adam, kuzinenin üzerinde bakır tavada pekmeze kattığı menekşelerden yaptığı pestili, komar ağacından oyduğu kaşıkla karıştırırken. Ağzında da bir avuç menekşe çiçeğini çiğneyerek sonuna gelmişti artık. Yuttuktan sonra, “Mmm…” diye inledi ve evladına dönerek devam etti:
“Sen bunu tattığında yüzündeki ifadeyi gördüm. Minicik çiçekten aldığın devasa bir ifade. Sonunda ise dilinde şükür vardı Evlat. Senin dilinde o şükür olacaksa ben hergün menekşe olayım. Sen de beni hergün o güzel ifadenle ve dilinde şükrünle ye beni. Hayattaki anlamın, kendini kendine saklamanla artmaz. Anlamın ancak, Yaradan’a hizmetle artar. O menekşe seni Yaradan’ına yakınlaştıran ve Yaradan’ını andıran bir vesile olduğundan emin ol memnundur. Ben de memnun olurdum.
İşte sana ders!
Yaşamını kendine saklama. Donanımlarını faydalanacak insanlarla paylaş. Paylaş ki, iyi olan çoğalsın. Doğru olan artsın. Emi evladım!”
diyerek gözleri parıldayan evladının başını okşadı ve kaşığı ona verdi. Evlat da ilk menekşe pestilini yapmaya başladı. Deneyimleri arttıkça fikirleri de çoğalıyordu. Adam bunları gördükçe hem kendine ders çıkarıyor hem de evladının birey olarak güçlenişine gönül rahatlığı duyuyordu…
Evlat karıştırırken seslendi Adam yine:
“Biliyor musun? Annenin bana olan etkisi de böyle”
“Nasıl yani baba? Kokusu ve tadı mı?”
Adam gülerek safça soran evladına,
“Hayır evlat! Onun hayatımdaki varlığı bir yana, bir kenarda oturup dursa ben izlesem onu, gönlümde ferah bir şükür, yüzümde huzurlu ve dingin tebessüm. Onun soluk alışında da bana şükür var. Ara ara “Allah! Sen büyüksün!” deyişleri yok mu…
Onu bana hatırlattığı için seviyorum”
“Neyi Baba?”
“Bizleri Yaradan’ı…”
Anlayan simasıyla ve babasının annesine olan sevdasının güveniyle karıştırmaya devam etti çocuk.
“Peki sen annenle nasıl tanıştığımı biliyor musun?”
Gözleri parıldadı yeni hikaye geliyor diye, “Hayır!” dedi.
Gülerek, “Onu da başka zamana. Hadi sen karıştırmaya devam” diyerek göz kırptı evladının sırtını sıvazlayarak…

Ateşli Bir Hikaye!

“Hadi kalk! Yatalım artık ne yapıyorsun orada?” diye seslendi Kadın, mutfak kapısının eşiğinden.

Kafasını solundan yarım döndürerek arkasına baktı ve
“Gelsene yanıma, gel ayaklarını ısıt sen de, biraz sohbet edelim. Bugün hiç durmadın yerinde. Yoruyorsun kendini.”
Bir sandalye alıp geçti yanına. O da ayaklarını uzattı Adam’ınkinin yanına, “Yorulmuyorum. Evin işleri birşey değil. Hem duramam ben öyle. Biliyorsun”
Sol kanadının altına aldı Kadın’ı, bastırdı kendine doğru, “Bilmem mi hiç” diye gülümsedi.
“Senin neyin var?” dedi Kadın, merakını gidermek için.
Hafif tebessümle, “Huzurluyum!” diye başladı sözlerine:
“Düşünüyorum da, biz bu ateşin sıcaklığını ve etrafında toplanmanın huzurunu, birlik ve beraberliğini neden bıraktık?”
Sorduğu soruya cevap bırakmadan kendi cevap verdi soru cümleleriyle:
“Daha fazla para için mi?
Daha rahat olmak için mi?
Yada genelleyeyim. Hep dahası için mi?
Oysa bilmezler miydi bu dünyada istemenin sonu yok diye. Ancak kanaat vardır seni durduran ve yettiren. Bunu sağlayamayınca kaloriferin, klimanın sıcaklığı da batar. Rahat ettirmez. En korunaklı evde de kalsan yetmez. Yetiyor mu? Yetmiyor. Dün sosyal ağların birinde sordum. Rahat ortamlarında huzursuzdu çoğu. İmkan arttıkça huzursuzluk artar mı acaba? Ben yaşayan biri olarak diyebilirim. İmkan artması huzursuz etmez. O imkana şükretmezsen, kanaat etmezsen huzurun hiç gelmez. Hep uzaktan el sallar gider. Şu an huzurluyum. Isınırken emek verdiğim odunlarla ısınıyorum. Defalarca yakarak uzmanlaştığım ateşi ben başlattım. Bu toprakları bana emaneten bırakan atalarıma şükrüm bile bu ateşin içinde. Senin sıcaklığını hissetmeme bile vesile ateş. Ateş birliktir, beraberliktir bana göre ve yaşayak herkese. Neden bıraktık bunu? Ben seninle yaşadığım zor ama huzurlu, gelip geçici şu anları neden terk edeyim? Bir söyle bana…”
Kadın, dillenen her sözün hisleriyle örtüşmesine memnun dinledi. Karşılık beklemeden sorduğu soruya ise bir cevabı vardı:
“Kanaat dedin ya. Kanaat doymaktır. Doymayan insan saldırır. Doyan insan sakindir. Saldıran insan huzursuzdur. Sakin insan ise huzurlu. Bu kanaat dolu günlerimiz, gücümüz yettikçe daim olsun olur mu?..”

Adam cevap mahiyetinde sımsıkı sarıldı Kadın’a. Kadın da göğsüne dayanı başını Adam’ın.

Bir süre öyle durdular. Solukları da, soluk sesleri de birbirine karıştı. Ayakları da bedenleri de sımsıcaktı. Yatmadan, Adam şöminenin yanında demlemeye bıraktığı süt ve hatmi çiçeğinin kapağını açtı. Bardaklara doldurdu. İçlerine biraz şeker koydu. Balı pek yakıştırmazdı. Kadın sütü görünce biraz dudak büzdü. Sevmezdi pek çünkü. İçemezdi, öğürürdü. Adam bile bile hazırlamıştı. Kadın’ın bardağını eline aldı ve Kadın’ın dudaklarına doğru götürdü.

“Aç bakayım ağzını! Hanimiş minik ağzın, hadi hüüp”

Kadın, Adam’ın ısrarcı tavrını bildiğinden dudağını uzatmış ama Adam bardağı geri çekmiş.

“Bunu severek ve isteyerek yaptım. Bu süt değil tamam mı. Bu Sevgili Hatmi. İçinde emeğim, sevgim ve sana olan ilgim var. Hadi emeğimi, sevgimi ve ilgimi yudumla!..”

Kadın, Adam’ın ne yaptığını biliyordu. Kafasında oluşturduğu süt yargısını kırmak için algısını başka yöne yönlendiriyordu. Bunu sıradan biri yapamazdı. Ancak sevince oluyor. Bu düşünceyle dudaklarını bardağa dayadı ve gözlerine bakarak içti Adam’ın. Öğürmediğini görünce Adam’ın göz parıltısına odun ateşinin yansıması da eklendi. Tatlı bir an…

Süt kokan dudaklar, sonrasında sıcak bir uyku için yataklarına yollandılar. Tabi Adam’ın şöminede yanan ateşi uyutmak için üzerine devirdiği büyük kütükten sonra…