KADIN PADİŞAHI(5.Bölüm)

KADIN PADİŞAHI

Birlikteliklerinin ilk aylarıydı. Adam da, Kadın da birbirlerini tanımaya başlamış ve bu tanışıklığa ayak uydurmaya çalışyorlardı. Pek zorlandıkları da söylenemezdi. Çünkü ikisi de, karşılıksız fedakarlığı omuzlamışlardı…

Adam, yuvasını bolluk içinde bakıyor, hemen hiçbirşeyi eksik koymuyordu. Hatta fazlası oluyor, Kadın’a, “Fazla olanı komşuya uygun bir şekilde dağıtırsın” diyor, “Atılıp, dökülmesin” diye de ekliyordu. Onlar paylaştıkça çoğalıyordu ellerindeki. Bereket işte, farkında olan insanın bereketi. Farkında olan insanı bilir, elindekini verenin rızası için paylaştıkça ardının kesilmeyeceğini…

Kadın da bolluk içinde yaşamıştı baba ocağında ve kısa da olsa ayrı yaşadığı zamanlarda. Kendi yuvasında da, benzer, hatta dahası duyarlılığı gördükçe yuvasını benimsemesi ve sevmesi kaçınılmaz olmuştu onun için. Ancak yuvasındaki bu bolluk sürecini kısa sürede ele alması gerektiğini düşünmüştü. Çünkü evlerini inşa ediyorlardı ve bu süreçte fazla bolluğa gerek olmadığını düşünüyordu. ‘Yeteri Kadar’ı kafiydi. Hem daha çocukları da yoktu. Sadece iki boğazlardı. Evleri bitene kadar masrafları kısmalarında kayıp olmayacağını düşünerek, evin ihtiyaçlarını Adam’dan müsade isteyerek himayesine aldı:

“Sen çok yoruluyorsun. Hem ev inşaatı, hem toprak işleri. Bırak bana da ben halledeyim ev alışverişlerini” biraz çekingen bakışlarla…

“Sen böyle güzel bakarak istedikten sonar ne diyeyim, gönlün nasıl rahat edecekse ama bana külfet değil. Seve seve üstesinden gelirim” diye karşılık verdi o güzel gözlerinden gözlerini hiç ayırmadan.

“O halde gönlüm nasıl rahat edecekse öyle olsun”…

Kısa sürede Kadın sorumluluğu üstlendi. Sorumluluğu üstlenmesi bir yana, bir anda evdeki yemek çeşitleri bile değişti. Adam, hergün farklı bir tatla buluşmanın heyecanını ve ilginçliğini yaşıyordu.

Kadın, Adam’ın topraklarının alışılmış yemeklerini yapıyor ve düzenini devam ettiriyordu. Yemek deyip geçmemek lazım. Bir erkeği güvende hissettiren yegane unsurlardan. Bunu kendi de yapabilir ama kadınının ellerinden gelen ve sevgiyle ortaya çıkardığı emeğinin güveni çok başkadır. Adam’ın alıştığı tatlara devam etmesi, tabiri caizse evinde hissettiriyordu Adam’ı. Ancak Kadın’ın himayesiyle bu güven ortamına biraz heyecan gelmişti…

Kadın’ın yemek kültürü oldukça geniş ve renkliydi. Ülkenin pek çok bölgesinde bulunmuş, yöresel otlar ve bu otlardan yapılan yemekler, turşular, meyve kuruları ve sularını her geçen gün tattırmaya ve Adam’ın heyecanlı bakışlarını ve ardından ağzını şapırdatarak “Mmmm”larını sevmeye devam ediyordu.

“Bunca yıldır ‘kötü ot’ diye bildiğim otlardan yemek yaptın da bana yedirdin, elimin altında kıymetsizce yitip giden tatları tatlandırdığını gördükçe sana hayranlığım her deneyimde daha da artıyor. Hele bugün yediğim turşu neydi ya!..” diye elini tutu ve öptü. Şehriyeli ve bol tereyağlı pirinç pilavının yanındaki semiz otu turşusunu damağındaymış gibi damağını şaplatarak.

Kadın, onun bu haline hem mutlu oluyor hem de şaşkınlık ve hayranlığını ifade ederken şekilden şekile girişine, değişen ses tonlarına ve tüm o eğlenceli yanına kendi hayran oluyordu.

İlişkide en güzel yan değil midir, birbirine hayran olan insanlar…

Bu süreç evleri bitene kadar devam etti. Evlerini hiç sıkıntı çekmeden bitirdiler, hatta dahası da oldu.

Evlerine yerleşmişlerdi. Bir akşam Adam, kuzinenin yanındaki mindere uzanmış hurma kurularından yiyor, daha once yazdığı kendi yazdığı hikaye kitabınından bölümleri okuyordu, ki Kadın geldi. İki avucuyla tuttuğu bir bez, Adam’ seslendi. Adam da dikkatini Kadın’a yöneltti.

“Hani evin alışverişi hallederim demiştim ya, uzun zamandır harcamaları kısmıştım. Fazlasını almıyordum bir şekilde yetirmeye çalışıyordum. Yemeklerden de farketmişsindir”

Adam araya girerek,

“Yemeklerden tek fark ettiğim, seninle aç kalmayacağımdır. Bir de ellerini çok seviyorum” diyerek öpücük attı.

Bunu tebessümle karşılayarak,

“Afiyet, şifa olsun canım benim. Olmuştur da bölme şimdi beni. Bir anlatayım. İşte o kısılan harcamaları biriktirdim. Ev inşaatına aniden gerekebilir diye”

Elindeki bezi Adam’a uzattı. Adam da doğrularak elinden bezi aldı ve sözlerine devam eden Kadın’ı dinlerken açmadan avucunda tutu.

“Seni bilirim. İhtiyaçtan fazlasını el altında tutmayı sevmezsin. Sonuçta mal da, mülk de, veren de, alan da Allah. Ev bittiğine gore bu birikimin bir çaresine bakarsın diye düşündüm.”

Adam elindeki bezi açtı, şaşkınca “Maşallah!” dedikten sonra kapattı bezi. Öyle beze bir süre baktı. Aklına ne geldi kimbilir, gözleri dolmuştu. Ardından ettiği sözlerden çıkan anlamdır belki de gözlerini dolduran:

“Bizim burada senin gibi Kadın’a, ‘Kadın Padişahı’ derler, bilirsin”

Bunu duyunca tebessüm etti Kadın.

“Ne mutlu ki hayatımdasın. Ben seninle aç kalmayacağım gibi, varlık sıkıntısı da çekmem. Çeksem de gam yemem. En büyük varlığı vermiş bana veren! Daha ne diyeyim, ‘Padişahım Çok Yaşa!””

Diye dolu gözlerle bastı kahkahayı. Kadın da öyle. Sarıldı boynundan, çekti içine kokusunu ve bu anı yaşadığı için, yaşadığı tüm süreçlere şükrederek…

“Ben bunları halledeceğim. Sen biraz zaman ver bana. Aklımda birşey var…”

Kuzinenin yanındaki mindere geçerek Kadın’ı da elinden çekerek, “Gel, koynumdaki kokun eksilmiş. Başını koy da tamamlansın” ruhunu seven sesiyle aldı koynuna başını, eline aldığı hikaye kitabından sevdiği bir hikayeyle devam etti. Kadın’ın gözü karşı duvardaki kandil ateşinde, dilnedi.. dinledi.. dinledi…

Adam’ın kucağından yatağa inerken gözlerini açtı, üzeri örtülünce de uykusuna devam etti…

Aradan birkaç gün geçmişti. Kadın, bahçede küçük bir karayemiş ağacını buduyordu. Bir araba sesi geldi. Adam’ın geldiğini düşündü. Sonra korna sesi geldi. Kısa aralıklarla uzun uzun basıyordu ama Adam’ın arabası değildi. Her ihtimale karşı, ıssız dağda, elindeki orakla yola doğru çıktı. Yol evden yukarıda ve ağaçların ardında olduğundan görünmüyordu. Sonunda yola çıktı ve karşısında koca bir arazi aracıyla Adam’ın neşeli siması. Adam bağırdı:

“Yeni aracın hayırlı olsun karıcığım” diye, gülümseyerek.

Kadın da şaşırdı elbet. Ilk aklına geleni de söyledi:

“Bir araç vardı zaten. İkinciye ne gerek vardı?”

Adam bu tepkiyi beklediğinden açıklaması oldukça önemli ve yeterliymiş tavrıyla;

“Doğru diyorsun ama her ne kadar üzerine konuşmasak ve çok şükür üzerinde hayatlarımız birleştiğinden beri bir etkisi olmasa da, hastalığın bir anda belirti gösterir, o sıra da ben araçla gitmiş olurum. E dağ başındayız. Allah korusun da, once tedbirimizi alalım biz, sonrasında zaten nasibe bırakırız. Hiç yoktan bir ihtimal ortadan kalkmış olur. İstediğin zaman da al arabanı çık o seni ilk gördüğüm ve her gittiğinde huzuruna huzur katan gölümüze. O kadar da lüksümüz olsun. Içlerimiz rahat etsin, “Neden yapmadım” demeyeyim de, gerisi önemli değil. Sen içini ferahlat. Hem kendi aracını kendin aldın. Ben de aracı oldum. Emeğine sağlık güzelim”

Kadın, böyle düşünceli eşin hayal gibi gelmesi ihtimalini ortadan kaldırmak için koşarak sarıldı, bir somutluk da yanına aldı, koklayarak…

Düşünün!

Hiçbirşeyleri yoktu. Sadece emek vermeye gönüllü yürekleri vardı. Şimdi ise evleri ve araçları vardı. Bir Kadın’ın, bir Adam’ın hayatındaki etkisi yadsınamaz. Somut varlıklar gelip geçer elbet ama bu süreçler ve bu süreçleri yaşayan yürekler daim olur. Asıl önemli yanı da bu zaten; birbirlerinin varlıkları…

“Hadi eve geçelim de bir pilav yapayım. Senin o güzel turşunla bir güzel gömerim mideme. Sen de midemdeki semiz otlarının ruhuna dua edersin” diye takıldı Kadın’a sağ kanadının altında sımsıkı sararak evlerine doğru yürürken.

Kadın da, Adam’ın ellerinden sevdiği, kuzinenin üzerinde ağır ağır pişen pilavı yiyeceğini duyunca, diliyle dudaklarını yaladı ve “Mmm…” diye mırıldanarak, Adam’ın kanadının altında evlerine geçtiler…

“Karayemişin güzel olmuş. O sağdaki kalın dalın alt ince dalını da kes ki alttaki kalın dala kapan yapmasın” diye tavsiyede bulundu Adam, kapıdan girerken…

Reklamlar

Uzat Dilini, Gerçek Dışına!..

 

“”Hadi bu sefer sen yap! Uzat dilini ve ben de izleyeyim daldan kendini bırakıp diline geçişini” dedi Kadın’a merakla ve ilgiyle.

IMG_20180119_204645_591.jpg
“Ne biçim fantazilerin var” diye karşılık verse de Kadın, geçti altına dalın ve dilini uzattı damlaya doğru. Diline değdiği an, damla bıraktı kendini. Kadın ise gelen damlayı ağzında kaybetti. Serindi…
“Tamam oldu mu istediğin?”
“Oldu. Hadi gidelim!” diye koşmaya başladı arkasına bakmadan. Kadın da peşinde ama hızla uzaklaşmaya başladı Adam ve sonunda gözden kaybetti. Ormanın içine doğru. Sadece koşarken bastığı yerde çıkardığı sesler vardı. Kadın da hiç durmadan koşmaya devam etti. Bırakıp gider diye değil de ya koşar da başına birşey gelir, yardıma ihtiyacı olur diye. Ancak yeni iyileşmeye başlıyordu ve nefesi sonunda kesilip yere diz çöktü, derin derin soluk alarak etrafını izliyor sesleri dinliyordu. Ne hareket ne de ses vardı. Yağmur yağmaya tekrar başladı. Kadın yaprak dolu yere uzandı kaldı. Soluğunun yerine gelmesi için çaba gösterdi sakinleşmeye çalışarak ve sakinleşti. Ancak kalbi bu yorgunluğa alışkın olmadığından bayıldı.
Yağmur hızla yağdı. Sağnak sağnak…
Bir koku geldi burnuna Kadın’ın. Gözleri yavaşça aralandı. Yanan ateş kokusu. Ahşap tavan ve duvarlar. Pamuk bir yatak ve kuru giysiler. İçeriden ses geliyordu. Kalbi sakin vücudu dinlenmiş, sağından doğruldu. Kapıya doğru yöneldi ve kapıyı açtı. Gördüğüne pek anlam veremedi…
(Sevgili Okur! Kıymet verip buraya kadar okuduysan, içinden geldiği gibi devam et ve benimle paylaş. Etkilendiğim devamı ise bloğumda paylaşacağım. İlgin için şimdiden teşekkür ederim…)”

diye yaptığım paylaşıma geri dönüşlerde en fantastik olanı devam olarak paylaşıyorum. Bu yazı için Melek Karaer’e teşekkürler ve Keyifli okumalar!

———————–

Gözlerini ovuşturdu. Acaba rüyada mıydı? Bir daha, sonra bir kez daha…

Gördükleri yine aynıydı. Tedirginlikle yaklaştı. Adımını atar atmaz kendini ortasında bulduğu sofanın sağ duvarında eski taş kaplı büyükçe bir şömine yeri, yanan ateş, üzerinde bir kazan ve kazanın içinde kendi kendine bir öteye bir beriye dönüp duran bir kepçe.

Kendi kendine dönüp duran bir kepçe mi?! İşte bu biraz garipti. Bir adım daha attı. Artık tamamen sofanın ortasındaydı. Şömineli duvarın bitişiğinde kulübenin giriş kapısı ve hemen sağından başlayıp üç duvarı komple kaplayan eski minderli büyükçe bir sedir, kulübenin kütük duvarlarında asılı birkaç eski fotoğraf çerçevesi, sedirin en ücra köşesinde kıvrılıp uyuyan kömür karası bir kedi, bir adım yanında sofanın tam ortasında eski kara dökme demir bir kuzene fırın, fırının üzerinde ıslık çalan bir demlik… Adım atmak konusunda kararsız kaldı fakat merakına da yenik düştü. Etrafına şöyle bir bakındı. Ortalarda görünen kimse yoktu. Usulca kazanın başına yaklaşıp yakından baktı. Rüya görmüyordu. Sahiden kazanın içinde bir kepçe, belli aralıklarla içinde pişen o nefis kokulu( her neyse) şeyi karıştırıyordu. Elini uzattı; kazanın üstünden şöyle bir geçirdi. Bir daha, bir kez daha. İp falan yoktu. Ürktü. Geri sıçradı. Tekrar etrafına bakındı. “Ki-kimse yok mu?!”

Ses yok.

Kazanda pişen yemek ve ıslık çalan demlik dışında.

Şömineli duvarın yanında bir geçit daha vardı fakat kapı yoktu. Birkaç adım attığında geçitin önündeydi, zaten o kadar ufak bir kulübeydi ki.

Sol tarafta küçük bir tezgah, birkaç dolap ve içi binbir çeşit porselenle dolu eski yeşil ahşap bir vitrin… Öte yanda arka tarafa uzanan küçük bir koridor; belli ki başka odalar da vardı. Daha öteye gitmeye çekindi.

Sofanın orta yerine geri döndü. Sedirlere doğru yürüdü. Kıvrılıp uyuyan kedinin yanına ilişti.

Oturmasıyla birlikte kedi gözlerini aradı. Yemyeşil kocaman gözleriyle tatlı tatlı kadına bakmaya başladı.

Eliyle kedinin sırtını sıvazladı. Tebessümle. Biraz olsun tedirginliği dinmeye başlamıştı. Huzur veren bir yer gibi görünüyordu. Tehlike de yoktu.

“Merhaba güzellik, senin adın ne bakalım?!” Sesi fısıltıyla.

“Aykız” dedi kedi.

Korkudan geri sıçradı kadın. Kedi konuşmuş muydu? Yok daha neler! İyice aklını kaçırıyordu. Düştüğünde kafasını çok sert vurmuş olmalıydı.

“İnsanlar bunu hep yapıyor!” dedi Aykız ve tek hamlede, nazikçe sofanın ortasına sıçradı. Sıçramasıyla birlikte güzel, zarif, kömür gibi saçları, yemyeşil gözleri ve ay gibi bembeyaz teni olan bir kıza dönüşüverdi.

Kadının iyice dili tutulmuştu.

“Korkmana gerek yok, basit bir biçim değiştirme büyüsü. Çay?!” Diye sordu İpek gibi bir ses.

Kadın donakalmıştı. Ağzından tek çıkan “E-evet, lütfen.” Oldu.

Aykız eliyle havayı süpürür gibi bir hareket yaptı; vitrinden iki mavi porselen çay tabağı havada süzüldü. Bir hareket daha; bardaklar çay tabaklarının üzerine yerleşiverdi. Her hareketiyle bir şeyler daha havada süzülmeye başlıyordu; tepsi, tabak, fırından taze kurabiyeler… Mmmm nasıl da güzel kokuyorlardı. Acıktığını şimdi fark etti kadın. Kim bilir ne kadar zamandır bir şey yememişti.

Son bir hareketle demliğin ıslığı yerini bardaklara dolan sıcak çayın şırıltısına bırakmıştı. Birkaç saniye sonra hepsi kadının önündeydi.

Ne kadar korksa da, bu açlığının önüne geçemedi. Çay ve kurabiye derken açlığını bastırıp kafasını kaldırdığında Aykız yanıbaşında ona tebessümle bakıyordu.

“Ben neredeyim?! Ve tüm bunlar.. Aklım almıyor gördüklerimi.” Dedi.

Aykız tane tane anlatmaya başladı;

“Ben Aykız, bir periyim. Babamsa şifacıdır, bir tür büyücü. Seni buraya babam getirdi. Bulduğunda baygınmışsın. Ne olduğuna pek anlam verememiş. Ne de olsa hergün bir insanla karşılaşmıyoruz. Uyanana kadar hasta olmaman için elimden geleni yapmamı tembihledi. İyisin ya?!”

“İyiyim, teşekkür ederim. Fakat gerçekten anlam veremiyorum. Peri mi? Büyücü diye bir şey yoktur ki?!” Dedi kadın çayından bir yudum alarak.

“İnsanların çok az bir kısmı bizim gerçekten var olduğumuza inansalar da bizi görenlerin ve tanıyanların sayısı çok azdır. Kendimizi gizlemek zorundayız. Geri kalanlar da zaten inanmazlar. Ama ne diyebilirim ki; gördüklerin tamamen gerçek. Biz bu ormanı ve içindekileri koruruz. Zaten civarda ne ev ne de insan yok. Sahi senin bu ormanda ne işin vardı ve neden bayıldın?!”

Kadın olanı biteni anlattı. Aykız şaşkınlıkla dinledi. Kadının anlattığına göre kocasıyla birlikte burada bu ormanın yakınında bir köyde yaşıyorlardı. Fakat bu ormanın yakınlarında ne bir ev ne de bir köy yoktu. Ormana göz attıklarında da kimseye rastlamamışlardı.

Kadın anlatırken, sahi adam. Kim bilir ne kadar merak etmişti onu bulamayınca. Hemen ona ulaşması gerekiyordu. Delirmiş olmalıydı.

Tam o sırada kulübenin ahşap kapısı gıcırdayarak geri doğru açıldı. İçeri bir anda dolan soğuk hava kazanın altındaki ateşi söndürmüştü.

“Baba?!”

“Benim Aykız.”

İçeri girdi yaşlı büyücü. Sırtındaki cübbenin omuzları karla örtülmüştü.

“Merhaba! İyi olduğuna sevindim.” Dedi büyücü.

Kapı kapandı.

Aykız elini şıklattı ve ateş yeniden harlandı.

“Kar mı? Mayıs ayında hem de!” Dedi kadın.

“Mayıs mı?” Diye birbirlerine bakındılar baba kız.

Büyücü lafa girdi;

“Üzgünüm ama şuan Ocak ayının ortasındayız bu sebeple de dışarda kar fırtınası var. Seni bulduğumuzda yeni başlamıştı. Şükür ki erken fark ettik seni.”

“Anlayamıyorum. Gerçekten. Kafamı çok mu sert çarptım acaba. Sabah evden yürüyüş için çıktığımızda Mayıs ayıydı ve hafif yağmurlu bir bahar havası vardı. Bu kar fırtınası da ne?! Hemen eve dönmem lazım”

“Üzgünüm küçük hanım bu havada seni bir yere bırakamayız, ormanda kaybolman işten bile değil. Ayrıca buranın yürüyüş yapmak için tekin bir yer olduğunu hiç sanmıyorum.” Dedi büyücü.

Kadını zor ikna ettiler. En başından bir çok kere anlattılar olanları. Kadın kabullenmişti ve tedirgin hissetmiyordu artık. Kar fırtınası dindiği sabah hazırlanıp kadınla beraber orman yoluna düştüler. Çetin bir yürüyüş onları bekliyordu. Kadını buldukları yere gelene kadar bir kaç saat geçmişti. Bellerine kadar gelen kar yığıntısı içinde yürümek çok da kolay olmuyordu.

“İşte! Seni bulduğumuz yer burası.” Dedi büyücü.

Kadın etrafına bakıyordu. Hem çok tanıdık hem de çok yabancı gelmişti.

“Burayı biliyorum. Hemen hemen her gün evden çıkıp yürüdüğümüz yollar. Ama farklı bir şeyler var.” Diyerek ağaçlara doğru yaklaştı. Kafasını kaldırdı. Yanındaki ağaca doğru elini uzatıp tuhaf bakışlarla bakmaya başladı.

“Bu, çok garip. Ağaçlar… çok, çok ince. Hatırladığım bu yerdeki ağaçlar daha kalın ve yaşlı olmalıydı. Bunlarsa oldukça cılız ve genç duruyorlar.”

Biraz daha bakındı. “Köye devam edelim. Zaten buraya çok yakın. Göreceksiniz.” Diye öne atıldı.

Baba kız birbirlerine bakıp anlam veremeseler de peşinden devam ettiler. Gittiler, gittiler…

Ortada ne bir köy ne kadının evi vardı.

“Ama nasıl olur?!

Evim! Evim nerde?! Kendi ellerimizde yaptık biz onu. O kadar emek verdik. Burda olması gerekiyordu. Peki ya diğer evler?! Hiç biri yok…….

Ne? Ne bakıyorsunuz öyle delirmişim gibi?! Bana inanmıyor musunuz?!”

“Yalan söylediğini düşünemeyiz fakat burda hiç ev olmadı. Ancak denize doğru aşağılarda bir köy var. İstersen oraya doğru gidebiliriz.”

“Tabi ya. Bizimkilerin evi orda. Eski ev. Hadi o zaman.”

Bir süre daha devam ettiler. Bir köye vardılar. Kadının hatırladığı ve olduğu gibi yerinde duran bir köyde bu sefer.

“Oh sonunda! Deliriyorum sanmıştım.”

Adamın köyüne gelmişlerdi. Annesine seslendi. Cevap veren olmadı. Pek ıssız görünüyordu.

Avluya girdiler yavaşça ve seslenmeye devam ederek. Hala ses yoktu. Kapıyı çaldılar.

“Girin” narin bir ses.

Girdiler ve ilerlediler. Genç ve güzel bir kadın kucağında 3-4 yaşlarında bir oğlan çocuğunu uyutmaya çalışıyordu.

Kadın hemen tanıdı gözlerinden. Bu adamın annesiydi! Ama çok tuhaf. Karşısında gördüğü 30’lu yaşlarında bir kadındı.

“Buyurun, hoşgeldiniz. Yolcu musunuz?

Size ne ikram edeyim?” Dedi kadın misafirlere.

Şaşkın şaşkın bakıyordu kadın karşısındaki genç annesine. Sonra etrafına bakındı. Ev hiç hatırladığı gibi değildi. Çok daha yeniydi. Eşyalar, duvar boyası, Fotoğraflar…

Anne misafirlere sabah sağdığı ve kaynattığı sütten ikram etti sıcak sıcak. Hem içtiler hem de sohbet ettiler. Aykız ve babası durumu idare etmeye çalıştılar. Çünkü ne olduğunu anlamış gibiydiler.

“Radyo söyledi, fırtına artacakmış bu gece. Kalacak yeriniz var mı?” Diye sordu anne.

“Radyo mu? Kaç yılındayız, radyo mu kaldı?!” Dedi kadın.

“1972.” Dedi büyücü.

Kadın çığlığı bastı. “1972 mi?!”

Çocuk uyandı.

“Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?! Ben 1977 doğumluyum. Ne demek 1972?!”

Kafasını çevirip çocukla göz göze geldi. Bu gözleri nerde görse tanırdı. Kocasının ta kendisiydi. 3 yaşında?!

Kadının nabzı hızlandı. Kalbi kafesinden kaçmaya çalışan bir kuş gibi çırpınıyordu göğsünün içinde. Yine bir karartı. Bayılmıştı.

Gözlerini açtığında kulübedeydi.

Yine o tanıdık açlık. Doğruldu. Her şeyi sil baştan yaşıyordu sanki. Sofaya çıktı. Sağa baktı. Şömineyi gördü. Bu sefer yanmıyordu. Kapı ardına kadar açıktı. Kuş sesleri, içeri dolan güneş ışığı ve mis gibi bahar çiçekleri kokusu. Galiba sonunda o korkunç kabustan uyanmıştı. Ama nerdeydi?!

Kafasını sol yanına çevirdi. Aynı kulübe, aynı sedirler.

Aynı kedi. “Ah,hayır. Lütfen?!” Diye mırıldandı kendi kendine. Kedi bir anda sıçradı. Aykız karşısındaydı. Herşey tekrarlandı.

Sil baştan.

Önceki yaşananlar hakkında tek bir bahis yoktu ortada. Sanki ilk defa karşılaşıyormuş gibiydiler. Kadın anlam veremedi. Bu sefer çok da üzerinde durmaya niyetli değildi. Bir an önce toparlanıp çıkmaya karar verdi. Bu sefer ardından gelmelerine izin vermeyecekti. Israr ettiler. Ormanın köy çıkışına kadar gelmelerine izin verdi. Kar olmamasına rağmen yine epeyce yürüdüler. Önce onu buldukları yere geldiler.

Güzel, ağaçlar epeyce besiliydi. Bu iyiye işaretti. Aykız ve babasıyla orda vedalaştılar. Yolun kalan kısmında artık tek başınaydı. Her daim geçtiği yollardan geçti ve evinin olduğu yere yaklaştı. Uzaktan bir çatı görünüyordu. İçi içine sığmadı. Evet nihayet evine, adama kavuşacaktı. Yürüdü, yürüdü…

Fakat gördüğü şey pek hoşuna gitmedi. Uzaktan evi sandığı o çatı, adamla evlendikten sonra büyütüp değiştirdikleri o eski dağ eviydi. Bu da neydi şimdi böyle?!

Gözleri doldu, sinirinden ağlamak üzereydi ki bir çatırtı duydu. Hemen ağacın arkasına saklandı.

Uzaktan hızlı hızlı birileri geliyordu.

Genç bir delikanlı. Yüzünü seçemedi. Arkasında da bir kız. Tanımıyordu onları. Oğlan sinirli görünüyordu. Kızın yalvarır gibi bir hali vardı. İyice yaklaştılar, yaklaştılar…

bir ağacın arkasında kaldılar. Oğlan durmuş, yüzünü kıza dönmüş bir şeyler haykırıyordu. Kulak kabarttı;

“Bunu yapmayacaktın. Benim için bittin. Seni sevdiğim güne lanet olsun!” Dedi ve kıza laf söyleme fırsatı vermeden arkasını dönüp hızla yürümeye başladı. Kız da ağlayarak tam tersi istikamette koşmaya başladı.

Oğlan kadının arkasına saklandığı ağacı üç dört adım geçmişti ki durdu ve ağlamaya başladı. Ellerini dizlerinin üstüne koyup eğildi. Nefesi kesilmişti. Kadının da öyle, ama korkudan. Oğlan ayağa dikildi, bir hışımla arkasını döndü ve kadınla gözümde gelince ikisi de irkildi.

“Çok özür dilerim boş bulundum. Burda birilerinin olabileceğini tahmin etmemiştim. Korkutmadım umarım.?!” Dedi

Kadın gördüklerinden ötürü buz kesmişti. Bu gözler… Nerde olsa tanırdı o iri masmavi gözleri. Kocasıydı. 20’li yaşlarda bir delikanlı. Aklı yine ona oyun oynuyor olmalıydı. Kendini toparladı. İçini dolduran farklı duygulara kapılmıştı.

“Yo, hayır. Esas ben özür dilerim. İstemeden kulak misafiri oldum. Şey, ben burdan geç-“

“Başka biriyle evleniyor.” Dedi oğlan. “Söz vermişti, tutmadı. Babasına karşı gelememiş güya.”

“Eee, tamam. Şey, biraz konuşmak ister misin?!” Diye tuhaf bakışlarla sordu kadın. Bu cidden tuhaftı. Kocasının kalp yarasını mı dinleyecekti yani?!

“Burası gölgede kaldığı için serin olur, üşürsünüz. Beni takip edin isterseniz.”

Dedi oğlan.

Kadını alıp vadiye bakan bir yamaca götürdü. Kadının en sevdiği yerdi orası. Birbirlerini ilk gördükleri yer. Birbirlerine söz verdikleri yer. Onların özel yeri.

Vadinin üstünde tüm heybetiyle duran güneş yamaca vuruyor, bahar serinliğinde de olsa orayı ısıtıyordu. Kadın her zaman yaptığı gibi bağdaş kurup tek hamlede oturdu yere. Oğlan da biraz ötesindeki yalnız Ardıç’a dayadı sırtını. Anlatmaya başladı. Kadın dinledi. Dinledikçe bir tebessüm yayıldı yüzüne. Mavi iri gözlerine bakmaktan kendini alamadı. Kocasını tanıdığında 30’lu yaşlardaydı ve bu hali çok ilginç geldi. Baktıkça baktı. Doyamadı. O an hiç bitmesin istedi.

“Ah,gençlik!” Diye geçirdi içinden. Bulunduğu durum O kadar tuhaftı ki. Saatlerce sohbet ettiler. Fakat kadının aklı hep başka yerdeydi.

“Sahi siz? Gezgin misiniz? Sizi daha önce buralarda gördüğümü sanmıyorum.”

Oğlan düşünce selini bölmüştü bu soruyla. Kadın aklına gelen ilk hikayeyi uyduruverdi. İlk defa yalan söylüyordu ona. Bu bile dokunmuştu. Oğlan ona yukardaki tepeden köyü görebileceğini söyledi. Oraya doğru yollandılar. Yol boyunca sohbet ettiler. Kadın bu sefer sakin kalabildiğine şükrediyordu. 1986 yılında olduklarını öğrendi oğlandan. Zamanda bir tür sıçrama mı yaşamıştı. Tüm olanları zihninden geçirirken tepeye varmışlardı.

“İşte şurdan biraz eğilirsen, köyü ve aradığın evi rahatlıkla bulabilirsin.” Dedi oğlan.

“Teşekkür ederim. Sohbetin için de.” Dedi kadın.

Önlerinde kocaman bir vadi ve uçurum vardı. Deniz her zamanki parlaklığı ile karşılarında duruyordu. Yani kadının hatırladığı her zamanki parlaklığıyla.

Yanlarındaki zeytin ağacının dalına tutundu. Öne doğru hafifçe eğildi. Bir adım atayım derken ayağı boşa düştü. Dal kırıldı. Kadın uçurumun üzerinde boşlukta sallanıyordu. Oğlan seri bir hareketle kolundan yakalamıştı.

“Ne olur beni bırakma! Burası çok yüksek!” Diye yalvarmaya başladı kadın.

“Aşağı bakma, sakın aşağı bakma. Seni Yukarı çekeceğim.” Demesine kalmadan aşağı baktı kadın. Başı döndü. Nabzı hızlandı. Kalbi kanat çırpıyordu yine inatla. Kulağında o tanıdık uğultu başladı. Gözleri karardı.

…..

Uğultular; İnsan sesleri, demlik ıslığı, kedi miyavlaması, ateşin çıtırtısı.

“Gözlerini açıyor!”

Derinden gelen ahşap kokusu.

“Bilinci yerine gelmeye başladı sanırım.”

Öteye beriye koşuşturan birkaç ayak sesi.

“Su! Su getirin.”

Adama baktı. O iri mavi gözler. Nerde olsa tanırdı.

“Canım… Çok korkuttun.”

“Aykız”

“Aykız burda. Kızım, gel pisi pisi!”

“Büyücü, orman?”

“Büyücü mü? Tatlım, iyi misin? Başını çok sert vurmamıştın ama ayılman çok uzun sürdü. Ameliyatın biraz ağır geçti. Doktor bunun olabileceğini söylemişti.”

Artık tamamen ayılmıştı.

“Nasıl hissediyorsun?!”

“İ-iyiyim. Nerdeyim ben?”

“Evimizdeyiz.”

Olan biteni baştan aşağıya konuştular. Kadın bayılınca adam başına koşmuş. Tek hamlede kucaklayıp hemen eve geri dönmüşlerdi. Kamyonete atladıkları gibi şehre, hastaneye. Kalp rahatsızlığı iyice zor bir duruma sebep olmuştu. Acil ameliyat olması gerekiyordu. Neredeyse bir haftadır da uyutuluyordu. Kendine gelmesi bu yüzden uzun sürmüştü.

Aradan günler geçti. Zor da olsa adamın sevgi ve desteğiyle kadın kısa sürede toparlandı.

Kulübenin verandasında oturup çayını içiyordu kadın. Önündeki trabzanın üstünde kedisi, karşısında tepesi karlı dağlar. adam kadının sırtına bir şal getirdi üşüyebileceğini düşünerek bahar da olsa arada soğuk esiyordu ve hastaydı. Düşünceli ve nazikti adam. Şalı örterken olduğu gibi sarıldı.

“Şükürler olsun, iyisin.” Dedi.

Kadını derin düşüncelerinden uyandırarak.

“O kız kimdi?!” Dedi kadın.

“Hangi kız?” Diye sordu adam.

“Şu hani söz verip de tutmayıp başkasıyla evlenen, seni ormanda ağlatan kızdan söz ediyorum canım işte. Anlasana!”

“S-sen nerden biliyorsun?! Annem! Annem mi anlattı?! Anneeeeee?!” Diye içeri yollandı adam.

Kadın dona kaldı, beklediği cevap bu değildi. Çünkü herşeyin rüya gördüğünden emindi. Trabzanda oturan kedisine baktı. “Aykız?!” Dedi Şaşkınlıkla.

Kedi Uykusundan gözlerini araladı , kafasını şöyle bir kaldırdı, kadına doğru baktı ve göz kırptı. Sonra hiç bir şey olmamış gibi miskin miskin uyuklamaya devam etti. Kadın da kısa ve keskin bir kahkaha atıp çayını yudumlamaya..

Uzak Mesafe – Yakın Mesafe

Aradaki mesafeler nasıl kısalır?

Yada bunu boşverelim başka bir açıdan, yine mesafelere değinelim.
Bir zaman, bir uzman demişti ki:
“İnsanlar yan yanayken birbirlerine bağrırlar. Çünkü bedenler yakın olsa da, kalpler uzaklaşmıştır. Uzak olan kalpler, seslerini duyurmak için birbirlerine bağrırlar”.
Bu bir farkındalık aslında. Bunu duyduğumda çok insanı bu açıdan gözlemledim. Hatta kendimi bile. Bağırdığım anda baktım kendime ve bağırdığım kişiye. Meselenin özüne indim, kalplerimizde ne var diye. Sorunu özünde çözdüm. Ya severek, ya uzaklaşarak…
Çevrenizi ve kendinizi gözleyin siz de. Gün batımları bile bazen daha yakın olur. Bağırmam “Seni Seviyorum!” diye. Gerek yok. İçimden diyorum kalbime yakın gün batımına, “Seni seviyorum!” diye. İnsanlar bazen coşkuyla bağırır sevgisini ama genelde ‘Seni seviyorum’lar, fazla ses istemez. Gönül titreşimi yeter…
Titretelim gönülleri…

Balon Yerine Onu Asmak İsterdim…

Adam, ikindi sonrası işlerini tamamlamış toparlanıyordu ki, evladını asmaya bağladığı balona dalgın bir şekilde bakarken gördü.

Balon ara ara rüzgarla sallanıyor, güneş çocuğun yüzüne vuruyordu. Her vuruşunda gözlerini hafifçe kısmaktan başka tepki vermeden oturmaya devam ediyordu. Adam bir süreyi daha son işlerini tamamlamakla geçirdi. Bir oraya bir buraya giderken gözü hep evladındaydı. Birşey olduğuna emindi. Çünkü babasını çalışırken izlemeyi çok severdi evladı. Ancak gözü balonda ve tek tepkisi arada sıyrılan güneş ışığına göz kısmasıydı…
Evin kapısındaki suda elini yüzünü yıkayıp üzerinde önü açık gömleğin temiz iç kısmıyla da kuruladı. Bir kütüğü alıp evladının yanına koydu ve oturdu. Elini tam omuzuna koydu ki, irkildi evlat.
“Neyin var evladım?” diye sordu.
Evlat, tedirgin ama bitkin bakışıyla babasına baktı, zor açtığı ağzıyla, “Baba!” yutkundu ve devam etti, “Sen de bana, o çocuğa babasının yaptığı gibi..” demesine kalmadan Adam durumu anladı ve “Şişş” diyerek sımsıkı sarıldı gözleri doldu, böyle tedirginlik yaşayan içini nasıl rahatlatacağını düşünerek…
Sımsıkı sardığı koynunda hüngür hüngür boşaldı göz yaşı evladının. Sesli sesli ağlıyordu. Bir süre sonra dindi. Kısık kısık iç çekişlere dönünce Adam da onun anlayacağı şekilde anlatmaya başladı.
“Biz annenle evlendiğimizde annen hastaydı. Bizi tedirgin eden hastalığı vardı. Biz aynı evi paylaşan, gönlü bir iki insandık. Birbirimize sevdamız, birbirimize Yaradan’ı hatırlatmamızdandı. Diğer tüm unsurlar teferruattı. İnanan ve iman eden insan için. Yıllar geçti. Ben ağzıma dahi almadım evlat düşüncesini. Zamanı gelecekti. Annen bunu dillendirecekti. Ona olan saygım, ömrümün sonuna kadar sürerdi. Çünkü menfi bir sevgi değildi aramızdaki. Yani menfaatimiz sadece birbirimizin hatrındaki hakikatti. Varlığı bile yeterdi. Sonra annen iyiye gitti. Ummadık şekilde iyi oldu. İyileşti. Kendine güveni de geldi ve bir gün bana seni istediğini söyledi. Yani evladımız olmasını. Benim ona olan saygımı zaten biliyordu. Bu onu içten içe sıkardı. Çünkü kim istemez sevdiği Adam’a evlat vermek değil mi evladım. İşte sonra sen oldun. Annen daha da iyi oldu. Sen kimsin biliyorsun değil mi?”
Evlat, kızarmış gözleriyle ve sakin soluğuyla Adam’ın gözlerine baktı.
“Sen benim bir uzvum gibisin. Belki de bir organım. Mesela kalbim gibisin. Ben kalbime bıçak saplarsam ne olurum? Ölürüm değil mi? Ölmek niye isteyeyim? Herşeyin zamanına inandığımızı hep konuşmuştuk değil mi? Senin istediklerini almanın yada yapmanın da olduğu gibi. Herşeyin bir zamanı vardır evladım. Eğer bu zamandan önce birşeyi yaşamak istersem yani o bıçağı ben kalbime saplarsam aklım yerinde olur mu sence? Olmaz öyle değil mi? İşte tam da böyle evladım. Benim aklım yerinde. Kalbimi çok seviyorum. Çünkü o bana emanet. Sen de bana emanetsin. Annen de emanetti, onu sağsalim emine teslim ettik. Bizbizeyiz. Bizim de zamanımız gelecek. Biz de gideceğiz. Herşeyi zamanında ve yerinde güzel evladım. Kalbini seven insan olan baban seni de çok seviyor. Sana bu şüpheye sebep olanları, o balon yerine asmak isterdim evladım. Ancak ben daha büyüğünü yapacağım. Emanetime hıyanetten korunmak için elimden geleni yapacağım ve bunu sana da öğreteceğim. Senin varlığın da hıyanetlere örnek olacak ve bu yolda da sana tek güven verecek Allah olacak…”
Babasına sımsıkı sarıldı. İçindeki ateş dindi. Adam bu hisleri yaşayan evladına içi parçalansa da, aralarındaki güveni tazelemenim huzuruyla evladına sarıldı. Hafif kararan havayla artık içeri girmenin vakti geldiğini anladı. Tüm günün gerginliği boşalınca rahatlayan evladı da koynunda uyuyuvermişti. Onu kucaklayıp eve girdi. Kuzinenin yanındaki sedire yatırıp, üzerine annesinin battaniyesini serdi. Kuzineye odun almak için evin dışına çıktığında gökte netlikle parıldayan yıldızlara bakakaldı bir an ve mırıldandı, “Seni özledim” diyerek. Duygularını dillendirdiğinde rahatlayan her iç gibi, içi rahatlamış, odunlarını alıp döndü evine…

Menekşe Olsam, Yenmek İsterdim…

Evlat, Adam’a döndü ve ağzında yayılan menekşe tadı tazeyken bir soru sordu:
“Baba! Çok güzelmiş tadı. Çok şükür yaratana. Böyle güzelliği tattırmaya vesile olana da. Peki sen Menekşe olsan, yenmek ister miydin?”
Tebessümle karşıladı soruyu Adam, kuzinenin üzerinde bakır tavada pekmeze kattığı menekşelerden yaptığı pestili, komar ağacından oyduğu kaşıkla karıştırırken. Ağzında da bir avuç menekşe çiçeğini çiğneyerek sonuna gelmişti artık. Yuttuktan sonra, “Mmm…” diye inledi ve evladına dönerek devam etti:
“Sen bunu tattığında yüzündeki ifadeyi gördüm. Minicik çiçekten aldığın devasa bir ifade. Sonunda ise dilinde şükür vardı Evlat. Senin dilinde o şükür olacaksa ben hergün menekşe olayım. Sen de beni hergün o güzel ifadenle ve dilinde şükrünle ye beni. Hayattaki anlamın, kendini kendine saklamanla artmaz. Anlamın ancak, Yaradan’a hizmetle artar. O menekşe seni Yaradan’ına yakınlaştıran ve Yaradan’ını andıran bir vesile olduğundan emin ol memnundur. Ben de memnun olurdum.
İşte sana ders!
Yaşamını kendine saklama. Donanımlarını faydalanacak insanlarla paylaş. Paylaş ki, iyi olan çoğalsın. Doğru olan artsın. Emi evladım!”
diyerek gözleri parıldayan evladının başını okşadı ve kaşığı ona verdi. Evlat da ilk menekşe pestilini yapmaya başladı. Deneyimleri arttıkça fikirleri de çoğalıyordu. Adam bunları gördükçe hem kendine ders çıkarıyor hem de evladının birey olarak güçlenişine gönül rahatlığı duyuyordu…
Evlat karıştırırken seslendi Adam yine:
“Biliyor musun? Annenin bana olan etkisi de böyle”
“Nasıl yani baba? Kokusu ve tadı mı?”
Adam gülerek safça soran evladına,
“Hayır evlat! Onun hayatımdaki varlığı bir yana, bir kenarda oturup dursa ben izlesem onu, gönlümde ferah bir şükür, yüzümde huzurlu ve dingin tebessüm. Onun soluk alışında da bana şükür var. Ara ara “Allah! Sen büyüksün!” deyişleri yok mu…
Onu bana hatırlattığı için seviyorum”
“Neyi Baba?”
“Bizleri Yaradan’ı…”
Anlayan simasıyla ve babasının annesine olan sevdasının güveniyle karıştırmaya devam etti çocuk.
“Peki sen annenle nasıl tanıştığımı biliyor musun?”
Gözleri parıldadı yeni hikaye geliyor diye, “Hayır!” dedi.
Gülerek, “Onu da başka zamana. Hadi sen karıştırmaya devam” diyerek göz kırptı evladının sırtını sıvazlayarak…

Yuva dediğin…

 

Evet, sağdaki kapı, benim yuvamın…
İçinde eşim olmasa yuva demezdim. ‘Harabe’ derdim belki de. Ama çok şükür ki, ‘Yuvam’.

Akşam ezanından sonra gelirim eve. Tam eve girerken yan komşu çıkar. Her akşam aynı saatlerde karlılaşır selamlaşırız. O bekçidir. Gece bekçisi. Kıymetlidir. Komşu ne de olsa…

Evin kapısını eşim açar. Açtığı gibi yorgun ama sevimli tebessümünü takınan ifadesiyle karşılar beni. Ardından da üzerime hurraaa gelen yemek kokuları. Bir erkeğin en sevdiği karşılanmadır. Eşim eksikliğini yaşatmaz çok şükür. Kabanımı alır hemen. Ben de alnından mis kokulu bir öpücük alırım. O da huzur alır bundan…

O sağ üst pencere yatak odamızın. Derme çatma da olsa içi öyle değildir. Sever eşim dantelleri. Kendi işler her yeri süsler. Dedim ya, “Burayı yuva yapan odur” diye…

Allah başımdan da, yanımdan da eksik etmesin…

     Not: “Düşünceme kıymet veren bir takipçimin, “Bu fotoğrafa bakınca ne hissediyorsunuz?” sorusuna cevaptır bu betimleme yazısı. Anlık hisler barındırır.”

Teşekkürler 

İnstagram/bisehab_

Kıskanç mısın?


 ‘Evet’ veya ‘Hayır’ cevabını beklemeyerek sordu Adam’a, detayını bilmek isteyerek:

“Kıskanç mısın?”

Tebessüm etti anlık refleksle, dudağının sağıyla belli ederek tebessümünü.

‘Neresinden başlayayım anlatmaya’ ifadesini takındı ve dillendi:

“Neden kıskanmak zorunda kalayım ki? Neden bu güdüye itileyim? Herşey olması gerekenken,  kıskanmak gerekir mi?

Bak bunu bir sürü duruma yayabiliriz. Ben iki hususta anlatayım. Diğerleri de onlara yakındır.

Birinin imkanını kıskanmak. Daha önce bu hisse kapıldığımı hatırlamıyorum. Belki çok küçükken yada farkında olmadığım zamanlarda. Ancak yakın zamanda aksine iyi olan birşeyi desteklemekten ve daha da artması için çaba göstermekten başka birşey yapmadım. Birinin imkanını kıskanmak bana bir geri dönüşte bulunmuyor. Çünkü ben yine kendi hayatımı yaşıyorum. Onun imkanlarına ulaşmak için uğraşsam, onun aldığı keyfi alabilecek miyim garantisi yok. Ancak çok garantili bir yol var: “Elindekine kanaat et ve iyi değerlendir”.

Bunu ve pek çok şeyi, kişisel gelişimin tanımına benzetirim. Tanımda, “Kişinin kendi potansiyelinin en üst seviyesine çıkmasıdır yada çabasıdır” diyor. Yani başkasıyla kıyaslamıyor seni. Elinde ne varsa kullan diyor. Çünkü sen sensin. O da, o. Anlayacağın bir başkasının imkanını kıskanmak yada imrenmek bana geri dönüş sağlamıyor aksine elimdekini farketmeme engel oluyor. Farkındalığım sürdüğü sürece bu işten uzağım diyebilirim.

Gel gelelim merak ettiğin konuya…”

dediğinde soruyu yöneltende onaylayıcı bir ilgi ve tebessüm belirdi. Adam da tam üstüne basmanın verdiği eminlikle devam etti.

“Bir kadını kıskanacak duruma düşmek istemem. Kıskanmak yoğun bir duygu haline bürüyor insanı. Yoğun duygular da,  eğer nefsi ise yanlışa doğru götürebiliyor. Daha önce yaşadım. Kalbimin atışı da değişiyor,  midemdeki kramplar da baş gösteriyor. Vücut fonksiyonlarıma devamlı bu hali yaşatacak insanları uzak tutmayı tercih ediyorum ben de. Düşünsene her an seni kıskanarak yaşatacak bir insanlasın. Gösterişi ve ilgiyi seven, nispet davranışlarda bulunan,  belirsizlikde bırakarak ilgiyi üzerine çekmeye çalışan insanla yani hep kurgusal yaşayan ve doymaya çalışan bir insanla,  içinden geleni yaşamaya ve dosdoğru olmaya çalışan insan çakışır öyle değil mi?

Herşeyin bir oluru vardır. Düsturu vardır. Aksi davranışta bulunan insanla yaşamak neden isteyeyim?

Çok sevdiğimden mi?

Yok ya!

Seviyorum diye zehir mi içeyim bile bile?

Yanlış olabilirim. Ancak doğru hissettiğim ve yaşadığım bu. Bana yoktan yere sıkıntı yaşatacak insanı istemem hayatımda. Aynı şekilde ben de o sıkıntıyı yaşatmak istemem. Herşey karşılıklı öyle değil mi?”

diyerek göz kırptı.

“Hadi kalk, gün batıyor, seyre geçelim!” diyerek fırladı yerinden ve seyir yerine doğru büyük adımlarla devam etti…