Ateşli Bir Hikaye!

“Hadi kalk! Yatalım artık ne yapıyorsun orada?” diye seslendi Kadın, mutfak kapısının eşiğinden.

Kafasını solundan yarım döndürerek arkasına baktı ve
“Gelsene yanıma, gel ayaklarını ısıt sen de, biraz sohbet edelim. Bugün hiç durmadın yerinde. Yoruyorsun kendini.”
Bir sandalye alıp geçti yanına. O da ayaklarını uzattı Adam’ınkinin yanına, “Yorulmuyorum. Evin işleri birşey değil. Hem duramam ben öyle. Biliyorsun”
Sol kanadının altına aldı Kadın’ı, bastırdı kendine doğru, “Bilmem mi hiç” diye gülümsedi.
“Senin neyin var?” dedi Kadın, merakını gidermek için.
Hafif tebessümle, “Huzurluyum!” diye başladı sözlerine:
“Düşünüyorum da, biz bu ateşin sıcaklığını ve etrafında toplanmanın huzurunu, birlik ve beraberliğini neden bıraktık?”
Sorduğu soruya cevap bırakmadan kendi cevap verdi soru cümleleriyle:
“Daha fazla para için mi?
Daha rahat olmak için mi?
Yada genelleyeyim. Hep dahası için mi?
Oysa bilmezler miydi bu dünyada istemenin sonu yok diye. Ancak kanaat vardır seni durduran ve yettiren. Bunu sağlayamayınca kaloriferin, klimanın sıcaklığı da batar. Rahat ettirmez. En korunaklı evde de kalsan yetmez. Yetiyor mu? Yetmiyor. Dün sosyal ağların birinde sordum. Rahat ortamlarında huzursuzdu çoğu. İmkan arttıkça huzursuzluk artar mı acaba? Ben yaşayan biri olarak diyebilirim. İmkan artması huzursuz etmez. O imkana şükretmezsen, kanaat etmezsen huzurun hiç gelmez. Hep uzaktan el sallar gider. Şu an huzurluyum. Isınırken emek verdiğim odunlarla ısınıyorum. Defalarca yakarak uzmanlaştığım ateşi ben başlattım. Bu toprakları bana emaneten bırakan atalarıma şükrüm bile bu ateşin içinde. Senin sıcaklığını hissetmeme bile vesile ateş. Ateş birliktir, beraberliktir bana göre ve yaşayak herkese. Neden bıraktık bunu? Ben seninle yaşadığım zor ama huzurlu, gelip geçici şu anları neden terk edeyim? Bir söyle bana…”
Kadın, dillenen her sözün hisleriyle örtüşmesine memnun dinledi. Karşılık beklemeden sorduğu soruya ise bir cevabı vardı:
“Kanaat dedin ya. Kanaat doymaktır. Doymayan insan saldırır. Doyan insan sakindir. Saldıran insan huzursuzdur. Sakin insan ise huzurlu. Bu kanaat dolu günlerimiz, gücümüz yettikçe daim olsun olur mu?..”

Adam cevap mahiyetinde sımsıkı sarıldı Kadın’a. Kadın da göğsüne dayanı başını Adam’ın.

Bir süre öyle durdular. Solukları da, soluk sesleri de birbirine karıştı. Ayakları da bedenleri de sımsıcaktı. Yatmadan, Adam şöminenin yanında demlemeye bıraktığı süt ve hatmi çiçeğinin kapağını açtı. Bardaklara doldurdu. İçlerine biraz şeker koydu. Balı pek yakıştırmazdı. Kadın sütü görünce biraz dudak büzdü. Sevmezdi pek çünkü. İçemezdi, öğürürdü. Adam bile bile hazırlamıştı. Kadın’ın bardağını eline aldı ve Kadın’ın dudaklarına doğru götürdü.

“Aç bakayım ağzını! Hanimiş minik ağzın, hadi hüüp”

Kadın, Adam’ın ısrarcı tavrını bildiğinden dudağını uzatmış ama Adam bardağı geri çekmiş.

“Bunu severek ve isteyerek yaptım. Bu süt değil tamam mı. Bu Sevgili Hatmi. İçinde emeğim, sevgim ve sana olan ilgim var. Hadi emeğimi, sevgimi ve ilgimi yudumla!..”

Kadın, Adam’ın ne yaptığını biliyordu. Kafasında oluşturduğu süt yargısını kırmak için algısını başka yöne yönlendiriyordu. Bunu sıradan biri yapamazdı. Ancak sevince oluyor. Bu düşünceyle dudaklarını bardağa dayadı ve gözlerine bakarak içti Adam’ın. Öğürmediğini görünce Adam’ın göz parıltısına odun ateşinin yansıması da eklendi. Tatlı bir an…

Süt kokan dudaklar, sonrasında sıcak bir uyku için yataklarına yollandılar. Tabi Adam’ın şöminede yanan ateşi uyutmak için üzerine devirdiği büyük kütükten sonra…

Reklamlar

Yuva dediğin…

 

Evet, sağdaki kapı, benim yuvamın…
İçinde eşim olmasa yuva demezdim. ‘Harabe’ derdim belki de. Ama çok şükür ki, ‘Yuvam’.

Akşam ezanından sonra gelirim eve. Tam eve girerken yan komşu çıkar. Her akşam aynı saatlerde karlılaşır selamlaşırız. O bekçidir. Gece bekçisi. Kıymetlidir. Komşu ne de olsa…

Evin kapısını eşim açar. Açtığı gibi yorgun ama sevimli tebessümünü takınan ifadesiyle karşılar beni. Ardından da üzerime hurraaa gelen yemek kokuları. Bir erkeğin en sevdiği karşılanmadır. Eşim eksikliğini yaşatmaz çok şükür. Kabanımı alır hemen. Ben de alnından mis kokulu bir öpücük alırım. O da huzur alır bundan…

O sağ üst pencere yatak odamızın. Derme çatma da olsa içi öyle değildir. Sever eşim dantelleri. Kendi işler her yeri süsler. Dedim ya, “Burayı yuva yapan odur” diye…

Allah başımdan da, yanımdan da eksik etmesin…

     Not: “Düşünceme kıymet veren bir takipçimin, “Bu fotoğrafa bakınca ne hissediyorsunuz?” sorusuna cevaptır bu betimleme yazısı. Anlık hisler barındırır.”

Teşekkürler 

İnstagram/bisehab_

AVCI: “Hayatının Yarısı”

Puslu havanın hakim olduğu yüksek rakımlı bir bölgede yaşayan avcı kabilesinde yaşananlardan…

Adam ve Büyük Anne, kabilenin geri kalanında yaşanan sorunlardan dolayı çadırlarını, biraz daha yüksekte ve kabileden uzakta bir yere kurmuş, yaşamlarını sürüyorlardı. Yaşanan zorlu süreçlerin ardından ailelerinden sadece ikisi kalmıştı. Elbette kalmalarının bir anlamı vardı…

Kadın ise, bu bölgeyi araştıran ve yaşamlarını algılamaya çalışan araştırmacı. Artık araştırmayı bir kenara bırakmış ve etkilendiği bu hayatın içinde olma kararını vermişti…

Büyük Anne ve Kadın, vakit akşama dönerken, ormanın girişini gören açık bir bölgede beklemeye başladılar. Büyük Anne, ormanın üzerinden sıra sıra kalkan kuşları izleyerek merakını dindiriyor, Kadın ise heyecanla Adam’ın görünür olmasını bekliyordu…

Büyük Anne

“Yaklaştı!” dedi, havalanan kuşların mesafelerine ve havalanma sürelerine dikkat kesilerek.

“Ağır bir yükü var muhakkak, yavaş geliyor” diye ekledi.

Kadın, Büyük Anne’nin gözlemlerini daha önceki araştırmalarında izlemiş ve kayıt altına almıştı ancak heyecanı, bu dikkatini kör etmişti.

ve Adam göründü…

Sırtından ensesine yerleştirip, ön ve arka ayaklarından sağ ve sol elleriyle mengene gibi sıkıca tutmuş, üzerinde net olmayan kan ve çamur izleriyle, ağır ağır, zorlansa da artık uyuşmuş bir bedenle geliyordu. Onun bu halini gören Büyük Anne, torunun kudretli haline hem sevindi hem de yüreklendi.. ve Kadın’a dönerek;

“Her gittiğinde, bu dönüşü sabırla bekleyebilecek misin?” diye sordu. Karşılığında ise

“Böyle güzel geliş beklenmez mi…” çıktı Kadın’ın ağzından ancak bir büyüğünün yanında olduğunu hatırlayarak utanarak başını önüne eğdi. Büyük Anne ise bu şaşkın hallerini pek severdi Kadın’ın. Farklı kültürden olsa da, geçen süreçlerde içten sevmişti…

Adam yaklaştı…

Büyük Annesine selam verdi. Kadın’la ise sadece bir kere göz göze gelip, yanlarından ağır ağır ve bitkin geçerek yanan büyük ateşin yanına geçti. Hayvanı indirdi ve hiç durmadan belindeki bıçakla derisini yüzmeye başladı. Kendini biliyordu. Kenara oturup kalsa, yerinden kalkamazdı…

Büyük Anne de yardıma geldi. Birlikte hızla hallettiler, hayvanın her parçasına minnettar olarak ve ziyan etmeden. Büyük Anne bir parçayı da akşam yemeği için ateşin üzerine istifledi, ağır ağır pişirdi. Bu geçen süreçte Adam, Kadın’la ilgili hiçbirşey bahsetmedi, Büyük Anne de öyle. Av zamanı böyle olurdu. Sessizce işlerini halleder, içlerinden ve gözlerinden ise şükrü eksik etmezlerdi…

Büyük Anne ve Kadın, yemek hazırlığı yaparken, Adam da, çok yakın sayılmayan mesafedeki şelaleye gitti, yıkanmaya. Mevsim SonBahar’dı. Akan suyun soğukluğu artsa da, Adam’ın derisi bu coğrafyanın bir parçası gibiydi. Değen sudan zevk alıyordu, durmadan akan ve darbelerle vuran suyun altında. Ağır ağır yıkandı, yorgunluğunu suya bırakır gibi…

Üzerini giyip, ateşin yanına geçti. Yerdeki ayı postuna oturdu, uzun ve ıslak saçlarını kurutmaya. Ağır ağır parmak aralarında geçire geçire saçlarını taradı. Kadın da yemek hazırlığını yaparken bir yandan da Adam’ın hareketlerini izliyordu, işinin alışkanlığı olsa gerek ama Adam’ı izlerken gözleri de gönlü de mest oluyordu.

Adam hiç bakma gereksinimi yada güdüsü duymuyordu. Ancak saçlarını kuruturken baktığı ateşte, Kadın’la göz göze gelişlerindeki gözleri görüyordu ve düşünüyordu.

Yemek hazırlanınca Adam, yemeğini alıp ateşin bir köşesine kadınlardan uzakta yemeye koyuldu. Onları yalnız bıraktı. Kadın kendini rahatsız hissetmesin diye.

Ateşe sırtını vermiş, karşıdaki dağın ve ormanın üzerindeki yıldızları ve aralarda geçen bulutları izleyerek yedi yemeğini. Yemeğine duyduğu minnet ve yerken seyrini sevdiği bu ortama duyduğu minnet aynıydı…

Avını beklerken ormandan topladığı ve cebine doldurduğu kuşburnuları hafif patlatarak sıcak suyun içine koyup ateşin üstünde demlemeye bıraktı. Demlenince de el oyması kayın bardaklarına doldurup ikram etti kadınlara. Kendi yine yerine geçti, çayını içtikten sonra da uyuya kaldı orada…

Bir ara gözünü açtığında, Kadın’ın gözleriyle temas etti gözleri. Uzun sürdü; Kadın’ın dikilmiş iki geyik postunu üzerine örtene kadar geçen bir süre.

Yine de fazla dayanamadı, kapadı gözlerini ve öylece uykusuna devam etti…

Gün ağarmadan uyandı Adam. Etrafı kolaçan etti ani hareketlerle. Ateş dinmeye başlamış, etraf ise sakindi. Rüyasının etkisi ise üzerinde. Net olan bir çift göz. Avdan geldiğinde Kadın’la göz göze geldiğindeki gözler gibi. Ateşi harladı. Harlarken düşündü ve karar verdi…

Sabah yemeği için birşeyler hazırladı; Kayın bardaklarına daha önce tek tek yakaladığı arılardan topladığı polenlerden ve kayın ağacı kabuğundan yaptığı kabın içindeki ağaç kovuğu balından koydu, ılık suyla harmanladı. Oğlak derisinin içinde sakladıkları küflü peynir ve biraz da et hazırlamıştı. Büyük Anne ve Kadın da geldi. Önce Adam’ın hazırladığı bal karışımını ağır ağır içtiler. Doğada aceleye yer yok. Herşey tadında ve kararında. İçerken arılara ve Adam’ın emeğine de minnet duyarak…

Yemeklerini yedikten sonra Adam ayaklandı. Donandı av giysi ve araçlarını. Hazırlanırken Kadın’da Adam’ı izliyordu; balta ve bıçağını yuvalarına koyarken, yayını ve okunu sırtına takarken, sapanını da beline sıkıştırırken, başının tepesinden inen ateşin başında kendi başına ördüğü tek örgüsünün sallanışıyla…

Orman yoluna girmeden vedalaştı Büyük Annesiyle. Duasını aldı. Ardından, geceden beri düşündüğü konunun sonuca varması için Kadın’a döndü ve dedi ki:

“Her dönüşümü, bu gözlerle bekleyebilecek misin?”

Net sordu ve net cevap beklediğini de oldukça belli etti bakışıyla.. biraz endişeli bakışlarıyla…

Kabilelerinde asırlardır süren geleneğe göre, bekar bir erkeğin evine bekar bir kadın gelemez. Büyükler vasıtasıyla eğer gelirse, hayatını birleştirmek istediği adamı bulduğunu işaret ederdi. Kadın da bu usulleri bildiğinden, usulüne göre davrandı ve Adam, o avdan ilk geldiğinde göz göze gelişleriyle mühürlendi. Ancak kabile dışından olması, Kadın adına onu biraz endişelendirdi ve bu yüzden de bu soruyu sordu…

Heybetle duran Adam’ın net sorusu karşısında biraz utangaç tavırla başını eğdi. Kalp çarpıntısı bu süreçte arttıkça arttı. Kalbinin bu heyecanından yüreklenerek, başını aşağı yukarı olumlu bir şekilde salladı. Adam, Kadın’ın bu haline hafif tebessüm etti ancak ciddiyetini bozmadı bu hayati karar karşısında devam etti:

“Senden tek birşey isteyeceğim!”

Kadın, ciddiyetle ve merakla Adam’ın gözlerine döndü. Bu diyalog Büyük Anne’nin yanında gerçekleştiğinde, o da onların bu hallerini izliyor ve olan bitene ettiği şahitlik hoşuna gidiyordu.

“Beni sakın ola ki, ‘Çok sevme!’”

Kadın anlam veremedi bu sözüne ama ardını bekleyerek tepki vermedi. Adam ise her sözünden sonra bekliyor ve Kadın’ın sözlerine olan tepkisinde sabrını ölçüyordu. Çünkü bu hayatın temel taşı ‘sabır’dı.

“Beni çok seversen, kırmamak için kendinden ödünler verirsin. İstemem. Kendin ol isterim çünkü.

Üzülmeyeyim diye gerçeği saklar yada yualan söylersin. İstemem. Ben sadece gerçeği severim.

İyiliğimi düşünürsün belki ama bunlar beni iyi etmez. Beni iyi edecek olan dosdoğru olman.

Bana gül, bana ağla, bana kız, bir yerine birşey olsa ilk bana koş ve düşünme, “O üzülür” diye. Eğer dediğime uyacaksan, senin o güzel gözlerinle ölüm dahil herşeyi kabullenirim. Sırtımdaki güvenli kabuğumu yıkma yeter ki…”

Adam son sözünü, ihtiyaç duyduğu güvenli ortama hasretliğinden, boğazında bir düğümle bitirdi.

Kadın, Adam’ın heybetli görünümüne eş, emin ve gerçek bir tavırla, yerdeki omuz postunu aldı ve Adam’ın omuzuna koydu. Sırtına da üç kere, sağ avuç içiyle güçlü güçlü vurdu…

Kabilenin kadınları, adamlarını ava yollarken sırtlarına üç kere güçlü şekilde vururmuş. Anlamı ise, “Gözün arakada kalmasın”

Büyük Anne, onların bu haline huzurlu bir tebessümle baktı. Üzerine düşen son vazifeyi yerine getirmiş gibi…

Adam da huzur ve güvenle koyuldu yoluna. Ancak içinde her zamankinden farklı bir coşkuyla.

Artık avlanırken düşünmesi gereken biri daha vardı; Hayatının Yarısı…

_

Eğer bu yazıyı ve içindeki hakikati hissettiyseniz, daha nicesine ulaşması için paylaşın. Selametle…

Sevdiğinin Emeği…

Hayatlarını birleştireli daha bir mevsim geçmemişti. Birlikteliklerinden önce konuşup karar birliği sağladıkları, “Evimiz, emeğimiz olsun!” düşüncelerini gerçekleştirmelerine az kalmıştı. O süre zarfında daha iyi imkanlarla yaşamak varken, ikisi de bu meşakkatli sürecin onlar için anlamlı ve unutulmaz olacağını düşünmüş, herkesin istediği kurulu düzen rahatlığı ve ferahlığı, birlikteliklerinin en başında tepmişlerdi, anlamı derin yaşam sürecine. Çünkü tüm ilklerini ve sonlarını kendi emeklerinden inşa edilmiş bir yuvaya sığdırmak istiyorlardı. İşte bu yüzden, o yuvaya kavuşana dek, asırları devirmiş eski bir dağ evinde yaşamlarını süreceklerdi…

Kadın’ın hastalığı daha iyiydi. Stresten uzakta sadece günlük yapması gereken işlerle uğraşıyordu. Bu da ona iyi geliyordu. Hedefi olan insanın yaşamak için sağlam bir dayanağı vardır öyle değil mi? En basitinden, bir kap yemeği pişimesi ve akabinde “Ellerine sağlık!” dileğinin dillendiği dudaklara bakmak, ona zaten şifa geliyordu. Sadece eli değil, tüm vücudu sağlıkla işliyordu…

Adam, bir an önce yuvalarının sıcaklığına kavuşma hayaliyle, çalışmasını yoğun günler geçirerek devam ettiriyordu. Daha çok kendi emeğiyle, zaman zaman Kadın’ın fikir ve dokunuşları ve olmazsa olur ama olmasının çok güçlü duygular yaşattığı dostlarının tatil süreçlerindeki yardımlarıyla devam ediyordu…

Evin temelini kurduklarında, hava yağış ve soğukla müsade etmedi çalışmaya. O süreç daha çok toprak işleri ve yapacakları evin kağıt üzeri ve tecrübe desteğiyle ilgili çalışıyorlardı…

Hava çalışmaya müsade edecek kıvama geldiğinde, ev için gereken işleri hızlandırdılar. Her günü daha yorgun, bol emekli, çok tatlı ve unutulmaz geçiyordu…

Bu süreçte dostları da misafir oluyordu. Biri gitti, diğeri geldi. Her birinin gelişi onlara büyük destek ve güvendi. Çünkü bir tanesi dahi yaptığının ardına bakmıyordu. Karşılıklı fedakarlık olan hangi ilişkide yaptığının ardına bakarsın ki?..

Dostları geldiğinde, gündüz de gece de çalışmaları sürdürüyorlardı. Hem hasret gideriyorlar, hem de günlük hedeflerine ulaştıklarında daha da şevkle çalışmaya devam ediyorlardı…


Zaman geçti…

Temelinden en üstteki baca oluğuna kadar, her yanına avuçlarıyla dokundukları ev bitmek üzereydi. Ancak Kısa süreli de olsa yağışlı günler geldi. Adam, pek aldırmadı bitimine az kala, içindeki coşkuyla ve devam etti çalışmaya. Kadın, “Acelemiz yok! Birkaç gün istirahat eder, devam ederiz. Hasta olma!” dese de, Adam bir an önce bitirmek istiyor. Kadın’ı da rahat ettirmek istiyordu…

Adam, ilk yağmur gününden sonra eve girdiğinde, yorgun ve üşümüş, kuzine yanan sımsıcak evde, sanki bir sürü onu seven insanların sarılıp sıcaklığını hissettirdiği gibi bir sıcaklık hissetti. Yorgunluğuna tat geldi. Kuzinenin yanına iş giysileriyle; ıslak, tozlu ve çamurlu; oturdu öyle. Başını, yaslandığı ahşap duvara yasladı, gözleri kapalı…

Kadın içeriden gelip onu orada öylece görünce seslendi:

“Üstün başın leş gibi, kalk yıkan da uzanırsın!

Sesiyle açtı gözlerini, “İçim geçmiş. Yıkanacak halim yok” dedi ve iç çekerek devam etti, sözler ağzından çıkarken yorgun tebessümle:

“Beni yıkar mısın?”

Böyle bir isteği daha önce olmamıştı Adam’ın ama benzer istekleri olmuştu. Bazen bebekleşiyordu. Mesela, sofraya oturduğu gibi, “Beni de yedirsene!” isteği. En çok da, Kadın hararetle dağdan gelen puğar suyuna dayadığı avucuyla içerken, elinin avucunun içine alıp şeklini bozdurmadan kendisi de içmeyi severdi. Yeteri kadar içince avucunu öperdi. Kadın da son suyu yüzüne dağıtır, başını severdi…

Yıkanma ricasını pek sorgulamadı Kadın, “Hadi gel, yıkayayım!” dedi. Kuzinenin üzerindeki kazanda kaynamış suyun altına girdi. Tabi dağdan gelen soğuk suyla destekleyerek…

Saçlarını uzun uzun yıkadı Kadın, başıyla oynanmasını çok sevdiğini bildiğinden ama Adam’da bir bitkinlik vardı. Kadın farketmişti. Havlusunu da sarıp, “Hadi koca bebek! Git üsütünü de ben giydirmeyeyim” diye ses ett, yıkanma boyunca süren sessizliği bozarak.

“Hiç de fena olmazdı anne!” diye şakalaştı halsiz sesiyle Adam’da…

O giyinmeye gitmişken Kadın da, kuzinenin üzerindeki demlikten birine ıhlamur, taze zencefil, portakal kabuğu ve tarçın koydu, demlemeye bıraktı. Adam’daki bu halsizliğin gidişatını sezmişti.

Kısa sürede odayı sardı koku.

“Mmmm… Mis gibi!” diyerek geldi Adam da odaya, yiyecek birşeyler hazırlayan Kadın’ın arkasından sarıldı, çenesini sol omuzuna yasladı:
-“Teşekkür ederim. Yordum seni de…”
-“Saçmalama şaşkın! Bebek yaptıysan bakacaksın hem, değil mi?” diye başını sola doğru başına yaslayarak Adam’ın, karşılık verdi…

Kuzinenin yanına uzanmış, baygın gözlerle tavandaki büyük çatma kalaslara bakarak geçmiş atalarının hayalini kurarken Adam, Kadın da birer bardak ıhlamurlu karışımdan getirdi. Birlikte içip, günlük işlerden konuşurken Kadın, Adam’ın hasta bakan gözlerini görünce, “Hadi git yat, ben de geliyorum birazdan” deyip Adam’ı yatağa gönderdi, kendi de etrafı toplayıp yanına girdi…

Sabah Ezanı…

Adam yatakta iki büklüm olmuştu. Kadın da ezan sesiyle uyandı, Adam’ın bu halini görünce alnından ve boynundan ateşine baktı. Ateş olduğunu görünce:

-“Ateşin var ve bana neden söylemedin?”
-“Önemli değil, uyuyayım geçer.”
-“Nasıl geçer? O kadar ihmalin karşılığında hiçbirşey yapmdan mı geçecek? Kalk hadi!”
-“Sarıl da ısınayım!”
-“Hemen kalk, üstüne birşey al ve içeri gel, bekliyorum!”

Adam, emri uyguladı teslim bir şekilde, üzerine birşeyler aldı ve geçti içeri.

Kadın, kuzineyi hafiften yaktı. Adam’ı da
yanındaki sedire yatırdı. Birkaç ilaç verdi, bol bol su ve limonlu su içirerek hem ateşi düşürmeye hem de vücuduna direnç vermeye çalıştı. Sabaha kadar defalarca tuvalete giden Adam’ın ateşi de düşmeye başladı…

Adam, pek hastalık nedir bilmezdi. Ancak nadir de olsa olunca, durdurabilene aşk olsun. O aşk, olmuştu…

Neyse ki, Kadın’ın varlığı ve emeği iyi gelmişti ama sadece ateşine. Toparlanması gereken kırgın bir beden vardı. Sabah kahvaltısını güzelce yedirdi Adam’ın. Aynen öyle! “Beni yedirir misin?” deyince kıyamadı tabi Kadın da…

“Ah koca bebek Ah! Dedim sana, “Sonra devam ederiz. acelemiz yok!” diye. O inadın yok mu senin. Neymiş efendim, ‘Bir rahat edecekmişim(!)”. İstemem böyle rahatlık! Kolun kalkmayacak hale gelince ben nasıl rahat edeyim? Sen zamanında sağlam bir sopa yememişsin. Yoksa laf dinlerdin…” diye tatlı dırdırını sürdürken Kadın,
“Ben de Seni Seviyorum!” diye tebessümüyle sevdi Adam da kadınını…

“Bunu sana yaşatmaya hakkım yoktu. Kendi tercihimin sonucu ikimizi de etkiledi. Dikkatsiz davranışım için özür dilerim…” diye ekledi mahçup ve halsiz sesiyle…

Kadın kalktı yerinden. Sarıldı boynuna, sarılırken de dudağını dayadı ve doğruldu.
“İyi iyi ateşin yok. Hadi dinlen biraz…” diyerek günlük işlerine döndü.

Adam, hasta psikolojisini pek sevmezdi. Hemen ayaklandı. Evin içinde ufak ufak işlerle uğraştı. Öğle yemeğinden sonra da uzandı yatağa, uyudu…

Akşam ezanını biraz geçmişti. Kuzinenin yanına gelip oturdu.

Kadın, “Şşş!” diye seslenerek göz kırptı ve buzdolabının üstün gösterdi. Tepsi vardı. Adam,
“Nedir o?” deyince Kadın da,
“Kalk bak!” dedi.
Kalktı Adam, uzandı ve tepsiyi aldı. Üzerini açınca, gözleri parladı Adam’ın ve onun bu halini görmek, Kadın’da da aynı etkiyi yaptı.
“Hadi otur ye!”

Oturdu ve kucağına aldı tepsiyi. Parlayan gözlerle tepsiye bakıyor, kokluyor ve özenle kesilmiş dlimlerine bakıyordu. Bir dilim aldı baklavadan ve uzun uzun çiğnedi:
“Mmmm…”

Gözleri doluluktan parlıyordu. Bastı kahkahayı ve aynı anda kendi bile duyamayacağı seste “Çok şükür!” diye seslendi.

Daha önce yapmamıştı Kadın. Yapabildiğinden bile haberi yoktu Adam’ın. İstememişti de. Ancak Kadın, biliyordu Adam’ın damağının nasıl şenleneceğini de, yoğunluktan vakit bulamıyordu. Gücü, kuvveti ve morali yerine gelsin diye yapmıştı fırsattan istifade, o uyurken…

Adam, ardı ardına dilimleri doldurdu ağzına. Tebessümünü ve “Mmm…”larını hiç bozmadı. Tepsiyi kenara koydu artık, doymuş da zevkten ağzına attığı son dilimle doğrulup, karşısında oturan ve onu izleyen Kadın’ın önünde diz çöktü ve kucağına koydu başını.

“Ben de Seni Seviyorum!” dedi, avucunu aldı ve “Bu, hamuru yoğuran ve oklavayla her hamuru ileri geri götüren avuçlarını da seviyorum. En çok da bunu bana yaparken, gönlündeki o güzel hisleri…” diye ekleyerek, avucunu da, gönlünü de öptü…

Kalbine giden yolun, midesinden geçtiğini, sevdiğinin ellerinden, emeğinden ve bu süreçte ‘O’nu düşünmesini hissettiğinde anladı.

Meğer, gerçekten de bir erkeğin kalbine giden yol, midesinden geçermiş ama sevdiğinin emeğinden…

Hakikatle Dolu Yüreğe Sahip İnsanlara…

Adam, her gününü çalışarak geçiriyordu. Çalışmayı seviyor ve “Sağlık oldukça çalışmaktan kime ne olur” diyor, gayretini sürdürüyordu…

Ancak bir sorun vardı. Evine geldiğinde hep istediği o huzuru bulamıyordu. Bela, küfür, şiddet arttıkça ve tüm bunlara şahit oldukça, hem de en kıymet verdiği aile ortamında yaşanınca, bir de müdahalede bulunamayınca, günün tüm o vız gelen yorgunluğu üzerine biniyordu…

Neydi ki bu aile içindeki?

Neydi olması gereken huzur ortamını bozan şey?

-Benlik Savaşı!

Hak davası değil haklı olma davası, sözünü dinletme ve diretme, itaat ettirme ve dahası nefsi arzular…

Adam ise bunlardan arınmak için çalışıp çabalıyor ve nefsi mücadelede bulunuyordu. Ancak ne derece ileri gidebilirdi ki? Her gün şiddeti artan nefis emarelerinin ateşi içinde kalarak…

Bir insan, sevmediği yada onaylamadığı birşeye bile uzun uzun baktıkça alışıyor, normal karşılayıp sevebiliyor da.

Ancak Adam’ın sevmemesinin sebebi, bir türlü kabullenememesinin haklı gördüğü bir sebebi var. İşte bu sebep de çatışmayı doğuruyor.

“Harama bakma, hatta yaklaşma” temelini taşıyan bir inanca tabi olması. Biliyor ki, bu ortamın onu yanlış ve sapkın yollara sürükleyeceğini, hatta cinnet boyutuna taşıyacağını.

İşte devamlı körüklediği bu inanç ateşiyle kapadı gözlerini ve kulaklarını olan bitene, dilini ise zor tuttu. Hele ki kaba kuvvetini…

“İnsan bu denli günaha zorlanır mı” diye çok geçirdi içinden, hem de her geçen yorgun gün…

Bu denli artan itici ve uzaklaştırıcı gücün de bir nedeni vardı elbet. Nedensiz yaşanmıyor öyle değil mi?

Önce diliyle, sonra eliyle bu durumu düzeltmeye çalıştı, olmadı. Bu durumu daha fazla görmek onu alıştırır diye korktu ve kalben buğzetti…

Bir ailenin içinde olmaması gereken, olmamasını dilediği ağır şeyleri yaşamak, ağrına gidiyordu ve kalben uzaklaştı, mühürlendi…

Bir süre daha devam etti bu durum. Evin içinde ruh gibiydi. Oradaydı ancak zihnini ve kalbini kapatmıştı. İşine gidip geliyordu ve diliyordu ki, “Şu emeğimi hakedenlerle tüketeyim…”

Çok da uzun sayılmayan bir süre zarfında, vesilelerle bir Kadın yaklaştı yaşamının çevresine. Ancak Kadın hastaydı. Mucizevi bir şekilde yaşama tutunmuş ve devam ediyordu tüm o içten gayretiyle…

Hayatları kesiştikten sonra Adam da, Kadın da olduklarından daha iyi hissetmeye, birbirleriyle paylaştıkça tamamlandıklarını hissetti. Öyle bir süreçlerden geçmişlerdi ki Adam, Kadın’daki huzur kokusunu, hafif nemli rüzgar eşliğinde gelen çay çiçeği kokusu gibi burnuna gelişini sevdi. Kadın ise Adam’a duyduğu güvenin, damarlarında sağlık için dolanan kan gibi, bedeninin en kılcalını sarışını ve şifasını sevdi. Cisimlerine pek bakmadılar. Yine inceden, göz ucuyla da olsa sevmişlerdi muhtemelen birbirlerini. En azından gözlerine derin derin, dolu dolu bakmışlardı…

Tüm bu süreçlerin ardından, uzatmadan birleşme karqrı aldılar ve yaşamlarını birlikte sürmeye başladılar. her geçen gün, daha da anlamlı sarıyorlardı birbirlerini; şifa niyetine…

Adam, toprakla uğraşıyor ve tüm gücünü gün içinde toprağa bırakıyordu. Alnının teri ziyan olmuyor ve dokunduğu topraktaki canlılara karışıyor, yine bir şekilde ona dönüyordu…

Kadın da, evde işleri bitince Adam’ın yanına gidiyor, bazen sohbet ediyor, bazen de birlikte işe koyuluyorlardı. “En güzel günümüz” diye dillendirdikleri, eve birlikte yorgun dönmeleriydi…

Sevdikleri birşeyden daha bahsedeyim. Bu, en sevdiğim yanlarıydı.

Adam çalışırken, Kadın’ın usulca yaklaştığını hissettiğinde bozuntuya vermiyor, arkası Kadın’a dönük doğrulup, karşı dağa doğru önce içinden, “Allah için” sonra bağırarak, hatta haykırarak diyeyim, çünkü karşı dağlar inliyordu, “Seni seviyoruuuum!”…

Adam, Allah için çok seviyordu ve hep de istediği buydu: “Beni, Yaradan’dan uzaklaştırmayan bir gönül bağıyla sarsın”…

Kadın da Adam’ın, karşı dağa vurup geri dönen ve önce kulağına sonra hasta da olsa onun için güçle atan kalbine inen sevgisini seviyordu. Bu halin verdiği sevinçle hoplaya zıplaya Adam’ın arkasından dolanıyordu, sırtına göğsünü ve başını yaslayarak…


Zaman geçti…

Kadın, geçen yıllarla kendini daha iyi hissediyordu. Bu iyiliği, Adam’ın da hep hayalini kurduğu, topraklarında çoğalma isteğini körükledi. Kadın’la istişare yaparak, her ne kadar nasip de olsa, birbirlerine danıştılar ve aynı düşüncede bağdaştılar…

Aldıkları bu karardan sonra bir mevsim geçmeden haber geldi. Bu toprakların ilk meyvesi…


Zaman geçti…

O mis kokulu meyve ve o meyvenin gelişine vesile olan çiçek, kokularıyla Adam’ı mest etmişti. O duyguyu anlatmaya benim dilim de, gözüm de dayanmaz. ama bir “Hamd olsun!” diyelim böyle sevgiyle yoğrulan aileye…

Zaman geçti…

Evlat büyüdü. Babasına, anasına yardım edecek kadar hem de. Toprakta yetişen evlat çabuk gelişir, direnç kazanır. Bu evladın da, bu topraklarda ekildiği fazlasıyla belliydi…

Aile ortamında başından beri daim olan huzur ortamı her geçen günle ve yaşanmışlıkla daha da körükleniyordu. Hep aradığı ve kendi kurduğu ailede bulduğu huzur ortamıyla Adam’ da çalışmak vız geliyordu. Akşam eve gelip öyle kenara da çekilmiyordu. Yatana kadar ne iş varsa onlarla da ilgileniyordu ancak Kadın da yamacındayken. Onun da gönlünü hoş etmeyi ihmal etmiyordu. Bakışı bile yeterdi ya neyse…


Zaman geçti…

Kadın’ın hastalığı geçen uzun süreçlerin ardından nüsetti. Bir süre sanki uykudaydı. Gelişi hafif olmadı. Kaldığı yerden devam eder gibiydi. Ağırlığını hissediyordu bedeninde Kadın, ama çok belli etmiyordu. Adam’ı telaşlandırmak istemiyordu. İyi olmaya çok alışmıştı ki üzerine de konduramıyordu yeniden o hale düşmeyi. Geçicidir diye önemsememeye çalışsa da, kendi kendine devamlı “İyiyim ben iyiyim” dese de, sonunun gelişine pek etki etmeyecekti. Çok da dayanamadı. Uzun soluklu hasta yatışları başladı. Günler, haftalar sürdü bazen. Biraz iyi olur gibi olsa da yeniden geldi ve sardı bedenini…

Bu süreçlerde huzur ortamı hiç bozulmadı. İlginç gelebilir ama hastalığın kasvetine kapılmadılar. Tabi Hak olanı da kabul ederek. Evlat dahi farkında ve dirayetliydi. Çünkü geçmiş günleri de, bu günleri de nasibe ve hak olanı yaşayacaklarına olan inanca bağlılıklarıyla sürmüştü. Aile ortamında değişen tek şey, Kadın’ın devamlı istirahat halinde olmasıydı. Tüm bu süreçte toprak işi de, ev işleri de Adam’ın himayesindeydi. İş gücü kat kat artsa da, bitmez tükenmez bir azim ve güçle hergün çalışmaya ve çabalamaya devam ediyordu. Hiç mi yorulmaz insan?

Kadın da birgün sordu bunu: “Yorulmadın mı artık?”

Adam elindeki işi bıraktı. Uzanan Kadın’ın başına doğru uzattı başını. Çay çiçeğini koklar gibi kokladı. Aldığı solukla, “Yorulur muyum hiç? Her zerresine değecek bir hayatı yaşıyorum. Allah bizden razıysa, bu dünya isteyene kalsın. Sen her halinle benim ahirimi güzelleştiriyorsun. Kaldığın süreci iyi değerlendireyim değil mi?” diyerek muzipçe ve anlamı derince dillendi. Bunları dillendirirken, Kadın’dan önceki yaşamı geldi gözüne. O zorluk yerine, bu zorluğu sevdi ve tüm içtenliğini yaşamına verdi…


Zaman geçti…

Yorucu olsa da, hissetmeyen Adam’ın tökezlediği gün geldi. Kadın’ını dünya sürecinde kaybetti.

Adam’da, evladı da ölümden sonraki süreçlerde durgunluklarını korudular. Tüm bu süreç geçtikten sonra baba-oğul birlikte çalışmış, eve yorgun dönmüşlerdi. Eve girdiklerinde, evin sinmiş kokusuyla gözleri doldu ikisinin de. Birbirlerine bakmaya başladılar. Duygu yoğunlukları daha da arttı. Adam evladına, “Ben de özledim evladım. Kavuşmam yakın sanki. Kokusu çok yakın geliyor. Senin biraz daha zamanın var, sabırla yaşayacağın…” dedi, birbirlerine sıkı sıkı sarılarak.

Evlat farkındaydı elbet. Hak olan birşeyin yaşanmasının erkeni yada geci olmadığının. Ancak babasının bu sözleri fazla hisli gelmişti. Bu yüzden de sarılırken derin derin koklamıştı…

Bir süredir yalnızdı Adam. İşini yapıyor, evine geliyordu. Evladı, eğitimi için uzaklaşmıştı. O da artık bir birey olarak, bu toprakların kudretiyle yoğrulmuş olarak kendi ayakları üzerinde, yaşamını yönlendiriyordu…

Adam artık yorgun dönüyordu evine. Çalışması nispeten geçmişe göre azalmıştı ama özlemden olacak ki, yorgunluğunu hisseder olmuştu. Eve yorgun geliyor, iki lokma atıştırıp yatıyordu…


Zaman geçti…

Evladına bir haber gitti. Annesinde olduğu gibi sakince karşıladı bu haberi. Duruşu ise daha güçlüydü. Farkındalıkları artmıştı tabi. Defin işlemlerini tek başına yerine getirdi. Sonrasında gelen gidenlerle de ilgilendi. Her gelen giden, yüreğini daha da ferahlattı. Kimseye ihtiyaç duymayacak şekilde yetişmiş olsa da, ihtiyacı olduğunda içten destek olacak insanları ardı ardına tanıdı ve güvenle sevdi. “Ailemin en güzel birikimi” dedi her birine…

Bir süre daha evinde kalmak istedi ve vakit geçirdi. Çoğu insan kaçar gider. Bu öyle değildi. Farkındalığı içinde değişmez bir anlayışla yerleşmişti ve her süreci deneyimlemeyi seviyordu. Üzülmekten niye kaçar ki insan? Geliyorsa yaşayacaksın ve kaçmayacaksın. Hele ki bastırıp da sırtında yük etmeyeceksin. Bugünü yaşa ve bırak gitsin öyle değil mi?..

Bir akşam, babasının bir çalışma gününden çok çalışamasa da çalışmış ve yorgun eve döndü. SonBahar’ın ortalarıydı. Hava da kapatmıştı. İlk iş, kuzineyi yaktı. Ev ısındıkça o da gevşedi. Yorgunluğu da tatlılaştı. Evini kokladı. Doğduğu zaman gibiydi. Hiç değişmemişti. Ahşap olan evin her yanına anasıyla babasının kokusu da sinmişti. geçen yılların her gününün kokusu da sinmişti…

Babasının yazın sonlarında kavanozlara yaptığı üzüm şıralarından bir tanesini aldı ve kuzinenin yanındaki sedire yarı oturur pozisyonda yerini aldı. Yudum yudum babasının emeğini tadar, rahmetle anarken, aldığı bir yudumda ahşap olan karşı duvarda bir kapak ve binicik tutacağını gördü. Net değildi ama evin her yerini ezbere bildiği için bu değişimi farketmişti. Yerinden doğruldu. Son aldığı yudumu ağzında tutuyordu. Kapağa uzandığında yuttu ve açtı kapağı. Bir sürü defter vardı. Biri büyükçeydi. Onu hatırladı. Çocukluğunda, babasının her akşam çalışma masasında yaktığı gaz lambasının ışığında, bazen saatlerini geçirdiği defter. Aldı onu ve yerine geçti. Bir yudum daha tattı babasını ve defteri ortadan açtı. Sayfa sayfa ön izleme yaptı. Bazı sayfaları geçemedi. Neler neler vardı. Asıl tadımı şimdi başlamıştı…

Bir Adam, bir Kadın’ı nasıl severinden, bir avuç suyun nasıl içileceğine ve hissine kadar hemen herşey vardı. O kıymetli babanın hisleri ve düşünceleri, bazen gözünün içine baktığında göremediği herşey kucağındaki defterdeydi. İstemsizce sımsıkı sarıldı ona. Tıpkı o yorgun iş gününün ardından eve geldiklerinde sarıldıkları gibi…

Bundan sonraki süreç bambaşka olacaktı, öyle hissetti. Hissinde hem güven vardı hem de bir sıcaklık işte. Sıkıştığında açıp okuyacağı ve yok olsa da faydalanacağı bir babası vardı. Gözleri doldu ama çok. Özlem de vardı, sevgi de, umut da. Her damla defterin üzerine düşünce toparladı kendini ve eliyle sildi üzerini. Ömrünü kısaltmak istemiyordu defterin. Belki asırlar boyu giderdi, yol açardı…

Sonra ilk sayfayı merakla açtı. Nasıl başlamıştı diye…

ve ilk sayfada:

“Zor da olsa hayat, eğer huzur varsa, sonuna gitmek için güçlü bir sebep vardır. Çünkü, “Zahmette Rahmet Vardır” yazıyordu…

—–

Sonra evlat ne oldu bilmiyorum. Muhtemelen huzurlu bir sebep bulmuş ve tüm gayretiyle onu yaşıyordur…

Ben kim miyim?

Ben de arıyorum kendimi Hakikat yolunda. O Adam yada evladı gibi olmak isterdim. Olamasam da, kim olursam olayım, hakikatle dolu yüreğe sahip olmak isterdim. Selam olsun o güzel yürekli Adam’lara, Kadın’lara ve evlatlara…

Ve umarım ki, bir gün o selam bana da gelir…

Baktığımda Gördüğüm…

İşlerine ara vermiş bir aile…

Çocuklar bahçeye serilmiş sohbet eder, dinlenirken, Adam evin kapısına doğru geldi ve eşikte durdu. Uzun boylarıyla hafif boynunu eğdi.

Kapının kenarında dinlenen Kadın’a, kadınına baktı…

Takındığı tebessüm; içinde Kadın’ın varlığına duyduğu güven, azim ve çalışkanlığına duyduğu gurur ve dışarıdaki yavruların gelişine duyduğu sevincin kaynağı olana duyduğu sevgiden doğmuş, izliyordu.

İçeride sofrayı kurmuş, dışarıdakilere seslenmeden önce öyle durup izlemek istemiş. İsterken, gönlündeki yoldaş güvenini pekiştirmekmiş gayesi, ki öyle de oldu…

Kadın, dinlenmeyi oturmak sayarmış. Ama otururken boş durmaz, yırtılan iş bezlerini diker yada o an oturarak yapılacak ne iş varsa yaparmış…

Evin kapısının dışında oturmuş iş bezlerini dikiyordu. Öyle içten yapıyordu ki işini, Adam onu izlerken; o içtenliğine, özenine, çabasına hayranlığını gözlerinde ve simasında takındığı tebessümle belli etmişti o kapı eşiğinde bu sefer de. Öyle birşey ki, genellersen huzur diye genellenir. Güven tabiriyle de desteklenir. Hani gözün arkada kalmaz ya, “O üstesinden gelir” der, huzurla devam edersin ya, öyle birşey…

Kadın, Adam’ın baktığını hissetti ama yüz vermedi. İşine devam etti. Öyle yılışık tavırları pek sevmezdi. Hele ki çocukların yanında…

Mesafeyi severdi. Sevginin yıpranmaması, saygının kaybolmaması için. Adam da bilirdi artık yıllar yılı geçirdiği Kadın’ı. Ama muziplik işte. Boş duramazdı. Tebessümünü dindirmeden ve yıllardır dinmeyen aşkla bakışını daha da güçlendirerek seslendi ona: “Kariciğim! Sana bir nikah daha kıyacağım…”

Kadın ise tabiri caizse bıyık altından, tavrını bozmadan, tebessüm etti. Ama ses etmedi. Adam da üstüne gitmedi zaten. Sadece Kadın’ın değişen simasına kahkaha patlattı. Birbirlerini sevişe bakın hele…

Çok da konuşmalarına gerek yoktu. Hal ve tavırlarını ezber etmişler. Her hareketlerine anlam yüklemiş yıllar. O güzel, zorlu ama tatlı yıllar…

Adam, her imkanı sağlasa da Kadın’a ve çocuklarına, Kadın öyle yetişmişti. Yırtılanı atmazdı. Eskiyeni başka bir işe kullanmadan bırakmazdı. Değerlendirirdi. Değerlendirdikçe bereketlenirdi hane. Adam bilirdi ki, ne kadar çalışsa çabalasa da Kadın’ın bereketleriydi, bereketi arttıran, elde avuçta var olan…

İşte güven duyulan, huzur bulunan yan da buydu. Adam, Kadına baktığında hissettiği güç, işte tam da bunlardandı. Gözü arkada kalmaz, güvenle sarılırdı, severdi. Kadın’da dağın verdiği yıkılmaz gücü hisseder, birbirlerine olan bağlarını daimi güçlendirirlerdi…

Kadın’ın yüzündeki mimikleri okuyan Adam, çocuklara seslendi: “Pulilerum! Haydin toplanın sofra hazır. Hadi karıcığım!” diyerek kapının eşiğinden döndü içeriye, kuzinenin üzerindeki demliği alıp, masadaki çayları doldurmaya başladı. Birer birer gelip oturdu sofraya herkes. Çayı doldurması bitince Adam da oturdu yerine. Sofrayı izledi öylece.

Önce ‘Hamd’ etti, sonra ‘Besmele’ çekti ve başladı yemeye…

Birbirini Seven İnsanların Sevgisini Yok Edecek Asıl Unsur!

Allah için birbirini seven insanların sevgilerini yok edecek tek unsur vardır!

O da,  ‘Allah’tan uzaklaşmaktır‘.

Gayrisi manasız, anlamsızdır.

Tek gerçek, birlikteliğin Allah için yapılmasıdır.. ki o birliktelik hakettiği değeri bulsun ve sonsuza yürüsün…

Peki nedir; “Allah İçin” ?

Allah için sevdiğin insan, sana baktığında Allah’ı hatırlatmalı. Mesela baktığında gördüğüne şükretmen gibi.

O insanla konuştuğunda dilinizden dökülenler hayır olmalı, yine Allah’a yönelmeli.

Birbirine yaptığın fedakarlıkların karşılığını birbirinden beklememeli. Fedakarlık yapılmalı ve karşılık Allah’tan beklenmeli. Allah, tüm canlıları sana karşılık vermek için vesile kılar. Bu canlı sevdiğin insan da olabilir…

Birbirine bakarken sömürü duygusu yeşermemeli. Allah’ın bize merhametle bakışına özenilmeli…

Deliler gibi, körkütük aşkla sevilmeli Allah! O’nun yarattıklarına olan sevda da, O’na olan sevdadan ötürü olmalı. Ancak şunu unutmamalı. Tek kaybedilmemesi gereken sevgi ve ilgi Allah’ın ki. Herşeyi yaratanın sevgi ve ilgisi, yaratılana duyduğun sevgi ve ilgiden uçsuz ve sonsuzdur. Sanma ki, bu dünyada birşeyi sevemeyeceğim. 

Seveceksin!

Ama Allah için seveceksin. Hamd ile, sabır ile, fedakarlık ile…

İşte tüm bunları kaybetmezsen, karşına istediğin değil, hak ettiğin gelince; onu sonsuza kadar kaybetmezsin Evvel Allah. Yeter ki niyetin, bahsini ettiğim olsun…