Uzak Mesafe – Yakın Mesafe

Aradaki mesafeler nasıl kısalır?

Yada bunu boşverelim başka bir açıdan, yine mesafelere değinelim.
Bir zaman, bir uzman demişti ki:
“İnsanlar yan yanayken birbirlerine bağrırlar. Çünkü bedenler yakın olsa da, kalpler uzaklaşmıştır. Uzak olan kalpler, seslerini duyurmak için birbirlerine bağrırlar”.
Bu bir farkındalık aslında. Bunu duyduğumda çok insanı bu açıdan gözlemledim. Hatta kendimi bile. Bağırdığım anda baktım kendime ve bağırdığım kişiye. Meselenin özüne indim, kalplerimizde ne var diye. Sorunu özünde çözdüm. Ya severek, ya uzaklaşarak…
Çevrenizi ve kendinizi gözleyin siz de. Gün batımları bile bazen daha yakın olur. Bağırmam “Seni Seviyorum!” diye. Gerek yok. İçimden diyorum kalbime yakın gün batımına, “Seni seviyorum!” diye. İnsanlar bazen coşkuyla bağırır sevgisini ama genelde ‘Seni seviyorum’lar, fazla ses istemez. Gönül titreşimi yeter…
Titretelim gönülleri…

Reklamlar

Amaç Göze Girmek mi?

Göze girmek için uğraşıp durmaz mı insan?
Tabii ki sen uğraşmazsın yada ben.
Genelde hep onlardır. Pis insanlar. Kendileri olamıyorlar işte. Gözden düşmemek için, gözün görebileceği gibi yaşıyorlar.
Sonra ne oluyor?
Belli gözlere sığmaya çalışan insan toplulukları…
Çok samimiyetle söylüyorum.
Bunları kendime de söylüyorum.
Dikkat edeyim diye de ara ara tekrar ediyorum işte böyle. Süzgeçten geçiriyorum kendimi, “Amaaan boşver” dememe gayretiyle.
Neden istediğimiz gözlere girmeye çalışıyoruz da, bizi isteyen gözlerle yaşamıyoruz?
Neden elimizde olan değil de, olmayana imreniyor, içerleniyoruz?
Kanaatsizlik diyebilir miyiz?
Ondakini de istiyorum da diyebiliriz yada herkesin gözü bende olsun, “Ben!” de diyebiliriz.
Siz ne dersiniz bilmem ama bu soruların içinde cevaplarım var. Siz de cevabınızı verip, halinize bakın. Bakalım yani.
Aslında her insan tek noktaya odaklanarak yaşasa, tek noktada aynılaşsa, birbirlerine aykırı gelmez. Bir olurlar, ayrı düşmezler.
Nedir bu nokta?
Çok dini gelecek cevabım, sıkılmayın ama din dersinden öte, yaşamın özüyle alakalı. Yaşamın özü ise:
‘Allah Rızası’

Düşünün!
Allah rızasını gözeterek yaşayan insan topluluğunu. Nasıl olur?
Gerçek bir rızayı gözeten insanların birliği nasıl olur?
Elbette ki, gerçek olur. İçten olur ve güven doludur. Çünkü nefse hizmet yoktur. Hakka hizmet vardır!
Vesselam…
Dur dur!
Bitirecektim ama birşey daha var.
Birşeyler yaparken birilerinden çekiniyoruz ya. Anadan babadan korkanlar da yok değil. O ne der bu ne der diye halimize hareketimize dikkat ediyoruz. Yalnızken ise tabiri caizse her haltı yiyoruz.
Peki bir sorayım!
Ama inanan insanlara. Diğerlerine deli saçması gelebilir.
Peki Allah görmüyor mu be?
Şu soruyu kendime sorunca, inanıyorum dediğim ve bu yolda yaşadığım için içime öküz oturuyor.
Oturuyor değil mi?
Otursun. Öküz iyidir.
Selametle…

Ateşli Bir Hikaye!

“Hadi kalk! Yatalım artık ne yapıyorsun orada?” diye seslendi Kadın, mutfak kapısının eşiğinden.

Kafasını solundan yarım döndürerek arkasına baktı ve
“Gelsene yanıma, gel ayaklarını ısıt sen de, biraz sohbet edelim. Bugün hiç durmadın yerinde. Yoruyorsun kendini.”
Bir sandalye alıp geçti yanına. O da ayaklarını uzattı Adam’ınkinin yanına, “Yorulmuyorum. Evin işleri birşey değil. Hem duramam ben öyle. Biliyorsun”
Sol kanadının altına aldı Kadın’ı, bastırdı kendine doğru, “Bilmem mi hiç” diye gülümsedi.
“Senin neyin var?” dedi Kadın, merakını gidermek için.
Hafif tebessümle, “Huzurluyum!” diye başladı sözlerine:
“Düşünüyorum da, biz bu ateşin sıcaklığını ve etrafında toplanmanın huzurunu, birlik ve beraberliğini neden bıraktık?”
Sorduğu soruya cevap bırakmadan kendi cevap verdi soru cümleleriyle:
“Daha fazla para için mi?
Daha rahat olmak için mi?
Yada genelleyeyim. Hep dahası için mi?
Oysa bilmezler miydi bu dünyada istemenin sonu yok diye. Ancak kanaat vardır seni durduran ve yettiren. Bunu sağlayamayınca kaloriferin, klimanın sıcaklığı da batar. Rahat ettirmez. En korunaklı evde de kalsan yetmez. Yetiyor mu? Yetmiyor. Dün sosyal ağların birinde sordum. Rahat ortamlarında huzursuzdu çoğu. İmkan arttıkça huzursuzluk artar mı acaba? Ben yaşayan biri olarak diyebilirim. İmkan artması huzursuz etmez. O imkana şükretmezsen, kanaat etmezsen huzurun hiç gelmez. Hep uzaktan el sallar gider. Şu an huzurluyum. Isınırken emek verdiğim odunlarla ısınıyorum. Defalarca yakarak uzmanlaştığım ateşi ben başlattım. Bu toprakları bana emaneten bırakan atalarıma şükrüm bile bu ateşin içinde. Senin sıcaklığını hissetmeme bile vesile ateş. Ateş birliktir, beraberliktir bana göre ve yaşayak herkese. Neden bıraktık bunu? Ben seninle yaşadığım zor ama huzurlu, gelip geçici şu anları neden terk edeyim? Bir söyle bana…”
Kadın, dillenen her sözün hisleriyle örtüşmesine memnun dinledi. Karşılık beklemeden sorduğu soruya ise bir cevabı vardı:
“Kanaat dedin ya. Kanaat doymaktır. Doymayan insan saldırır. Doyan insan sakindir. Saldıran insan huzursuzdur. Sakin insan ise huzurlu. Bu kanaat dolu günlerimiz, gücümüz yettikçe daim olsun olur mu?..”

Adam cevap mahiyetinde sımsıkı sarıldı Kadın’a. Kadın da göğsüne dayanı başını Adam’ın.

Bir süre öyle durdular. Solukları da, soluk sesleri de birbirine karıştı. Ayakları da bedenleri de sımsıcaktı. Yatmadan, Adam şöminenin yanında demlemeye bıraktığı süt ve hatmi çiçeğinin kapağını açtı. Bardaklara doldurdu. İçlerine biraz şeker koydu. Balı pek yakıştırmazdı. Kadın sütü görünce biraz dudak büzdü. Sevmezdi pek çünkü. İçemezdi, öğürürdü. Adam bile bile hazırlamıştı. Kadın’ın bardağını eline aldı ve Kadın’ın dudaklarına doğru götürdü.

“Aç bakayım ağzını! Hanimiş minik ağzın, hadi hüüp”

Kadın, Adam’ın ısrarcı tavrını bildiğinden dudağını uzatmış ama Adam bardağı geri çekmiş.

“Bunu severek ve isteyerek yaptım. Bu süt değil tamam mı. Bu Sevgili Hatmi. İçinde emeğim, sevgim ve sana olan ilgim var. Hadi emeğimi, sevgimi ve ilgimi yudumla!..”

Kadın, Adam’ın ne yaptığını biliyordu. Kafasında oluşturduğu süt yargısını kırmak için algısını başka yöne yönlendiriyordu. Bunu sıradan biri yapamazdı. Ancak sevince oluyor. Bu düşünceyle dudaklarını bardağa dayadı ve gözlerine bakarak içti Adam’ın. Öğürmediğini görünce Adam’ın göz parıltısına odun ateşinin yansıması da eklendi. Tatlı bir an…

Süt kokan dudaklar, sonrasında sıcak bir uyku için yataklarına yollandılar. Tabi Adam’ın şöminede yanan ateşi uyutmak için üzerine devirdiği büyük kütükten sonra…

Damlalar Sana Ne Hissettirir?

​Sabah kadar yağan yağmur, sabahın ilk ışıklarıyla durmuştu. Adam, sıcak yatağından kalkıp elini yüzünü yıkadı. Kuzineyi yaktı, tam odun almak için kapıyı açmıştı ki, Kadın da uyanmış, selam vermişti. Adam, “Üşüme geç kuzinenin yanına, odun alıp geliyorum” diye işaret etmiş minderi ve tebessünle selamını almış. Kapıyı açıp dışarıya adım atmıştı ki, Kadın’a bakarak çıkması ve attığı minik ve muzur öpücükler dikkatini dağıtmıştı ki, sağ bileğinin üzerine basıp düştü çimlerin üzerine, hafif de olsa belirgin bir sesle. Kadın hemen koştu ardından, “Ne oldu?” diye.


“Güzelliğin başımı döndürdü(!)” diye muzipçe karşılık verdi yüzükoyun yattığı yerden.
-“Ya ya tabi. Önüne baksaydın böyle olmazdı”
-‎”Ne yapayım sabah mahmurluğu üzerindeyken alamıyorum gözümü senden”
-‎”Tamam hadi kalk gel ben alırım odunu bileğin acıyor mu?”
-‎”Yok birşeyim ama biraz durayım böyle.”
Gözü damlaları bozulmamış çimlere bakakalmış, rengini ve damlaların duruşunu severek izliyordu.



Adam seslendi:
-“Gelsene yanıma! Uzan bir bak şöyle yakından”
-‎”Islanmayayım şimdi sonra bakarım gel hadi!”
-‎”Olmaz sen gel. Gel uzan sen de sırtıma yüzükoyun. Baktığım yere beraber bakalım azcık. Hadi lütfen…”
Kıramadı Adam’ı, sırtına uzandı yüzükoyun. Adam’ın sağ yanağı yerde kadının sağ yanağı Adam’ın sol yanağındaydı.
“Ne hissediyorsun bakınca?” diye sordu Adam.
“Farklı şeyler…” diye bir genelleme yaptı ve detaylandırmak için derin soluk aldı. Aldığı solukla şişen göğsü Adam’ın sırtında hissedilir bir tatlılık da yarattı. Bunu hissedince Adam, ‘Aldı o soluğunu yine. Ağzı durmaz şimdi’ diye geçirdi içinden kendine muzipçe…
“Aklıma insan kalabalığı, yaşam döngüsü, fırtınalardan korkan, üşüyen ve susması gereken çocuklar gelir aklıma. Sessizlik ve yalnızlık, üşümek ve yasamın akışını görürüm. Dokunamam örneğin damlalara, basamam çimlere gibi. Ne acı, ne tatlı, hissiyatsız bir duygu kapladı şimdi” diye kafasında ne varsa anlattı ağır ağır acele etmeden.
Adam, “Yılların şehirde geçti. Kısa süreli şehir yaşantının da etkisidir. Şehirde kaldığın yalnızlık artık geçti. Ben de varım, tüm bu kainatı yaratan da. Gereksiz insan kalabalığı da geçti. O çocukları da düşün ama dert etme. Yaradan, kontrolünü de sağlar. Biz birini görsek, o gördüğümüz çocuklar yada kimsesizler bizim sınavımız olur. Ne yapacağız diye karşımıza çıkarılmış sınavlar. Genelde uzak durur görmezden geliriz, yine bizim olmayan ve hiç gitmeyecekmiş gibi sarıldığımız imkanlarımıza. Ama giderler. O yüzden görmediklerine üzülüp kendini aman ha sıkma. Ama gördüğümüzde de tüm imkanlarımızı paylaşırız inşallah. İçin ferahlayacak. Hissiz kalmayacaksın artık. Senin için de yaşam, bu dağlarda başladı” diye ekledi Kadın’ın ardından. Sağ eliyle Kadın’ın başını okşayarak.
“Peki sen ne hissediyorsun? ” diye sordu Kadın da Adama.
Adam;
“İhtiyaç…”
dedi, kafasını kaldırdı ve çime uzandı dudağıyla, üzerinden birşey geçip geçmediğini umursamadan hüpletti damlaları ve yuttuktan sonra da ekledi;
“…giderildi. Susamışım.” diye tebessüm etti ve sırt üstü döndü, Kadın’ı tek eliyle göğsünden havaya kaldırarak ve göğüs göğüse birbirlerine bakakaldılar.
“Hadi kahvaltımızı yapalım. Sen çayı koy üstüne ben de odun alıp geliyorum. Üstüme de birşey getirirsen minnettar olurum sana” diyerek burnundan ıslanmış dudaklarıyla öptü. Sonrası ise kalan tatlı bir anı ardından süren yaşam işte…

Yuva dediğin…

 

Evet, sağdaki kapı, benim yuvamın…
İçinde eşim olmasa yuva demezdim. ‘Harabe’ derdim belki de. Ama çok şükür ki, ‘Yuvam’.

Akşam ezanından sonra gelirim eve. Tam eve girerken yan komşu çıkar. Her akşam aynı saatlerde karlılaşır selamlaşırız. O bekçidir. Gece bekçisi. Kıymetlidir. Komşu ne de olsa…

Evin kapısını eşim açar. Açtığı gibi yorgun ama sevimli tebessümünü takınan ifadesiyle karşılar beni. Ardından da üzerime hurraaa gelen yemek kokuları. Bir erkeğin en sevdiği karşılanmadır. Eşim eksikliğini yaşatmaz çok şükür. Kabanımı alır hemen. Ben de alnından mis kokulu bir öpücük alırım. O da huzur alır bundan…

O sağ üst pencere yatak odamızın. Derme çatma da olsa içi öyle değildir. Sever eşim dantelleri. Kendi işler her yeri süsler. Dedim ya, “Burayı yuva yapan odur” diye…

Allah başımdan da, yanımdan da eksik etmesin…

     Not: “Düşünceme kıymet veren bir takipçimin, “Bu fotoğrafa bakınca ne hissediyorsunuz?” sorusuna cevaptır bu betimleme yazısı. Anlık hisler barındırır.”

Teşekkürler 

İnstagram/bisehab_

Baktığımda Gördüğüm…

İşlerine ara vermiş bir aile…

Çocuklar bahçeye serilmiş sohbet eder, dinlenirken, Adam evin kapısına doğru geldi ve eşikte durdu. Uzun boylarıyla hafif boynunu eğdi.

Kapının kenarında dinlenen Kadın’a, kadınına baktı…

Takındığı tebessüm; içinde Kadın’ın varlığına duyduğu güven, azim ve çalışkanlığına duyduğu gurur ve dışarıdaki yavruların gelişine duyduğu sevincin kaynağı olana duyduğu sevgiden doğmuş, izliyordu.

İçeride sofrayı kurmuş, dışarıdakilere seslenmeden önce öyle durup izlemek istemiş. İsterken, gönlündeki yoldaş güvenini pekiştirmekmiş gayesi, ki öyle de oldu…

Kadın, dinlenmeyi oturmak sayarmış. Ama otururken boş durmaz, yırtılan iş bezlerini diker yada o an oturarak yapılacak ne iş varsa yaparmış…

Evin kapısının dışında oturmuş iş bezlerini dikiyordu. Öyle içten yapıyordu ki işini, Adam onu izlerken; o içtenliğine, özenine, çabasına hayranlığını gözlerinde ve simasında takındığı tebessümle belli etmişti o kapı eşiğinde bu sefer de. Öyle birşey ki, genellersen huzur diye genellenir. Güven tabiriyle de desteklenir. Hani gözün arkada kalmaz ya, “O üstesinden gelir” der, huzurla devam edersin ya, öyle birşey…

Kadın, Adam’ın baktığını hissetti ama yüz vermedi. İşine devam etti. Öyle yılışık tavırları pek sevmezdi. Hele ki çocukların yanında…

Mesafeyi severdi. Sevginin yıpranmaması, saygının kaybolmaması için. Adam da bilirdi artık yıllar yılı geçirdiği Kadın’ı. Ama muziplik işte. Boş duramazdı. Tebessümünü dindirmeden ve yıllardır dinmeyen aşkla bakışını daha da güçlendirerek seslendi ona: “Kariciğim! Sana bir nikah daha kıyacağım…”

Kadın ise tabiri caizse bıyık altından, tavrını bozmadan, tebessüm etti. Ama ses etmedi. Adam da üstüne gitmedi zaten. Sadece Kadın’ın değişen simasına kahkaha patlattı. Birbirlerini sevişe bakın hele…

Çok da konuşmalarına gerek yoktu. Hal ve tavırlarını ezber etmişler. Her hareketlerine anlam yüklemiş yıllar. O güzel, zorlu ama tatlı yıllar…

Adam, her imkanı sağlasa da Kadın’a ve çocuklarına, Kadın öyle yetişmişti. Yırtılanı atmazdı. Eskiyeni başka bir işe kullanmadan bırakmazdı. Değerlendirirdi. Değerlendirdikçe bereketlenirdi hane. Adam bilirdi ki, ne kadar çalışsa çabalasa da Kadın’ın bereketleriydi, bereketi arttıran, elde avuçta var olan…

İşte güven duyulan, huzur bulunan yan da buydu. Adam, Kadına baktığında hissettiği güç, işte tam da bunlardandı. Gözü arkada kalmaz, güvenle sarılırdı, severdi. Kadın’da dağın verdiği yıkılmaz gücü hisseder, birbirlerine olan bağlarını daimi güçlendirirlerdi…

Kadın’ın yüzündeki mimikleri okuyan Adam, çocuklara seslendi: “Pulilerum! Haydin toplanın sofra hazır. Hadi karıcığım!” diyerek kapının eşiğinden döndü içeriye, kuzinenin üzerindeki demliği alıp, masadaki çayları doldurmaya başladı. Birer birer gelip oturdu sofraya herkes. Çayı doldurması bitince Adam da oturdu yerine. Sofrayı izledi öylece.

Önce ‘Hamd’ etti, sonra ‘Besmele’ çekti ve başladı yemeye…

Bir Vesile Daha: “Darbe Girişimi”

​Neler yaşadık?

Ne yaşamadık ki?

Bunları bir de ben dillendirince ne halkın duyarlısı olacağım, ne de birşeyler çözülecek!

Ama içim kaynıyor. Olayların sıcak yaşantısı buna sebep. Uzakta değil, tam da içinde…

En başından şu âna kadar, pek çoğuna vâkıf olduğum sürecin olmadığım kısmını dillendiremem. Çünkü duyduğuma inanmam, gördüğümün yarısına inanırım, yaşadığımın ise tamamına…

Yarısından bahsedecek çok şeyim var. Bir kanıt sunup inandırmak için değil, sadece konuşmaya ihtiyaç duydum…

Yaşananlar, süreci ve sonuçları.. bunların gerçekliğinin sorgulanması ve tam tersi gerçek olduğunun bağrılması.. sürecin gerçekleşme aşamaları, gerçekleşirken şahit olunanlar, sonuçları; göğüs kabartısı ve yürek burkuntusu…

Hiçbirşeyden haberi olmayan insanlar, fazlasıyla haberi olanlar.. bilerek ve isteyerek zarar verenler, bilmediğinden geri durup teslim olanlar.. tüm bunların ağır sonuçları ve yürek ferahlatmaya destek çıkarımları…

Herşeyin düzmece olduğu iddiaları, fazlasıyla gerçek yaşanılanlar, fazlasıyla yalan yayılan haberler(!), bunlara inanan insanlar ve akabinde dünyaları kurtaracak söylemleri(!)

Ben, o helikopterden inen mermilerin hedefinde değildim. Ancak o mermilerin isabet ettiği insanların kanına şahitlik ettim. Yaşamadım ama gördüm. Benim için inanma oranı yüksek. Okumadım yada duymadım.. gördüm ve hissettim…

Yan komşumun 3 arkadaşı boğaz köprüsünde vefat etti. Tankların insanların üzerinden geçerek ilerlediğini de aramızdaki konuşmada dillendirdi. Boğaz köprüsündeki askerlerin gördüğü muamelenin nedenini az çok gözlerinden görebiliyordum. Morali bozuktu, moralimiz bozuk. Bu denilenlere inanılmayabilir. İnanılsın diye de değil. Bulunduğumuz ortamın psikolojisi bu ve verilen tepkilerin ölçüsünü de bu psikolojiyle ayarlayan insanları da düşünelim ve dahası tabi…

Tüm dahası olayların üzerine gerçekliği sorgulanacak ve kanıt sunulamayacak onca haber yayılıyor. Bunlara inanılıyor ve tavır alınıyor. Karşı beri geçiliyor yada yandaş oluyor. Yine bir taraf olmaya zorlanıyor…

Hepsi bir yanda olsun. En gerçeğine gelelim. Vefat eden o insanlar! Gerçekten hayatları bu dünya için son buldu. Bunu nedensiz yaşamadılar. İnandık ve sonuçları onlara daha fazla etki etti.. ama o anlık. Sonuçlar devam ediyor. Geride kalanlar için sonuçlar daha da etkili!

Düşünsene!

Günlük yaşamının seyrindesin. Akşam oluyor ve bir haber geliyor. Sonra buna karşı geliyorsun ve hayatın ummadığın ama göze aldığın şekilde son buluyor. Birşey biliyorum ve ona inanarak yaşıyorum: “Bir insanın ölümü, doğduğu gün yazılmıştır”

O vefat edenlerin yazılmışlığı bu günde miydi?

Bana göre öyleydi. Bir hiç uğruna mı?

Hiç birşey nedensiz değildir. Asıl bundan sonra başladı…

Birşeyler değişsin istendi, sonra büyük bir taraf bunu istemedi, karşı çıktı ve değişmesini istemediği kısım değişmedi ama.. ama çok şey değişti…

Daha önce bunu dillendirsek, hayal gibi kalır ve çok da gözde büyütülmezdi.

Yaşanınca öyle değil ama…

İşte yaşananlarla değişenler var! Hani nedensiz değil ya yaşananlar.. işte çıkarılacak bir sürü nedenler:

Devamlı dillenen kısımlara değinmeyeceğim. Değişimin başladığı yapı taşına geleceğim, toplumun yapı taşına, bana!

Neleri değiştireceğim peki?

Nedir yapmam gereken?

Bu dünyadaki görevlerini tamamlayıp, birçok ders veren, yok olan hayatların etkisiyle neler değişecek?

Zaten yapmaya çalıştığım pek çok şey

●İnsani değerlerimde asli iyileştirme,

●Aklı başında ve doğru kararlar verecek sağlam bir bilinç,

●Tam desteklenmiş doğru inanç,

●En yüksek potansiyelde bir donanım,

●Birlik beraberliğe her an hazır bir iletişim,

●Güçlü ve ılımlı bir psikoloji,

●Yeri geldiğinde, gelen o kudretli gücü, doğru kullandıracak bir sakinlik,

●Duyduklarıyla değil, gördüğüyle ve yaşadıklarıyla orantılı karar verme gücü,

●Çözümsüz sözler, konuşmalar değil; çözümlü uygulamalar sağlayacak destekli davranışlar,

●Ayrım yapmayan ama doğru ayrımı da kaçırmayan bir bilinç,

●Üzüntüsünü yaşayan ancak üzüntüyle yok olmayan, daha güçlü ayaklanan ve daha iyiye ulaşmaya gayreti olan daimi kudrete kavuşan ve bu kudreti bırakmamak için gayret gösteren,

●Her ne olursa olsun, herşeyin zamanı geldiği için yaşandığını bilen ve bunları göz ardı etmeden, her an yok olabileceği bilinciyle yaşamını süren bir insan olmam gerekmiyor mu?

Bir an için yaşananlara ve sonuçlarına daldım. Kendime baktığımda bu durgun ve solgun halimin beni yok edeceğini hissettim. Ama yok olmadım. Benim yok olma zamanım değildi. Bu bilince ulaşmamın da vakti vardı ve geldi…

Göz ardı edilemeyecek yaşantılara şahitlik etsem de onlarla kalamazdım. Yaşananlar bir değişim içindi. Gelen düşünceler de öyle.. ve değişim başladı…

Rahmetle anacağım o insanlar, kızgınlığımı körükleyecek diğer insanlar, bir çok algı yaratarak önce kendini sonra ortalığı velveleye veren diğer insanlar.. işte tüm bunların bana olan etkisiyle olduğum yerde kalmayacağım. Bunları kalmam için değil, ilerlemem için yaşadım…

İçimde burukluk, kızgınlık, şaşkınlık, öfke, hayret, telaş ve dahasını yaşayarak, ümitle tüm bu olanların dersine vakıf olarak ilerlemem ve değişen toplumun sağlam bir yapı taşı olmam gerektiğini düşündüm. Ben iyiysem herkes iyi olabilir. Ben iyi olmazsam, herkese hiçbir faydam da olmaz!

Geri getiremeyeceğim pek çok şey var. Benim elimden, hatta kimsenin elinden gelmeyen şeyler. Tüm bunların devamlı içine girip, çıkmazlarda çıkış aramamın yanlış olduğunu düşünerek, geri gelmeyecek olan geçmişi kabullenip, doğru olan bilince bir an önce kavuşarak, yaşanılanların his, deneyim ve tecrübesine dayanarak ilerlemeliyim. Unutmayacağım ama içine de kendimi gömüp kalmayacağım. Değişime en doğru katkıyı vermek için, kendimle başlıyorum. Bunca yaşanılanın verdiği hisler, duygular ve bakışlar nedensiz değil. Bunları irdeleyecek ve yaşayarak dillendirmeye çalışacağım. Yani değişimimi sözde bırakmayacak, elimden ve gönlümden geldikçe yaşatacağım. Gözlerimin ve gönlümün dolarak yaşadığım bu topraklarımı seviyorum ve bu toprakları iyi etmek için de, atmam gereken adımların en sağlam olması gerektiğine inanıyorum. Bunca zaman bir faydası olsun diye çaba gösterdim, paylaşarak. Bunun etkilerine de şahit oldum. Bu etkiyi arttırmak ve gelişimimin bir fayda sağlaması için elimden ve gönlümden gelenleri yapmaya devam edeceğim. Her türlü desteğe ihtiyacım var ve  her türlü desteği vermek için de bir çabam var. Çünkü biz toplumuz. Biz birlikte varız ve birlikte yok olacağız. İlerlememiz de birliğimizle. En doğru ilerleyişe ortak olmak için, birliğimiz ve desteğimiz daim olsun…

Tüm bu süreçte yaşananlar bir oyun dahi olsa, gerçek olan birşey var!

“BİZ GERÇEKTEN BİR OLABİLDİK!”

İşte inancımı destekleyen bu güç!

Ümidimi destekleyen büyük güç!

Bu bir oyun dahi olsa(ki bu sadece bir misal), oyuna verilen karşılık gerçekti. Biz gerçektik. Bu millet gerçekti!

Tüm birliğimiz daim olsun!

Sözde kalmasın diye çabamı, bu birliği sağlayacak unsurlara yönelterek ve önce kendimi, sonra da çevremi geliştirerek göstereceğim. Ben değişince, biz de değişeceğiz!

Değişimimiz hayır olsun ve yolu açık olsun…