Menekşe Olsam, Yenmek İsterdim…

Evlat, Adam’a döndü ve ağzında yayılan menekşe tadı tazeyken bir soru sordu:
“Baba! Çok güzelmiş tadı. Çok şükür yaratana. Böyle güzelliği tattırmaya vesile olana da. Peki sen Menekşe olsan, yenmek ister miydin?”
Tebessümle karşıladı soruyu Adam, kuzinenin üzerinde bakır tavada pekmeze kattığı menekşelerden yaptığı pestili, komar ağacından oyduğu kaşıkla karıştırırken. Ağzında da bir avuç menekşe çiçeğini çiğneyerek sonuna gelmişti artık. Yuttuktan sonra, “Mmm…” diye inledi ve evladına dönerek devam etti:
“Sen bunu tattığında yüzündeki ifadeyi gördüm. Minicik çiçekten aldığın devasa bir ifade. Sonunda ise dilinde şükür vardı Evlat. Senin dilinde o şükür olacaksa ben hergün menekşe olayım. Sen de beni hergün o güzel ifadenle ve dilinde şükrünle ye beni. Hayattaki anlamın, kendini kendine saklamanla artmaz. Anlamın ancak, Yaradan’a hizmetle artar. O menekşe seni Yaradan’ına yakınlaştıran ve Yaradan’ını andıran bir vesile olduğundan emin ol memnundur. Ben de memnun olurdum.
İşte sana ders!
Yaşamını kendine saklama. Donanımlarını faydalanacak insanlarla paylaş. Paylaş ki, iyi olan çoğalsın. Doğru olan artsın. Emi evladım!”
diyerek gözleri parıldayan evladının başını okşadı ve kaşığı ona verdi. Evlat da ilk menekşe pestilini yapmaya başladı. Deneyimleri arttıkça fikirleri de çoğalıyordu. Adam bunları gördükçe hem kendine ders çıkarıyor hem de evladının birey olarak güçlenişine gönül rahatlığı duyuyordu…
Evlat karıştırırken seslendi Adam yine:
“Biliyor musun? Annenin bana olan etkisi de böyle”
“Nasıl yani baba? Kokusu ve tadı mı?”
Adam gülerek safça soran evladına,
“Hayır evlat! Onun hayatımdaki varlığı bir yana, bir kenarda oturup dursa ben izlesem onu, gönlümde ferah bir şükür, yüzümde huzurlu ve dingin tebessüm. Onun soluk alışında da bana şükür var. Ara ara “Allah! Sen büyüksün!” deyişleri yok mu…
Onu bana hatırlattığı için seviyorum”
“Neyi Baba?”
“Bizleri Yaradan’ı…”
Anlayan simasıyla ve babasının annesine olan sevdasının güveniyle karıştırmaya devam etti çocuk.
“Peki sen annenle nasıl tanıştığımı biliyor musun?”
Gözleri parıldadı yeni hikaye geliyor diye, “Hayır!” dedi.
Gülerek, “Onu da başka zamana. Hadi sen karıştırmaya devam” diyerek göz kırptı evladının sırtını sıvazlayarak…

Reklamlar

Sevdiğinin Emeği…

Hayatlarını birleştireli daha bir mevsim geçmemişti. Birlikteliklerinden önce konuşup karar birliği sağladıkları, “Evimiz, emeğimiz olsun!” düşüncelerini gerçekleştirmelerine az kalmıştı. O süre zarfında daha iyi imkanlarla yaşamak varken, ikisi de bu meşakkatli sürecin onlar için anlamlı ve unutulmaz olacağını düşünmüş, herkesin istediği kurulu düzen rahatlığı ve ferahlığı, birlikteliklerinin en başında tepmişlerdi, anlamı derin yaşam sürecine. Çünkü tüm ilklerini ve sonlarını kendi emeklerinden inşa edilmiş bir yuvaya sığdırmak istiyorlardı. İşte bu yüzden, o yuvaya kavuşana dek, asırları devirmiş eski bir dağ evinde yaşamlarını süreceklerdi…

Kadın’ın hastalığı daha iyiydi. Stresten uzakta sadece günlük yapması gereken işlerle uğraşıyordu. Bu da ona iyi geliyordu. Hedefi olan insanın yaşamak için sağlam bir dayanağı vardır öyle değil mi? En basitinden, bir kap yemeği pişimesi ve akabinde “Ellerine sağlık!” dileğinin dillendiği dudaklara bakmak, ona zaten şifa geliyordu. Sadece eli değil, tüm vücudu sağlıkla işliyordu…

Adam, bir an önce yuvalarının sıcaklığına kavuşma hayaliyle, çalışmasını yoğun günler geçirerek devam ettiriyordu. Daha çok kendi emeğiyle, zaman zaman Kadın’ın fikir ve dokunuşları ve olmazsa olur ama olmasının çok güçlü duygular yaşattığı dostlarının tatil süreçlerindeki yardımlarıyla devam ediyordu…

Evin temelini kurduklarında, hava yağış ve soğukla müsade etmedi çalışmaya. O süreç daha çok toprak işleri ve yapacakları evin kağıt üzeri ve tecrübe desteğiyle ilgili çalışıyorlardı…

Hava çalışmaya müsade edecek kıvama geldiğinde, ev için gereken işleri hızlandırdılar. Her günü daha yorgun, bol emekli, çok tatlı ve unutulmaz geçiyordu…

Bu süreçte dostları da misafir oluyordu. Biri gitti, diğeri geldi. Her birinin gelişi onlara büyük destek ve güvendi. Çünkü bir tanesi dahi yaptığının ardına bakmıyordu. Karşılıklı fedakarlık olan hangi ilişkide yaptığının ardına bakarsın ki?..

Dostları geldiğinde, gündüz de gece de çalışmaları sürdürüyorlardı. Hem hasret gideriyorlar, hem de günlük hedeflerine ulaştıklarında daha da şevkle çalışmaya devam ediyorlardı…


Zaman geçti…

Temelinden en üstteki baca oluğuna kadar, her yanına avuçlarıyla dokundukları ev bitmek üzereydi. Ancak Kısa süreli de olsa yağışlı günler geldi. Adam, pek aldırmadı bitimine az kala, içindeki coşkuyla ve devam etti çalışmaya. Kadın, “Acelemiz yok! Birkaç gün istirahat eder, devam ederiz. Hasta olma!” dese de, Adam bir an önce bitirmek istiyor. Kadın’ı da rahat ettirmek istiyordu…

Adam, ilk yağmur gününden sonra eve girdiğinde, yorgun ve üşümüş, kuzine yanan sımsıcak evde, sanki bir sürü onu seven insanların sarılıp sıcaklığını hissettirdiği gibi bir sıcaklık hissetti. Yorgunluğuna tat geldi. Kuzinenin yanına iş giysileriyle; ıslak, tozlu ve çamurlu; oturdu öyle. Başını, yaslandığı ahşap duvara yasladı, gözleri kapalı…

Kadın içeriden gelip onu orada öylece görünce seslendi:

“Üstün başın leş gibi, kalk yıkan da uzanırsın!

Sesiyle açtı gözlerini, “İçim geçmiş. Yıkanacak halim yok” dedi ve iç çekerek devam etti, sözler ağzından çıkarken yorgun tebessümle:

“Beni yıkar mısın?”

Böyle bir isteği daha önce olmamıştı Adam’ın ama benzer istekleri olmuştu. Bazen bebekleşiyordu. Mesela, sofraya oturduğu gibi, “Beni de yedirsene!” isteği. En çok da, Kadın hararetle dağdan gelen puğar suyuna dayadığı avucuyla içerken, elinin avucunun içine alıp şeklini bozdurmadan kendisi de içmeyi severdi. Yeteri kadar içince avucunu öperdi. Kadın da son suyu yüzüne dağıtır, başını severdi…

Yıkanma ricasını pek sorgulamadı Kadın, “Hadi gel, yıkayayım!” dedi. Kuzinenin üzerindeki kazanda kaynamış suyun altına girdi. Tabi dağdan gelen soğuk suyla destekleyerek…

Saçlarını uzun uzun yıkadı Kadın, başıyla oynanmasını çok sevdiğini bildiğinden ama Adam’da bir bitkinlik vardı. Kadın farketmişti. Havlusunu da sarıp, “Hadi koca bebek! Git üsütünü de ben giydirmeyeyim” diye ses ett, yıkanma boyunca süren sessizliği bozarak.

“Hiç de fena olmazdı anne!” diye şakalaştı halsiz sesiyle Adam’da…

O giyinmeye gitmişken Kadın da, kuzinenin üzerindeki demlikten birine ıhlamur, taze zencefil, portakal kabuğu ve tarçın koydu, demlemeye bıraktı. Adam’daki bu halsizliğin gidişatını sezmişti.

Kısa sürede odayı sardı koku.

“Mmmm… Mis gibi!” diyerek geldi Adam da odaya, yiyecek birşeyler hazırlayan Kadın’ın arkasından sarıldı, çenesini sol omuzuna yasladı:
-“Teşekkür ederim. Yordum seni de…”
-“Saçmalama şaşkın! Bebek yaptıysan bakacaksın hem, değil mi?” diye başını sola doğru başına yaslayarak Adam’ın, karşılık verdi…

Kuzinenin yanına uzanmış, baygın gözlerle tavandaki büyük çatma kalaslara bakarak geçmiş atalarının hayalini kurarken Adam, Kadın da birer bardak ıhlamurlu karışımdan getirdi. Birlikte içip, günlük işlerden konuşurken Kadın, Adam’ın hasta bakan gözlerini görünce, “Hadi git yat, ben de geliyorum birazdan” deyip Adam’ı yatağa gönderdi, kendi de etrafı toplayıp yanına girdi…

Sabah Ezanı…

Adam yatakta iki büklüm olmuştu. Kadın da ezan sesiyle uyandı, Adam’ın bu halini görünce alnından ve boynundan ateşine baktı. Ateş olduğunu görünce:

-“Ateşin var ve bana neden söylemedin?”
-“Önemli değil, uyuyayım geçer.”
-“Nasıl geçer? O kadar ihmalin karşılığında hiçbirşey yapmdan mı geçecek? Kalk hadi!”
-“Sarıl da ısınayım!”
-“Hemen kalk, üstüne birşey al ve içeri gel, bekliyorum!”

Adam, emri uyguladı teslim bir şekilde, üzerine birşeyler aldı ve geçti içeri.

Kadın, kuzineyi hafiften yaktı. Adam’ı da
yanındaki sedire yatırdı. Birkaç ilaç verdi, bol bol su ve limonlu su içirerek hem ateşi düşürmeye hem de vücuduna direnç vermeye çalıştı. Sabaha kadar defalarca tuvalete giden Adam’ın ateşi de düşmeye başladı…

Adam, pek hastalık nedir bilmezdi. Ancak nadir de olsa olunca, durdurabilene aşk olsun. O aşk, olmuştu…

Neyse ki, Kadın’ın varlığı ve emeği iyi gelmişti ama sadece ateşine. Toparlanması gereken kırgın bir beden vardı. Sabah kahvaltısını güzelce yedirdi Adam’ın. Aynen öyle! “Beni yedirir misin?” deyince kıyamadı tabi Kadın da…

“Ah koca bebek Ah! Dedim sana, “Sonra devam ederiz. acelemiz yok!” diye. O inadın yok mu senin. Neymiş efendim, ‘Bir rahat edecekmişim(!)”. İstemem böyle rahatlık! Kolun kalkmayacak hale gelince ben nasıl rahat edeyim? Sen zamanında sağlam bir sopa yememişsin. Yoksa laf dinlerdin…” diye tatlı dırdırını sürdürken Kadın,
“Ben de Seni Seviyorum!” diye tebessümüyle sevdi Adam da kadınını…

“Bunu sana yaşatmaya hakkım yoktu. Kendi tercihimin sonucu ikimizi de etkiledi. Dikkatsiz davranışım için özür dilerim…” diye ekledi mahçup ve halsiz sesiyle…

Kadın kalktı yerinden. Sarıldı boynuna, sarılırken de dudağını dayadı ve doğruldu.
“İyi iyi ateşin yok. Hadi dinlen biraz…” diyerek günlük işlerine döndü.

Adam, hasta psikolojisini pek sevmezdi. Hemen ayaklandı. Evin içinde ufak ufak işlerle uğraştı. Öğle yemeğinden sonra da uzandı yatağa, uyudu…

Akşam ezanını biraz geçmişti. Kuzinenin yanına gelip oturdu.

Kadın, “Şşş!” diye seslenerek göz kırptı ve buzdolabının üstün gösterdi. Tepsi vardı. Adam,
“Nedir o?” deyince Kadın da,
“Kalk bak!” dedi.
Kalktı Adam, uzandı ve tepsiyi aldı. Üzerini açınca, gözleri parladı Adam’ın ve onun bu halini görmek, Kadın’da da aynı etkiyi yaptı.
“Hadi otur ye!”

Oturdu ve kucağına aldı tepsiyi. Parlayan gözlerle tepsiye bakıyor, kokluyor ve özenle kesilmiş dlimlerine bakıyordu. Bir dilim aldı baklavadan ve uzun uzun çiğnedi:
“Mmmm…”

Gözleri doluluktan parlıyordu. Bastı kahkahayı ve aynı anda kendi bile duyamayacağı seste “Çok şükür!” diye seslendi.

Daha önce yapmamıştı Kadın. Yapabildiğinden bile haberi yoktu Adam’ın. İstememişti de. Ancak Kadın, biliyordu Adam’ın damağının nasıl şenleneceğini de, yoğunluktan vakit bulamıyordu. Gücü, kuvveti ve morali yerine gelsin diye yapmıştı fırsattan istifade, o uyurken…

Adam, ardı ardına dilimleri doldurdu ağzına. Tebessümünü ve “Mmm…”larını hiç bozmadı. Tepsiyi kenara koydu artık, doymuş da zevkten ağzına attığı son dilimle doğrulup, karşısında oturan ve onu izleyen Kadın’ın önünde diz çöktü ve kucağına koydu başını.

“Ben de Seni Seviyorum!” dedi, avucunu aldı ve “Bu, hamuru yoğuran ve oklavayla her hamuru ileri geri götüren avuçlarını da seviyorum. En çok da bunu bana yaparken, gönlündeki o güzel hisleri…” diye ekleyerek, avucunu da, gönlünü de öptü…

Kalbine giden yolun, midesinden geçtiğini, sevdiğinin ellerinden, emeğinden ve bu süreçte ‘O’nu düşünmesini hissettiğinde anladı.

Meğer, gerçekten de bir erkeğin kalbine giden yol, midesinden geçermiş ama sevdiğinin emeğinden…

Hakikatle Dolu Yüreğe Sahip İnsanlara…

Adam, her gününü çalışarak geçiriyordu. Çalışmayı seviyor ve “Sağlık oldukça çalışmaktan kime ne olur” diyor, gayretini sürdürüyordu…

Ancak bir sorun vardı. Evine geldiğinde hep istediği o huzuru bulamıyordu. Bela, küfür, şiddet arttıkça ve tüm bunlara şahit oldukça, hem de en kıymet verdiği aile ortamında yaşanınca, bir de müdahalede bulunamayınca, günün tüm o vız gelen yorgunluğu üzerine biniyordu…

Neydi ki bu aile içindeki?

Neydi olması gereken huzur ortamını bozan şey?

-Benlik Savaşı!

Hak davası değil haklı olma davası, sözünü dinletme ve diretme, itaat ettirme ve dahası nefsi arzular…

Adam ise bunlardan arınmak için çalışıp çabalıyor ve nefsi mücadelede bulunuyordu. Ancak ne derece ileri gidebilirdi ki? Her gün şiddeti artan nefis emarelerinin ateşi içinde kalarak…

Bir insan, sevmediği yada onaylamadığı birşeye bile uzun uzun baktıkça alışıyor, normal karşılayıp sevebiliyor da.

Ancak Adam’ın sevmemesinin sebebi, bir türlü kabullenememesinin haklı gördüğü bir sebebi var. İşte bu sebep de çatışmayı doğuruyor.

“Harama bakma, hatta yaklaşma” temelini taşıyan bir inanca tabi olması. Biliyor ki, bu ortamın onu yanlış ve sapkın yollara sürükleyeceğini, hatta cinnet boyutuna taşıyacağını.

İşte devamlı körüklediği bu inanç ateşiyle kapadı gözlerini ve kulaklarını olan bitene, dilini ise zor tuttu. Hele ki kaba kuvvetini…

“İnsan bu denli günaha zorlanır mı” diye çok geçirdi içinden, hem de her geçen yorgun gün…

Bu denli artan itici ve uzaklaştırıcı gücün de bir nedeni vardı elbet. Nedensiz yaşanmıyor öyle değil mi?

Önce diliyle, sonra eliyle bu durumu düzeltmeye çalıştı, olmadı. Bu durumu daha fazla görmek onu alıştırır diye korktu ve kalben buğzetti…

Bir ailenin içinde olmaması gereken, olmamasını dilediği ağır şeyleri yaşamak, ağrına gidiyordu ve kalben uzaklaştı, mühürlendi…

Bir süre daha devam etti bu durum. Evin içinde ruh gibiydi. Oradaydı ancak zihnini ve kalbini kapatmıştı. İşine gidip geliyordu ve diliyordu ki, “Şu emeğimi hakedenlerle tüketeyim…”

Çok da uzun sayılmayan bir süre zarfında, vesilelerle bir Kadın yaklaştı yaşamının çevresine. Ancak Kadın hastaydı. Mucizevi bir şekilde yaşama tutunmuş ve devam ediyordu tüm o içten gayretiyle…

Hayatları kesiştikten sonra Adam da, Kadın da olduklarından daha iyi hissetmeye, birbirleriyle paylaştıkça tamamlandıklarını hissetti. Öyle bir süreçlerden geçmişlerdi ki Adam, Kadın’daki huzur kokusunu, hafif nemli rüzgar eşliğinde gelen çay çiçeği kokusu gibi burnuna gelişini sevdi. Kadın ise Adam’a duyduğu güvenin, damarlarında sağlık için dolanan kan gibi, bedeninin en kılcalını sarışını ve şifasını sevdi. Cisimlerine pek bakmadılar. Yine inceden, göz ucuyla da olsa sevmişlerdi muhtemelen birbirlerini. En azından gözlerine derin derin, dolu dolu bakmışlardı…

Tüm bu süreçlerin ardından, uzatmadan birleşme karqrı aldılar ve yaşamlarını birlikte sürmeye başladılar. her geçen gün, daha da anlamlı sarıyorlardı birbirlerini; şifa niyetine…

Adam, toprakla uğraşıyor ve tüm gücünü gün içinde toprağa bırakıyordu. Alnının teri ziyan olmuyor ve dokunduğu topraktaki canlılara karışıyor, yine bir şekilde ona dönüyordu…

Kadın da, evde işleri bitince Adam’ın yanına gidiyor, bazen sohbet ediyor, bazen de birlikte işe koyuluyorlardı. “En güzel günümüz” diye dillendirdikleri, eve birlikte yorgun dönmeleriydi…

Sevdikleri birşeyden daha bahsedeyim. Bu, en sevdiğim yanlarıydı.

Adam çalışırken, Kadın’ın usulca yaklaştığını hissettiğinde bozuntuya vermiyor, arkası Kadın’a dönük doğrulup, karşı dağa doğru önce içinden, “Allah için” sonra bağırarak, hatta haykırarak diyeyim, çünkü karşı dağlar inliyordu, “Seni seviyoruuuum!”…

Adam, Allah için çok seviyordu ve hep de istediği buydu: “Beni, Yaradan’dan uzaklaştırmayan bir gönül bağıyla sarsın”…

Kadın da Adam’ın, karşı dağa vurup geri dönen ve önce kulağına sonra hasta da olsa onun için güçle atan kalbine inen sevgisini seviyordu. Bu halin verdiği sevinçle hoplaya zıplaya Adam’ın arkasından dolanıyordu, sırtına göğsünü ve başını yaslayarak…


Zaman geçti…

Kadın, geçen yıllarla kendini daha iyi hissediyordu. Bu iyiliği, Adam’ın da hep hayalini kurduğu, topraklarında çoğalma isteğini körükledi. Kadın’la istişare yaparak, her ne kadar nasip de olsa, birbirlerine danıştılar ve aynı düşüncede bağdaştılar…

Aldıkları bu karardan sonra bir mevsim geçmeden haber geldi. Bu toprakların ilk meyvesi…


Zaman geçti…

O mis kokulu meyve ve o meyvenin gelişine vesile olan çiçek, kokularıyla Adam’ı mest etmişti. O duyguyu anlatmaya benim dilim de, gözüm de dayanmaz. ama bir “Hamd olsun!” diyelim böyle sevgiyle yoğrulan aileye…

Zaman geçti…

Evlat büyüdü. Babasına, anasına yardım edecek kadar hem de. Toprakta yetişen evlat çabuk gelişir, direnç kazanır. Bu evladın da, bu topraklarda ekildiği fazlasıyla belliydi…

Aile ortamında başından beri daim olan huzur ortamı her geçen günle ve yaşanmışlıkla daha da körükleniyordu. Hep aradığı ve kendi kurduğu ailede bulduğu huzur ortamıyla Adam’ da çalışmak vız geliyordu. Akşam eve gelip öyle kenara da çekilmiyordu. Yatana kadar ne iş varsa onlarla da ilgileniyordu ancak Kadın da yamacındayken. Onun da gönlünü hoş etmeyi ihmal etmiyordu. Bakışı bile yeterdi ya neyse…


Zaman geçti…

Kadın’ın hastalığı geçen uzun süreçlerin ardından nüsetti. Bir süre sanki uykudaydı. Gelişi hafif olmadı. Kaldığı yerden devam eder gibiydi. Ağırlığını hissediyordu bedeninde Kadın, ama çok belli etmiyordu. Adam’ı telaşlandırmak istemiyordu. İyi olmaya çok alışmıştı ki üzerine de konduramıyordu yeniden o hale düşmeyi. Geçicidir diye önemsememeye çalışsa da, kendi kendine devamlı “İyiyim ben iyiyim” dese de, sonunun gelişine pek etki etmeyecekti. Çok da dayanamadı. Uzun soluklu hasta yatışları başladı. Günler, haftalar sürdü bazen. Biraz iyi olur gibi olsa da yeniden geldi ve sardı bedenini…

Bu süreçlerde huzur ortamı hiç bozulmadı. İlginç gelebilir ama hastalığın kasvetine kapılmadılar. Tabi Hak olanı da kabul ederek. Evlat dahi farkında ve dirayetliydi. Çünkü geçmiş günleri de, bu günleri de nasibe ve hak olanı yaşayacaklarına olan inanca bağlılıklarıyla sürmüştü. Aile ortamında değişen tek şey, Kadın’ın devamlı istirahat halinde olmasıydı. Tüm bu süreçte toprak işi de, ev işleri de Adam’ın himayesindeydi. İş gücü kat kat artsa da, bitmez tükenmez bir azim ve güçle hergün çalışmaya ve çabalamaya devam ediyordu. Hiç mi yorulmaz insan?

Kadın da birgün sordu bunu: “Yorulmadın mı artık?”

Adam elindeki işi bıraktı. Uzanan Kadın’ın başına doğru uzattı başını. Çay çiçeğini koklar gibi kokladı. Aldığı solukla, “Yorulur muyum hiç? Her zerresine değecek bir hayatı yaşıyorum. Allah bizden razıysa, bu dünya isteyene kalsın. Sen her halinle benim ahirimi güzelleştiriyorsun. Kaldığın süreci iyi değerlendireyim değil mi?” diyerek muzipçe ve anlamı derince dillendi. Bunları dillendirirken, Kadın’dan önceki yaşamı geldi gözüne. O zorluk yerine, bu zorluğu sevdi ve tüm içtenliğini yaşamına verdi…


Zaman geçti…

Yorucu olsa da, hissetmeyen Adam’ın tökezlediği gün geldi. Kadın’ını dünya sürecinde kaybetti.

Adam’da, evladı da ölümden sonraki süreçlerde durgunluklarını korudular. Tüm bu süreç geçtikten sonra baba-oğul birlikte çalışmış, eve yorgun dönmüşlerdi. Eve girdiklerinde, evin sinmiş kokusuyla gözleri doldu ikisinin de. Birbirlerine bakmaya başladılar. Duygu yoğunlukları daha da arttı. Adam evladına, “Ben de özledim evladım. Kavuşmam yakın sanki. Kokusu çok yakın geliyor. Senin biraz daha zamanın var, sabırla yaşayacağın…” dedi, birbirlerine sıkı sıkı sarılarak.

Evlat farkındaydı elbet. Hak olan birşeyin yaşanmasının erkeni yada geci olmadığının. Ancak babasının bu sözleri fazla hisli gelmişti. Bu yüzden de sarılırken derin derin koklamıştı…

Bir süredir yalnızdı Adam. İşini yapıyor, evine geliyordu. Evladı, eğitimi için uzaklaşmıştı. O da artık bir birey olarak, bu toprakların kudretiyle yoğrulmuş olarak kendi ayakları üzerinde, yaşamını yönlendiriyordu…

Adam artık yorgun dönüyordu evine. Çalışması nispeten geçmişe göre azalmıştı ama özlemden olacak ki, yorgunluğunu hisseder olmuştu. Eve yorgun geliyor, iki lokma atıştırıp yatıyordu…


Zaman geçti…

Evladına bir haber gitti. Annesinde olduğu gibi sakince karşıladı bu haberi. Duruşu ise daha güçlüydü. Farkındalıkları artmıştı tabi. Defin işlemlerini tek başına yerine getirdi. Sonrasında gelen gidenlerle de ilgilendi. Her gelen giden, yüreğini daha da ferahlattı. Kimseye ihtiyaç duymayacak şekilde yetişmiş olsa da, ihtiyacı olduğunda içten destek olacak insanları ardı ardına tanıdı ve güvenle sevdi. “Ailemin en güzel birikimi” dedi her birine…

Bir süre daha evinde kalmak istedi ve vakit geçirdi. Çoğu insan kaçar gider. Bu öyle değildi. Farkındalığı içinde değişmez bir anlayışla yerleşmişti ve her süreci deneyimlemeyi seviyordu. Üzülmekten niye kaçar ki insan? Geliyorsa yaşayacaksın ve kaçmayacaksın. Hele ki bastırıp da sırtında yük etmeyeceksin. Bugünü yaşa ve bırak gitsin öyle değil mi?..

Bir akşam, babasının bir çalışma gününden çok çalışamasa da çalışmış ve yorgun eve döndü. SonBahar’ın ortalarıydı. Hava da kapatmıştı. İlk iş, kuzineyi yaktı. Ev ısındıkça o da gevşedi. Yorgunluğu da tatlılaştı. Evini kokladı. Doğduğu zaman gibiydi. Hiç değişmemişti. Ahşap olan evin her yanına anasıyla babasının kokusu da sinmişti. geçen yılların her gününün kokusu da sinmişti…

Babasının yazın sonlarında kavanozlara yaptığı üzüm şıralarından bir tanesini aldı ve kuzinenin yanındaki sedire yarı oturur pozisyonda yerini aldı. Yudum yudum babasının emeğini tadar, rahmetle anarken, aldığı bir yudumda ahşap olan karşı duvarda bir kapak ve binicik tutacağını gördü. Net değildi ama evin her yerini ezbere bildiği için bu değişimi farketmişti. Yerinden doğruldu. Son aldığı yudumu ağzında tutuyordu. Kapağa uzandığında yuttu ve açtı kapağı. Bir sürü defter vardı. Biri büyükçeydi. Onu hatırladı. Çocukluğunda, babasının her akşam çalışma masasında yaktığı gaz lambasının ışığında, bazen saatlerini geçirdiği defter. Aldı onu ve yerine geçti. Bir yudum daha tattı babasını ve defteri ortadan açtı. Sayfa sayfa ön izleme yaptı. Bazı sayfaları geçemedi. Neler neler vardı. Asıl tadımı şimdi başlamıştı…

Bir Adam, bir Kadın’ı nasıl severinden, bir avuç suyun nasıl içileceğine ve hissine kadar hemen herşey vardı. O kıymetli babanın hisleri ve düşünceleri, bazen gözünün içine baktığında göremediği herşey kucağındaki defterdeydi. İstemsizce sımsıkı sarıldı ona. Tıpkı o yorgun iş gününün ardından eve geldiklerinde sarıldıkları gibi…

Bundan sonraki süreç bambaşka olacaktı, öyle hissetti. Hissinde hem güven vardı hem de bir sıcaklık işte. Sıkıştığında açıp okuyacağı ve yok olsa da faydalanacağı bir babası vardı. Gözleri doldu ama çok. Özlem de vardı, sevgi de, umut da. Her damla defterin üzerine düşünce toparladı kendini ve eliyle sildi üzerini. Ömrünü kısaltmak istemiyordu defterin. Belki asırlar boyu giderdi, yol açardı…

Sonra ilk sayfayı merakla açtı. Nasıl başlamıştı diye…

ve ilk sayfada:

“Zor da olsa hayat, eğer huzur varsa, sonuna gitmek için güçlü bir sebep vardır. Çünkü, “Zahmette Rahmet Vardır” yazıyordu…

—–

Sonra evlat ne oldu bilmiyorum. Muhtemelen huzurlu bir sebep bulmuş ve tüm gayretiyle onu yaşıyordur…

Ben kim miyim?

Ben de arıyorum kendimi Hakikat yolunda. O Adam yada evladı gibi olmak isterdim. Olamasam da, kim olursam olayım, hakikatle dolu yüreğe sahip olmak isterdim. Selam olsun o güzel yürekli Adam’lara, Kadın’lara ve evlatlara…

Ve umarım ki, bir gün o selam bana da gelir…

Komarlı İfade

Komar Çiçeğini başka severdi Kadın. İlkBahar’la açan komarların, tüm kokusuzluğuna rağmen üzerinde yarattığı etki, görülmeye değerdi. Adam da ezberlemişti bu halini: Gözleri parıl parıl ve yüzüne sinmiş tadı yerinde tebessümüyle dolanırdı etrafta… Adam’da onu izlerken komarı izlerdi sanki. Böyle güzel etkiyi yaratana hayranlığı sanırım ondandı… Bazı sabahlar, erken saatlerde yataktan doğrulduğu gibi evin yakınında akan suya yüzünü yıkamaya giderdi Kadın. Yüz yıkamak bahaneymiş… Bir sabah, Adam da ardından düşmüş peşine ve gidişini izlemiş. Yol üstünde gördüğü gördüğü her komar ağacına sarılırken çiçekleriyle konuşmaåsını ve öpüşünü seyretmiş. Ardından suda yüzünü ve ensesini ıslatışını… Adam yaklaşmış ve görünür olmuş. Seyretmeye öylece devam etmiş. Severmiş onu seyretmeyi. Her hareketini sevmez mi insan, sevdiğinin?.. Kadın, yüzünü ve ensesini ıslattıktan sonra bir avuç da ağzına götürüp, yudumlarken dönmüş arkasını. Göz göze geldiklerinde su, boğazından aşağıya, yüzünde komar tebessümüne ek, sürprizin heyecanı eşliğinde indi. Muhtemelen Kadın da, Adam’a bakarken, Adam’ın Kadın’a bakarken ki güzel ifadesini sevmekle meşgul oldu. O nasıl da içten severek bakıştı öyle… Baka baka sevdiler birbirlerini önce, sonra yaklaştılar. Adam, kendinden bir karış sayılmayacak kısalıktaki Kadın’ı, çay çiçeğini koklar gibi kokladı. Gözlerini kapattı Kadın da, O’nun iç çekişiyle huzuru kokladı… Mevsimler geçti. Bahar da, yaz da geldi geçti. SonBahar’ın ilk ayı da sona ererken, bir sabah Kadın’da yine o Komarlı ifade. İhtimal veremedi Adam ama merak de etti bu zamansız ifadeye nedeni. O sevdiği ifadeyi görmesine neden olanı… Suya doğru yollanınca zamansız açan komarları gördü. Son zamanlar yapan sıcaklar sebep olacak ki, sadece o mu, elmalar, karayemişler de açmıştı çiçeğini… Komara mı, yoksa Komarlı Kadın’a mı sevindi bilinmez ama, anladı ki zamansız birşey yoktur. İnsan aklı işte. Allah “Ol!” dedikten sonra kim yerinde durabilir ki? Şu güzelliği ve güzelliğin o nadide etkisine “Şükür!” diye dillendirirken döndü arkasını, evine doğru yollanacaktı ki, Sürpriz! – Komarlı ifadesini farkeden Adam’ı hissetmiş ve ne yapacağını merakla peşine takılmıştı Kadın. Seyretti gidişini de, duruşunu da, anlamlandırdığı herşeyi de en çok da hissetti ilgisini. Geçirdi o güzel yüreğinden, “Bir Adam, bu kadar kıymet verir mi?” diye ve devam etti: “Yüzümdeki ifadenin nedenini sevmeye gitmiş…” – Göz göze geldiler. Tebessümleri birbirlerine olan hayranlıklarındandı. Yaklaştılar… Kadın, bir karış sayılmayacak uzunluktaki Adam’ın boynuna sokuldu ve çay çiçeğini koklar gibi özenle kokladı. Adam ise böyle yürekli bir bedenin huzurunu… Çiçek deyip geçmemek lazım. Çiçek nasıl yerinde güzelse, Kadın da öyle: “Yerinde güzel…”

Çay Çiçeğini Koklar Gibi…

Adam, çay çiçeğini çok severmiş. Gördüğü anda koklamadan edemezmiş. Ama koparıp değil, eğilip koklarmış.

Tıpkı Kadın’ı kokladığı gibi…

İçinden geldiğinde; Kadın ister uyusun, ister otursun, ister iş yapsın gider yanına yada eğilir başından, boynundan koklarmış. İşinden yada olduğu durumdan alıkoymazmış. Her kollayışı da, Kadın’ın hoşuna gidermiş; Adam’ın kokladıktan sonra doğrulurken ki tebessümüne de…

Bir gün sıklaşmış bu git gelleri. Kadın da sormuş artık, neden devamlı kokladığını.

Adam’ın cevabı içtenmiş:
“Kokular kolay unutulmaz…”

Adam kolay kolay unutmak istemezmiş. Tıpkı bir esintiyle gelen çay çiçeği kokusuyla hatrında canlanan çay çiçeği dokusunu unutmadığı gibi. Kadın’ı da her haliyle koklarmış ki, onsuz yaşadığı anlarda varlığını tebessümle hissetsin diye…

Mavili HaNa Çiçeği

Sözleri sarı,
Hayalleri mavi,
Mavili Hana Çiçeği’m…

Bir zamanlar bir Adam sevdiğini kaybetmiş. Sevgisi sonsuza ulaştırandanmış. Kaybına üzülmüş ama harap olmamış. Viran hiç…

Sadece özler dururmuş olduğu yerde ama duramamış. Almış başını gitmiş. Başının içindekilerle…

Sonra değişen coğrafyalardan birinde dolanırken başındakilerle, görmüş onu. Kaybını getirir gibiymiş gördüğü. Görüntü netleşmiş. Eğilmiş yanına, yaklaşmış. Koklamış.. ama çiçeği değil, Onu…

Sonra gözleri doldu. İçi dolunca hep öyle olurdu. “HAsret NAsibimmiş” diye içerlendi ve dillendi:
“Sözleri sarı,
Hayalleri mavi,
Mavili HaNa Çiçeği’m…”

İçinin sarısını, O’nun dilinden çıkan sözlerin ışıltısına; mavi taç yapraklarını ise O’nun mavi gök kadar uçsuz hayallerine benzetti.

Sevdasının yeşermişini bulmuştu. Bir daha da bu coğrafyadan gitmedi. Sonra çiçeğinin mavi boyasını buldu. O’ndan gelen uçsuz hayaller nasıl bulaştıysa Adam’a aynı öyleydi.

Bir de yendiğini deneyimledi. Aynı, O’nun gibi besleyiciydi.

İlkbahar’da gelmişti, kış oldu mu gidecekti. Gitse de, gelecek baharda onu geri getirecek kökleri vardı ve her geçen sene etrafı daha da saracaktı. Aynı, gitse de, hiç gitmemiş gibi bıraktığı anıları gibi…

Adam, sonsuza giderken yoluna yoldaşını bulmuştu. Hem anacak, hem yaşayacaktı…

Papatyalara baktı güzel kadın ve… (4. Bölüm: Sarıl..!)


“Hiç istifini bozmadı.. ben de öyle…

O, göğsümde, duyduğum huzuru kokluyordu; ben ise sağ omuzundan arkasına aldığım örgüsünü tek tek çözerken her boğumundan çıkan papatyadaki onu ve vadiden gelen günün sürpüntüsünü…

Örgülerini çözdüm…

Çözüşüm masaj gibi mi geldi bilmiyorum, soluğu uyur gibiydi. Sakinliği belli. O da severdi ben gibi, saçıyla oynamasını…

Hafif hafif, başının tepesinden sırtına doğru sallaya sallaya açtığım saçları kabardı.

Akşam çisesi bastırmıştı. Yükselen basınçla kokular daha da belirginleşmişti. Hemen çenemin altındaki başından da o koku yükseliyordu. Tenimin uyduğu o koku.. ten uyumu…

Sol göğsüme yaslanan başı hiç istifini bozmuyordu. Sağ ve sol kürek kemiğimdeki avuçları, belime inmiş, parmaklarını birbirine kenetlemişti. Yerini sağlama almıştı…

Birbirimize dayanmıştık. Birbirini destekleyen ama güç kullanmadan ayakta duran bedenler.. ayaktalar…”

O sıra Adam, vadide yanan ilk hanenin ışığına gözleri dalmış, zihninde kıymete değer bir güne gitmişti:

“Burayı temizleyelim de, papatya dikelim. Su içerken kokuları vurur burnumuza, belki her orada bulunduğumuzda, evladın başını okşar gibi, birer avuç su serperiz diplerine.. ihtiyacı olmasa da, varlığımızın kanıtı olarak…

Hem, sen vadiyi izlerken onlara da bakarsın.. seversin güzeli, güzel görmeyi, bakmayı…” demişti Kadın, vadiye bakan ve kendi topraklarının üzerinde, su ihtiyacı olanın ihtiyacını karşılasın diye duran musluğun yanındaki çeşitli otlarla çevrili ufak toprak parçasını, gözlerini normalden fazla açarak ve kafasını boynundan hafif bir hareketle ileri götürüp işaretleyici bakışlarla göstererek…

O vadinin, Adam için kıymeti vardı. Her dağa çıktığında, topraklarına ilk ulaştığı yerde onu karşılayan o vadiydi. Önce derinine bakar, derin derin koklar ve yoluna devam ederdi. Kadın bunu, Adam’ın oradaki halindeki farklılığı sezerek anlamıştı. Herşeyi açıkça söylemeye gerek yok çokça. Hislerine kavuşan, hisseder…

Kadın’ın da içinden, papatya dikmek gelmişti. Aslında içinden gelmesi de ayrı bir hikaye!

-Adam, papatya görünce; minik ellerinde annesinin gülen gözlerine uzanan papatyaları görüyordu.. ve dahası tabii bu hikayede…-

Kadın da düşünmüştü ki: “Huzuru bol olsun…”

Adam, “Bana yardım et de, beraber dikelim!” dedi Kadın’a. Anısı olan şeyleri severdi Adam. Papatya isteğinin nedenini anlamış, bu huzurlu anıya Kadın’ı da dahil etmişti…

Kadın, resim çizmeyi severdi ve çokça da çizerdi. Daha önceleri derin bir zihinden, hayal gücünün ötesinden berisinden çizerdi. Bir zaman geldi işte, Adam’la yolları kesişti, O’nu yaşadı. Yaşayınca, en güzel kurgunun yaşadıkları hayat olduğunu O da hissetti, inandı…

Adam’dan beri en güzel kurgu, yaşadığı hayattı.. O’na dokunan hayatlardı…

O gün de yaptıklarını; Adam’ın O’nun için yaptığı, vadiyi seyrederken çizim yapabileceği, kendinin de hemen yanında el işleriyle uğraşabileceği camekan atölyede çizimine yansıtacaktı. Etkilendiği her anda yaptığı gibi…

O gün de yansıtacağı aslında, aralarındaki en büyük bağdı. İkisinin de elleri topraktı. Aralarındaki bağı sağlayan, özün parçasındandı.Toğrağa dokunmak, birbirlerine dokunmaktı…

Adam, toprağın üzerindeki çeşitli otları temizliyordu. Bir yandan da tanıdıklarını Kadın’a anlatıyordu…

Kadın da, narin ve hafif pembe rengi avuç içlerini önce toprağa değdirdi.. bir ürperdi, akışı hissetti. İstemsizdi tabi başını göğe kaldırması ve olduğu andan bir an için sıyrılması.. artık bağlanmıştı.. artık birbirlerine özden dokunmuşlardı, hakikatin ürpertisiyle…

-Bu dokunuş aslında bir başlangıçtı. Yılların nasıl geçtiğini anlamadığı bir günde, işin yorgunluğuyla dinlenirken avuçlarındaki o narinliğin yok olduğunu farkettiğinde aldırış etmemişti. Hala o narin avuçların içini öpen bir Adam vardı hayatında. Narin Adam.. toprak kokan elleri severdi. Sevgisini ise göstermekten geri durmazdı…-

Sonrasında parmak uçları, Adam’ınkileri taklit ediyor, otları temizliyordu. Bildik bir iş gibiydi. Ardından Adam, elinde kazmayla, toprağın dibini üstüne, üstünü dibine getirdi. Tabirle, pamuk hâline büründürdü. Dikmek için en güzel hâle…

Sonra, Kadın’ı yanına aldı ve düştüler yola. Adam’ın hemen sol arka çaprazında, hafif bir uzaklıktan takip ediyordu. Adam, bir yandan çevrede anımsadıklarını ve onlarla olan yaşanmışlıklarını anlatıyordu. Bu süreç, hızlı çekim ama çok şeyi anlatan bir kısa film gibiydi…

Etrafta gördükleri papatya türlerini köklerinden koparıp alıyorlardı.. çeşit çeşit…

Bir ara Adam, sadece kendi soluğuyla başbaşa kaldığını hissettiğinde, çömeldiği yerde arkasına döndü.

Kadın, sessizce elini uzatmış ve uzaktan Adam’ın yüzünü kapatıyordu. Adam, bu duruma tebessüm ederek anlamaya çalıştı ve “Ne oldu?” diye sordu. Kadın ise esprili bir ağızla, “Işığın gözümü alıyor” dedi, ardından avucunun içi Adam’a dönük elini indirdi, gerçekten ışıktan kamaşmış gibi gözlerini kısarak…

Sonra ise, O’na en yakışanı yaptı. Koca koca güldü, gözleri her gülüşünde olduğu gibi kısıldı, gülüşünün hatırası olacak göz kenarındaki kırışıklıklar da belirginleşti. Adam, olduğu yerden huzurla sevdi Kadın’ı.. çok sevdi. Adam’da ki koca bir kahkaha değildi.

Nasıl desem..?

Hani şükür ettiren birşeylerle devamlı karşılaşırız ya; farkedebilirsek tabi; aynı ona olan tebessümle yaklaştı Kadın’ın varlığına. Gözleri hafif dolu, mutlu ve huzurlu bakış birlikteliğiyle.. kısa süre de olsa gözleri göğe kayarak…

Her ikisi de, tebessümlerini yitirmeden, ellerinde çeşitli papatyalarıyla girdiler dönüş yoluna. Etraflarını dokunarak izlemeye devam ediyorlardı, gözler fıldır fıldır, arayış içinde tabii…

Suyun yanına geldiklerinde Kadın, açtı kollarını ve gün batımının son kendine has renk tonlarını yanına alan vadiye doğru, saçları rüzgarda hafifçe sola doğru salınırken ve Adam’ın solundaki varlığının da hissiyle, “Kainata bak! Sanatı başka yerde arama!” diyerek sarıldı dağlara, vadiye, dünyaya; tüm aleme, sadece kendi duyabileceği bir ses tonuyla…

O’nu bulan neyi kaybetmiştir ki, değil mi..?

“Dikelim artık!”

Adam, seslenişini hemen aldırış eden Kadın’a bir kaç tanesini dikerek, nasıl dikileceğini göstedi. Gerisi Kadın’a aitti…

-Adam da birini iş yaparken seyretmeyi çok severdi. Sanki seyrederken kendi yapıyormuş gibi olurdu. Öyle tatlı bir hissiyat…-

Öylece geçti karşısına ve Kadın’ın işleyişini izledi. Her dikişinde Adam’ın gözlerine bakarak aldığı onayla daha da tecrübe kazandı. Elleri yatkınlaştı. Bunu görmek güzeldi…

Her dikişi severek oldu.. Adam da sevdi her dikişini ve bitti işi. Ellerini burnuna götürdü. Kokladığında gayri ihtiyari gözleri kapandı; başı, koklarken ki yukarı kalkışı yerine getirdi ve bir ürperme aldı tenini. İçten geldi ve sardı. İşte hissetmenin özüne değindi. Ürperdi.. O’na dokundu.. ellerindeki toprakla ve kokusuyla…

Koklarken tat alan tebessümü Adam’a da uzattı. Avucunu burnuna dayadı. Toprakla Kadın’ı kokladı. Unutamayacağı ilk koku.. hep anımsayacağı ve anımsatacağı. Toprakla fazlaca haşır neşir olan Adam, Kadın’ı her an anımsatacak ânı yaşamıştı işte…

Kadın, avucu Adam’ın yüzündeki hali, zihnine huzurla kaydetti. Bu ânı, resmedilecek en güzel kurguyu, hisli temâsı…

Adam’ın dalmış gözlerini ve zihnini geri getiren avuç içi oldu. Hissetmiş gibi Kadın, içinden geldiği gibi sağ elinin avuç içini dayamıştı Adam’ın burnuna. Adam, tek, derin ve uzun solukla, iç çekerek kokladı ve sevdiği o yeri.. ve yine severek öptü. Göğsünde hiç istifini bozmayan Kadın’ın avucuna gelen öpücükle yüzünde beliren mesajı alır tebessümünü Adam, yine göğsündeki o güzel gülüşe ulaşan yüz kaslarının hareketliliğinden anlamıştı.

Kadın, Adam’ın burnundan çektiği avucunu da alarak her iki avucuyla sırtından yukarıya kürek kemiğine doğru yollandı, kendine daha da yakınlaştırdı Adam’ı ve..

“Sarıl..!” diye mırıldandı yarım ağızla…

Adam ise, doladığı kollarının istifini bozmadan, daha da göğsüne bastırarak, çenesinin altında göğsüne yaslanmış kulağına söylendi, Kadın’ın duyunca güven ve güç hissedeceği bir ses tonuyla: “Hiç bırakmadım ki..!”

Kamer AYGÜN