Sevdiğinin Emeği…

Hayatlarını birleştireli daha bir mevsim geçmemişti. Birlikteliklerinden önce konuşup karar birliği sağladıkları, “Evimiz, emeğimiz olsun!” düşüncelerini gerçekleştirmelerine az kalmıştı. O süre zarfında daha iyi imkanlarla yaşamak varken, ikisi de bu meşakkatli sürecin onlar için anlamlı ve unutulmaz olacağını düşünmüş, herkesin istediği kurulu düzen rahatlığı ve ferahlığı, birlikteliklerinin en başında tepmişlerdi, anlamı derin yaşam sürecine. Çünkü tüm ilklerini ve sonlarını kendi emeklerinden inşa edilmiş bir yuvaya sığdırmak istiyorlardı. İşte bu yüzden, o yuvaya kavuşana dek, asırları devirmiş eski bir dağ evinde yaşamlarını süreceklerdi…

Kadın’ın hastalığı daha iyiydi. Stresten uzakta sadece günlük yapması gereken işlerle uğraşıyordu. Bu da ona iyi geliyordu. Hedefi olan insanın yaşamak için sağlam bir dayanağı vardır öyle değil mi? En basitinden, bir kap yemeği pişimesi ve akabinde “Ellerine sağlık!” dileğinin dillendiği dudaklara bakmak, ona zaten şifa geliyordu. Sadece eli değil, tüm vücudu sağlıkla işliyordu…

Adam, bir an önce yuvalarının sıcaklığına kavuşma hayaliyle, çalışmasını yoğun günler geçirerek devam ettiriyordu. Daha çok kendi emeğiyle, zaman zaman Kadın’ın fikir ve dokunuşları ve olmazsa olur ama olmasının çok güçlü duygular yaşattığı dostlarının tatil süreçlerindeki yardımlarıyla devam ediyordu…

Evin temelini kurduklarında, hava yağış ve soğukla müsade etmedi çalışmaya. O süreç daha çok toprak işleri ve yapacakları evin kağıt üzeri ve tecrübe desteğiyle ilgili çalışıyorlardı…

Hava çalışmaya müsade edecek kıvama geldiğinde, ev için gereken işleri hızlandırdılar. Her günü daha yorgun, bol emekli, çok tatlı ve unutulmaz geçiyordu…

Bu süreçte dostları da misafir oluyordu. Biri gitti, diğeri geldi. Her birinin gelişi onlara büyük destek ve güvendi. Çünkü bir tanesi dahi yaptığının ardına bakmıyordu. Karşılıklı fedakarlık olan hangi ilişkide yaptığının ardına bakarsın ki?..

Dostları geldiğinde, gündüz de gece de çalışmaları sürdürüyorlardı. Hem hasret gideriyorlar, hem de günlük hedeflerine ulaştıklarında daha da şevkle çalışmaya devam ediyorlardı…


Zaman geçti…

Temelinden en üstteki baca oluğuna kadar, her yanına avuçlarıyla dokundukları ev bitmek üzereydi. Ancak Kısa süreli de olsa yağışlı günler geldi. Adam, pek aldırmadı bitimine az kala, içindeki coşkuyla ve devam etti çalışmaya. Kadın, “Acelemiz yok! Birkaç gün istirahat eder, devam ederiz. Hasta olma!” dese de, Adam bir an önce bitirmek istiyor. Kadın’ı da rahat ettirmek istiyordu…

Adam, ilk yağmur gününden sonra eve girdiğinde, yorgun ve üşümüş, kuzine yanan sımsıcak evde, sanki bir sürü onu seven insanların sarılıp sıcaklığını hissettirdiği gibi bir sıcaklık hissetti. Yorgunluğuna tat geldi. Kuzinenin yanına iş giysileriyle; ıslak, tozlu ve çamurlu; oturdu öyle. Başını, yaslandığı ahşap duvara yasladı, gözleri kapalı…

Kadın içeriden gelip onu orada öylece görünce seslendi:

“Üstün başın leş gibi, kalk yıkan da uzanırsın!

Sesiyle açtı gözlerini, “İçim geçmiş. Yıkanacak halim yok” dedi ve iç çekerek devam etti, sözler ağzından çıkarken yorgun tebessümle:

“Beni yıkar mısın?”

Böyle bir isteği daha önce olmamıştı Adam’ın ama benzer istekleri olmuştu. Bazen bebekleşiyordu. Mesela, sofraya oturduğu gibi, “Beni de yedirsene!” isteği. En çok da, Kadın hararetle dağdan gelen puğar suyuna dayadığı avucuyla içerken, elinin avucunun içine alıp şeklini bozdurmadan kendisi de içmeyi severdi. Yeteri kadar içince avucunu öperdi. Kadın da son suyu yüzüne dağıtır, başını severdi…

Yıkanma ricasını pek sorgulamadı Kadın, “Hadi gel, yıkayayım!” dedi. Kuzinenin üzerindeki kazanda kaynamış suyun altına girdi. Tabi dağdan gelen soğuk suyla destekleyerek…

Saçlarını uzun uzun yıkadı Kadın, başıyla oynanmasını çok sevdiğini bildiğinden ama Adam’da bir bitkinlik vardı. Kadın farketmişti. Havlusunu da sarıp, “Hadi koca bebek! Git üsütünü de ben giydirmeyeyim” diye ses ett, yıkanma boyunca süren sessizliği bozarak.

“Hiç de fena olmazdı anne!” diye şakalaştı halsiz sesiyle Adam’da…

O giyinmeye gitmişken Kadın da, kuzinenin üzerindeki demlikten birine ıhlamur, taze zencefil, portakal kabuğu ve tarçın koydu, demlemeye bıraktı. Adam’daki bu halsizliğin gidişatını sezmişti.

Kısa sürede odayı sardı koku.

“Mmmm… Mis gibi!” diyerek geldi Adam da odaya, yiyecek birşeyler hazırlayan Kadın’ın arkasından sarıldı, çenesini sol omuzuna yasladı:
-“Teşekkür ederim. Yordum seni de…”
-“Saçmalama şaşkın! Bebek yaptıysan bakacaksın hem, değil mi?” diye başını sola doğru başına yaslayarak Adam’ın, karşılık verdi…

Kuzinenin yanına uzanmış, baygın gözlerle tavandaki büyük çatma kalaslara bakarak geçmiş atalarının hayalini kurarken Adam, Kadın da birer bardak ıhlamurlu karışımdan getirdi. Birlikte içip, günlük işlerden konuşurken Kadın, Adam’ın hasta bakan gözlerini görünce, “Hadi git yat, ben de geliyorum birazdan” deyip Adam’ı yatağa gönderdi, kendi de etrafı toplayıp yanına girdi…

Sabah Ezanı…

Adam yatakta iki büklüm olmuştu. Kadın da ezan sesiyle uyandı, Adam’ın bu halini görünce alnından ve boynundan ateşine baktı. Ateş olduğunu görünce:

-“Ateşin var ve bana neden söylemedin?”
-“Önemli değil, uyuyayım geçer.”
-“Nasıl geçer? O kadar ihmalin karşılığında hiçbirşey yapmdan mı geçecek? Kalk hadi!”
-“Sarıl da ısınayım!”
-“Hemen kalk, üstüne birşey al ve içeri gel, bekliyorum!”

Adam, emri uyguladı teslim bir şekilde, üzerine birşeyler aldı ve geçti içeri.

Kadın, kuzineyi hafiften yaktı. Adam’ı da
yanındaki sedire yatırdı. Birkaç ilaç verdi, bol bol su ve limonlu su içirerek hem ateşi düşürmeye hem de vücuduna direnç vermeye çalıştı. Sabaha kadar defalarca tuvalete giden Adam’ın ateşi de düşmeye başladı…

Adam, pek hastalık nedir bilmezdi. Ancak nadir de olsa olunca, durdurabilene aşk olsun. O aşk, olmuştu…

Neyse ki, Kadın’ın varlığı ve emeği iyi gelmişti ama sadece ateşine. Toparlanması gereken kırgın bir beden vardı. Sabah kahvaltısını güzelce yedirdi Adam’ın. Aynen öyle! “Beni yedirir misin?” deyince kıyamadı tabi Kadın da…

“Ah koca bebek Ah! Dedim sana, “Sonra devam ederiz. acelemiz yok!” diye. O inadın yok mu senin. Neymiş efendim, ‘Bir rahat edecekmişim(!)”. İstemem böyle rahatlık! Kolun kalkmayacak hale gelince ben nasıl rahat edeyim? Sen zamanında sağlam bir sopa yememişsin. Yoksa laf dinlerdin…” diye tatlı dırdırını sürdürken Kadın,
“Ben de Seni Seviyorum!” diye tebessümüyle sevdi Adam da kadınını…

“Bunu sana yaşatmaya hakkım yoktu. Kendi tercihimin sonucu ikimizi de etkiledi. Dikkatsiz davranışım için özür dilerim…” diye ekledi mahçup ve halsiz sesiyle…

Kadın kalktı yerinden. Sarıldı boynuna, sarılırken de dudağını dayadı ve doğruldu.
“İyi iyi ateşin yok. Hadi dinlen biraz…” diyerek günlük işlerine döndü.

Adam, hasta psikolojisini pek sevmezdi. Hemen ayaklandı. Evin içinde ufak ufak işlerle uğraştı. Öğle yemeğinden sonra da uzandı yatağa, uyudu…

Akşam ezanını biraz geçmişti. Kuzinenin yanına gelip oturdu.

Kadın, “Şşş!” diye seslenerek göz kırptı ve buzdolabının üstün gösterdi. Tepsi vardı. Adam,
“Nedir o?” deyince Kadın da,
“Kalk bak!” dedi.
Kalktı Adam, uzandı ve tepsiyi aldı. Üzerini açınca, gözleri parladı Adam’ın ve onun bu halini görmek, Kadın’da da aynı etkiyi yaptı.
“Hadi otur ye!”

Oturdu ve kucağına aldı tepsiyi. Parlayan gözlerle tepsiye bakıyor, kokluyor ve özenle kesilmiş dlimlerine bakıyordu. Bir dilim aldı baklavadan ve uzun uzun çiğnedi:
“Mmmm…”

Gözleri doluluktan parlıyordu. Bastı kahkahayı ve aynı anda kendi bile duyamayacağı seste “Çok şükür!” diye seslendi.

Daha önce yapmamıştı Kadın. Yapabildiğinden bile haberi yoktu Adam’ın. İstememişti de. Ancak Kadın, biliyordu Adam’ın damağının nasıl şenleneceğini de, yoğunluktan vakit bulamıyordu. Gücü, kuvveti ve morali yerine gelsin diye yapmıştı fırsattan istifade, o uyurken…

Adam, ardı ardına dilimleri doldurdu ağzına. Tebessümünü ve “Mmm…”larını hiç bozmadı. Tepsiyi kenara koydu artık, doymuş da zevkten ağzına attığı son dilimle doğrulup, karşısında oturan ve onu izleyen Kadın’ın önünde diz çöktü ve kucağına koydu başını.

“Ben de Seni Seviyorum!” dedi, avucunu aldı ve “Bu, hamuru yoğuran ve oklavayla her hamuru ileri geri götüren avuçlarını da seviyorum. En çok da bunu bana yaparken, gönlündeki o güzel hisleri…” diye ekleyerek, avucunu da, gönlünü de öptü…

Kalbine giden yolun, midesinden geçtiğini, sevdiğinin ellerinden, emeğinden ve bu süreçte ‘O’nu düşünmesini hissettiğinde anladı.

Meğer, gerçekten de bir erkeğin kalbine giden yol, midesinden geçermiş ama sevdiğinin emeğinden…

Reklamlar

Hakikatle Dolu Yüreğe Sahip İnsanlara…

Adam, her gününü çalışarak geçiriyordu. Çalışmayı seviyor ve “Sağlık oldukça çalışmaktan kime ne olur” diyor, gayretini sürdürüyordu…

Ancak bir sorun vardı. Evine geldiğinde hep istediği o huzuru bulamıyordu. Bela, küfür, şiddet arttıkça ve tüm bunlara şahit oldukça, hem de en kıymet verdiği aile ortamında yaşanınca, bir de müdahalede bulunamayınca, günün tüm o vız gelen yorgunluğu üzerine biniyordu…

Neydi ki bu aile içindeki?

Neydi olması gereken huzur ortamını bozan şey?

-Benlik Savaşı!

Hak davası değil haklı olma davası, sözünü dinletme ve diretme, itaat ettirme ve dahası nefsi arzular…

Adam ise bunlardan arınmak için çalışıp çabalıyor ve nefsi mücadelede bulunuyordu. Ancak ne derece ileri gidebilirdi ki? Her gün şiddeti artan nefis emarelerinin ateşi içinde kalarak…

Bir insan, sevmediği yada onaylamadığı birşeye bile uzun uzun baktıkça alışıyor, normal karşılayıp sevebiliyor da.

Ancak Adam’ın sevmemesinin sebebi, bir türlü kabullenememesinin haklı gördüğü bir sebebi var. İşte bu sebep de çatışmayı doğuruyor.

“Harama bakma, hatta yaklaşma” temelini taşıyan bir inanca tabi olması. Biliyor ki, bu ortamın onu yanlış ve sapkın yollara sürükleyeceğini, hatta cinnet boyutuna taşıyacağını.

İşte devamlı körüklediği bu inanç ateşiyle kapadı gözlerini ve kulaklarını olan bitene, dilini ise zor tuttu. Hele ki kaba kuvvetini…

“İnsan bu denli günaha zorlanır mı” diye çok geçirdi içinden, hem de her geçen yorgun gün…

Bu denli artan itici ve uzaklaştırıcı gücün de bir nedeni vardı elbet. Nedensiz yaşanmıyor öyle değil mi?

Önce diliyle, sonra eliyle bu durumu düzeltmeye çalıştı, olmadı. Bu durumu daha fazla görmek onu alıştırır diye korktu ve kalben buğzetti…

Bir ailenin içinde olmaması gereken, olmamasını dilediği ağır şeyleri yaşamak, ağrına gidiyordu ve kalben uzaklaştı, mühürlendi…

Bir süre daha devam etti bu durum. Evin içinde ruh gibiydi. Oradaydı ancak zihnini ve kalbini kapatmıştı. İşine gidip geliyordu ve diliyordu ki, “Şu emeğimi hakedenlerle tüketeyim…”

Çok da uzun sayılmayan bir süre zarfında, vesilelerle bir Kadın yaklaştı yaşamının çevresine. Ancak Kadın hastaydı. Mucizevi bir şekilde yaşama tutunmuş ve devam ediyordu tüm o içten gayretiyle…

Hayatları kesiştikten sonra Adam da, Kadın da olduklarından daha iyi hissetmeye, birbirleriyle paylaştıkça tamamlandıklarını hissetti. Öyle bir süreçlerden geçmişlerdi ki Adam, Kadın’daki huzur kokusunu, hafif nemli rüzgar eşliğinde gelen çay çiçeği kokusu gibi burnuna gelişini sevdi. Kadın ise Adam’a duyduğu güvenin, damarlarında sağlık için dolanan kan gibi, bedeninin en kılcalını sarışını ve şifasını sevdi. Cisimlerine pek bakmadılar. Yine inceden, göz ucuyla da olsa sevmişlerdi muhtemelen birbirlerini. En azından gözlerine derin derin, dolu dolu bakmışlardı…

Tüm bu süreçlerin ardından, uzatmadan birleşme karqrı aldılar ve yaşamlarını birlikte sürmeye başladılar. her geçen gün, daha da anlamlı sarıyorlardı birbirlerini; şifa niyetine…

Adam, toprakla uğraşıyor ve tüm gücünü gün içinde toprağa bırakıyordu. Alnının teri ziyan olmuyor ve dokunduğu topraktaki canlılara karışıyor, yine bir şekilde ona dönüyordu…

Kadın da, evde işleri bitince Adam’ın yanına gidiyor, bazen sohbet ediyor, bazen de birlikte işe koyuluyorlardı. “En güzel günümüz” diye dillendirdikleri, eve birlikte yorgun dönmeleriydi…

Sevdikleri birşeyden daha bahsedeyim. Bu, en sevdiğim yanlarıydı.

Adam çalışırken, Kadın’ın usulca yaklaştığını hissettiğinde bozuntuya vermiyor, arkası Kadın’a dönük doğrulup, karşı dağa doğru önce içinden, “Allah için” sonra bağırarak, hatta haykırarak diyeyim, çünkü karşı dağlar inliyordu, “Seni seviyoruuuum!”…

Adam, Allah için çok seviyordu ve hep de istediği buydu: “Beni, Yaradan’dan uzaklaştırmayan bir gönül bağıyla sarsın”…

Kadın da Adam’ın, karşı dağa vurup geri dönen ve önce kulağına sonra hasta da olsa onun için güçle atan kalbine inen sevgisini seviyordu. Bu halin verdiği sevinçle hoplaya zıplaya Adam’ın arkasından dolanıyordu, sırtına göğsünü ve başını yaslayarak…


Zaman geçti…

Kadın, geçen yıllarla kendini daha iyi hissediyordu. Bu iyiliği, Adam’ın da hep hayalini kurduğu, topraklarında çoğalma isteğini körükledi. Kadın’la istişare yaparak, her ne kadar nasip de olsa, birbirlerine danıştılar ve aynı düşüncede bağdaştılar…

Aldıkları bu karardan sonra bir mevsim geçmeden haber geldi. Bu toprakların ilk meyvesi…


Zaman geçti…

O mis kokulu meyve ve o meyvenin gelişine vesile olan çiçek, kokularıyla Adam’ı mest etmişti. O duyguyu anlatmaya benim dilim de, gözüm de dayanmaz. ama bir “Hamd olsun!” diyelim böyle sevgiyle yoğrulan aileye…

Zaman geçti…

Evlat büyüdü. Babasına, anasına yardım edecek kadar hem de. Toprakta yetişen evlat çabuk gelişir, direnç kazanır. Bu evladın da, bu topraklarda ekildiği fazlasıyla belliydi…

Aile ortamında başından beri daim olan huzur ortamı her geçen günle ve yaşanmışlıkla daha da körükleniyordu. Hep aradığı ve kendi kurduğu ailede bulduğu huzur ortamıyla Adam’ da çalışmak vız geliyordu. Akşam eve gelip öyle kenara da çekilmiyordu. Yatana kadar ne iş varsa onlarla da ilgileniyordu ancak Kadın da yamacındayken. Onun da gönlünü hoş etmeyi ihmal etmiyordu. Bakışı bile yeterdi ya neyse…


Zaman geçti…

Kadın’ın hastalığı geçen uzun süreçlerin ardından nüsetti. Bir süre sanki uykudaydı. Gelişi hafif olmadı. Kaldığı yerden devam eder gibiydi. Ağırlığını hissediyordu bedeninde Kadın, ama çok belli etmiyordu. Adam’ı telaşlandırmak istemiyordu. İyi olmaya çok alışmıştı ki üzerine de konduramıyordu yeniden o hale düşmeyi. Geçicidir diye önemsememeye çalışsa da, kendi kendine devamlı “İyiyim ben iyiyim” dese de, sonunun gelişine pek etki etmeyecekti. Çok da dayanamadı. Uzun soluklu hasta yatışları başladı. Günler, haftalar sürdü bazen. Biraz iyi olur gibi olsa da yeniden geldi ve sardı bedenini…

Bu süreçlerde huzur ortamı hiç bozulmadı. İlginç gelebilir ama hastalığın kasvetine kapılmadılar. Tabi Hak olanı da kabul ederek. Evlat dahi farkında ve dirayetliydi. Çünkü geçmiş günleri de, bu günleri de nasibe ve hak olanı yaşayacaklarına olan inanca bağlılıklarıyla sürmüştü. Aile ortamında değişen tek şey, Kadın’ın devamlı istirahat halinde olmasıydı. Tüm bu süreçte toprak işi de, ev işleri de Adam’ın himayesindeydi. İş gücü kat kat artsa da, bitmez tükenmez bir azim ve güçle hergün çalışmaya ve çabalamaya devam ediyordu. Hiç mi yorulmaz insan?

Kadın da birgün sordu bunu: “Yorulmadın mı artık?”

Adam elindeki işi bıraktı. Uzanan Kadın’ın başına doğru uzattı başını. Çay çiçeğini koklar gibi kokladı. Aldığı solukla, “Yorulur muyum hiç? Her zerresine değecek bir hayatı yaşıyorum. Allah bizden razıysa, bu dünya isteyene kalsın. Sen her halinle benim ahirimi güzelleştiriyorsun. Kaldığın süreci iyi değerlendireyim değil mi?” diyerek muzipçe ve anlamı derince dillendi. Bunları dillendirirken, Kadın’dan önceki yaşamı geldi gözüne. O zorluk yerine, bu zorluğu sevdi ve tüm içtenliğini yaşamına verdi…


Zaman geçti…

Yorucu olsa da, hissetmeyen Adam’ın tökezlediği gün geldi. Kadın’ını dünya sürecinde kaybetti.

Adam’da, evladı da ölümden sonraki süreçlerde durgunluklarını korudular. Tüm bu süreç geçtikten sonra baba-oğul birlikte çalışmış, eve yorgun dönmüşlerdi. Eve girdiklerinde, evin sinmiş kokusuyla gözleri doldu ikisinin de. Birbirlerine bakmaya başladılar. Duygu yoğunlukları daha da arttı. Adam evladına, “Ben de özledim evladım. Kavuşmam yakın sanki. Kokusu çok yakın geliyor. Senin biraz daha zamanın var, sabırla yaşayacağın…” dedi, birbirlerine sıkı sıkı sarılarak.

Evlat farkındaydı elbet. Hak olan birşeyin yaşanmasının erkeni yada geci olmadığının. Ancak babasının bu sözleri fazla hisli gelmişti. Bu yüzden de sarılırken derin derin koklamıştı…

Bir süredir yalnızdı Adam. İşini yapıyor, evine geliyordu. Evladı, eğitimi için uzaklaşmıştı. O da artık bir birey olarak, bu toprakların kudretiyle yoğrulmuş olarak kendi ayakları üzerinde, yaşamını yönlendiriyordu…

Adam artık yorgun dönüyordu evine. Çalışması nispeten geçmişe göre azalmıştı ama özlemden olacak ki, yorgunluğunu hisseder olmuştu. Eve yorgun geliyor, iki lokma atıştırıp yatıyordu…


Zaman geçti…

Evladına bir haber gitti. Annesinde olduğu gibi sakince karşıladı bu haberi. Duruşu ise daha güçlüydü. Farkındalıkları artmıştı tabi. Defin işlemlerini tek başına yerine getirdi. Sonrasında gelen gidenlerle de ilgilendi. Her gelen giden, yüreğini daha da ferahlattı. Kimseye ihtiyaç duymayacak şekilde yetişmiş olsa da, ihtiyacı olduğunda içten destek olacak insanları ardı ardına tanıdı ve güvenle sevdi. “Ailemin en güzel birikimi” dedi her birine…

Bir süre daha evinde kalmak istedi ve vakit geçirdi. Çoğu insan kaçar gider. Bu öyle değildi. Farkındalığı içinde değişmez bir anlayışla yerleşmişti ve her süreci deneyimlemeyi seviyordu. Üzülmekten niye kaçar ki insan? Geliyorsa yaşayacaksın ve kaçmayacaksın. Hele ki bastırıp da sırtında yük etmeyeceksin. Bugünü yaşa ve bırak gitsin öyle değil mi?..

Bir akşam, babasının bir çalışma gününden çok çalışamasa da çalışmış ve yorgun eve döndü. SonBahar’ın ortalarıydı. Hava da kapatmıştı. İlk iş, kuzineyi yaktı. Ev ısındıkça o da gevşedi. Yorgunluğu da tatlılaştı. Evini kokladı. Doğduğu zaman gibiydi. Hiç değişmemişti. Ahşap olan evin her yanına anasıyla babasının kokusu da sinmişti. geçen yılların her gününün kokusu da sinmişti…

Babasının yazın sonlarında kavanozlara yaptığı üzüm şıralarından bir tanesini aldı ve kuzinenin yanındaki sedire yarı oturur pozisyonda yerini aldı. Yudum yudum babasının emeğini tadar, rahmetle anarken, aldığı bir yudumda ahşap olan karşı duvarda bir kapak ve binicik tutacağını gördü. Net değildi ama evin her yerini ezbere bildiği için bu değişimi farketmişti. Yerinden doğruldu. Son aldığı yudumu ağzında tutuyordu. Kapağa uzandığında yuttu ve açtı kapağı. Bir sürü defter vardı. Biri büyükçeydi. Onu hatırladı. Çocukluğunda, babasının her akşam çalışma masasında yaktığı gaz lambasının ışığında, bazen saatlerini geçirdiği defter. Aldı onu ve yerine geçti. Bir yudum daha tattı babasını ve defteri ortadan açtı. Sayfa sayfa ön izleme yaptı. Bazı sayfaları geçemedi. Neler neler vardı. Asıl tadımı şimdi başlamıştı…

Bir Adam, bir Kadın’ı nasıl severinden, bir avuç suyun nasıl içileceğine ve hissine kadar hemen herşey vardı. O kıymetli babanın hisleri ve düşünceleri, bazen gözünün içine baktığında göremediği herşey kucağındaki defterdeydi. İstemsizce sımsıkı sarıldı ona. Tıpkı o yorgun iş gününün ardından eve geldiklerinde sarıldıkları gibi…

Bundan sonraki süreç bambaşka olacaktı, öyle hissetti. Hissinde hem güven vardı hem de bir sıcaklık işte. Sıkıştığında açıp okuyacağı ve yok olsa da faydalanacağı bir babası vardı. Gözleri doldu ama çok. Özlem de vardı, sevgi de, umut da. Her damla defterin üzerine düşünce toparladı kendini ve eliyle sildi üzerini. Ömrünü kısaltmak istemiyordu defterin. Belki asırlar boyu giderdi, yol açardı…

Sonra ilk sayfayı merakla açtı. Nasıl başlamıştı diye…

ve ilk sayfada:

“Zor da olsa hayat, eğer huzur varsa, sonuna gitmek için güçlü bir sebep vardır. Çünkü, “Zahmette Rahmet Vardır” yazıyordu…

—–

Sonra evlat ne oldu bilmiyorum. Muhtemelen huzurlu bir sebep bulmuş ve tüm gayretiyle onu yaşıyordur…

Ben kim miyim?

Ben de arıyorum kendimi Hakikat yolunda. O Adam yada evladı gibi olmak isterdim. Olamasam da, kim olursam olayım, hakikatle dolu yüreğe sahip olmak isterdim. Selam olsun o güzel yürekli Adam’lara, Kadın’lara ve evlatlara…

Ve umarım ki, bir gün o selam bana da gelir…

Güzele Güzel Demem, Bu Bendeki Aşk Olmasa…

Köşeme geçerim. Gün ışığının son sürecidir gün batımı…


Güneşin rengi aynıdır. Ancak battığı yerde başkalaşır. Hem kendi hem de etrafı. Aslında kendi farkında değildir bunun. Bu durum onluk değildir. Bu eşsizlik benim durduğum yerle alakalıdır. Benim durduğum ve baktığımda gördüğümle değil sadece. Bakarken kokladığım etraf, etraftaki ses, sesin gelişini çabuklaştıran esintinin tenimdeki hissiyatı…

Güneş tektir ve eşsizdir. Ancak her gün batımını eşsiz yapan benim durduğum yerdir. Durduğum yerde hissettiğimle eşsizdir. O eşsiz süreci sevme nedeni de ondandır. Bana özel ve tamamen benden…

Peki ya insan?

Onları nezdimde eşsiz yapan?

Yine aynı şey mi?

Elbette her biri eşsiz yaratılmış. Ancak onlara, aynı gün batımında olduğu gibi bakışıma sebep olan benim baktığım yerdir. Benim için eşsiz ve değerli olmasına vesile olan, onu yaşarken yaşadığım yerdir.

Kafa karışmasın. Misalle pekişsin…

Köşemde gün batımını seyrederken ve kokladığım havanın etkisiyle olduğum andan başka anlara yollanırken yanda komşumun da aynı değeri yakalamak adına seyre daldığını gördüğümde o insanı tanımasam dahi bakışım ne olacak söyleyeyim:

O insan, bir yaratılışa hayranlık duygusunu yaşamak için bu anı ertelemedi ve bedenini ve zihnini bu süreçte mest etti. Boş boş oturan, kıymetsiz bir işle uğraşana kıyasla kıymetli bir yere geldi nezdimde. O insana baktığım yer işte bu!

“Güzele güzel demem, bu bendeki aşk olmasa” demeye getireyim de, tanımlayan genel çerçeveli bir söz olsun. (“Güzele güzel demem, güzel benim olmayınca”dan bahsetmiyorum. Güzel benim olmasa da, aşk varsa güzeldir benim için de)

Hayatım güzelliğiyle övünen insanlarla çevrildi zaman zaman. Gözümün içine soktu ancak görmedim.. göremedim. İstemedim değil. Ancak olmuyor. Gönül bu. Gözle görmüyor sadece. Gönül istiyor ki, kokusu da gelsin burnuma, sesi de gelsin kulağıma, dokunduğumda ürperirsem, gördüğüm artık çok başkadır. İşte güzel yanımda yeri, o zaman hazırdır…

Baktığımız yer önemli. Görmek için sadece gözleri kullanmayalım. Allah vermiş nice duyuyu. Hepsi birken gerçektir yaşadıkların. Gerçeği yaşadığımız nice anlara…

Daha Fazlası İçin;

İnstagram/kameraygun

İnek Gübresi

“Elimdeki İnek Dışkısı”


-Neden elimde?

-İğrenmiyor muyum?

Bir farkındalık yazısıyla sizinle paylaşıyorum:

“Bu sabah erkenden bahçeye indim. Hıyar tohumu ekecektim. Dünden yerini hazırlamıştım. Sadece gübresini sermek kalmıştı ve bir daha kazıp tohumu ekecektim. Öyle de yaptım. Ekmeye başlamadan gökgürültüsü ve tek tük yağmur damlası gelince işi hızlandırdım ve tohumları ektim. İnşallah bereketli olur…

Ekmeden önce toprağı gübreyle karıştırmak gerekiyor. Gübre sadece sebzeye değil tüm bitki örtüsüne can katar. Hıyarlar da verimli olsun diye ben de aldım elime ve toprakla bir güzel karşıtırdım. Önce kazma ile dağıttım sonra elimle toprağı gübreyle harmanladım. Sonra da ekilecek yeri açtım. Tek tek tohumları dizdim ve üzerini kapattım. “Bundan sonrası Allah’tan” der kırsaldaki insan…

İlginç gelebilir yada aynı düşüncede olabiliriz. İnsan dışkısı yada hayvan dışkısı iğrenç gelir. Yani alıp da sarılmayız yani. Yüzümüz biraz ekşir. Aslında sizin ekşir. Ben dağda yürürken denk geldiğim dışkıyı sopayla incelerim. İğrenmem. Ne yemiş, hangi hayvanın olabilir diye deneyimlerim. Bu da iğrenç gelebilir ama bakış açısı. Benim de iğrendiğim noktalar var elbet. Mesela bir dışkıya basmam oturmam gibi…

Ancak öyle birşey var ki, ne toprakla uğraşan ve eline inek dışkısı alan insan iğrenir, ne de çocuğunun bezini değişen anne ve baba çocuğunun dışkısından iğrenir. İstisnalar vardır elbet…

Böyle düşününce elimde resmen yoğurduğum bu inek dışkısı beni hiç iğrendirmiyor. Kokusu da öyle. Çünkü biliyorum ki zararsız ve ölüm saçmıyor. Yoksa ekinlere vermezdik zaten. Ayrıca sebze ve meyvelerimize can veren şeyi sevmemek de elde değil gibi…

Şimdi şehirde yolun ortasında bir pislik görsek iğreniriz. Ne işi var onun orda. Ancak burada olunca anlayışlı oluyorsun. Bir yaban hayatı var çünkü. Kim bilir hangi canlı geldi geçti buradan diye de merak ediyorsun…

Birşeyi sevmek ve sevmemek de düşüncelerimizin ve algımızın sunduğu seçenekler sanırım. İnsan kendi evladının dışkısından yüz çevirmezken başkası olunca iğrenir. İnsan sevince herşey gözüne güzel gelir. Belki de sevmektir herşeyi yoluna koyan…

Dedim diye ellerde görmeyeyim şimdi. Sevmek derken o anlamda demedim. Yani ekinime fayda veriyor. Ona değer katıyor. Neden iğreneyim ki?
Daha Fazlası İçin

İnstagram/kameraygun

“HAKİKATE YOLCULUK…” Hikayesinin Hikayesi



“Adam girdiği ormanda, seçtiği yerde, yaktığı ateşle, ısıttığı suyla, demlediği kahveyi; hafif eğimli, nemli toprağın üzerine serdiği kabanının üzerinde oturup yudumlarken, bir ses duydu!”
—–

Birgün, bir fotoğraf yayınladım İnstagram hesabımdan. Altına bir paragraf yazdım ve devam etmek isteyenlere bıraktım…

Çokça devam cümleleri geldi. Bazıları ne sesi duyduğumdan bahsetti, bazıları ise bununla birlikte hikayeye yeni bir soluk getirdi. En önemlisi de vakit ayırarak yazma inceliğini gösterdi. Birkaç kişinin yazısı devam edilebilir nitelikteydi ve devam ettim. Ancak fazla uzun sürmedi…

İçlerinden biri vardı ki, hikayeyi ummadık bir boyuta soktu ve dahası bana okuduklarımı yaşattı. Ben okurken de yaşadım, ettirdiğim devamda da yaşadım. O bırakmadı hiç devam etmeyi, ben de öyle. Günlerce yazdık öyle. Baktım iş ciddiye gidiyor kurguyu derinleştirip genişlettik. Yazarken yaşadım ve keyif aldım. Genelde böyle oluyor yazarken. Eğer böyle oluyorsa da muhakkak karşı taraftan da hissediliyor…
Hikaye için bir son geldi aklıma. Bıraksak devam edecekti. Bırakmadık. Sona doğru devam ettik ve bitirdik…

Karşımda yazan kişiyi tanımıyordum. Ne ismini, ne de cismini. Hikayeyi düzenlemeye giriştiğimizde kitap yazarı olduğunu öğrendim sadece. Düzenlemelerde bana oldukça yardımı oldu ricam üzerine. Son dokunuşları da beraber yapıp paylaştık…

Bir anda paylaşınca okunmayacak kadar uzun olduğundan, 12 sayfalık bu hikayeyi, eskiden ve hala radyolarda olan “Arkası Yarın” programlarına benzettim. Her gün bölüm bölüm paylaşacaktım ve bölümleri simgeleyen başlıklar koyarak.. öyle de yaptım ve sonuna geldim…

Bu süreci bana yaşamama destek olan gizemli yazara teşekkür ediyorum. Sosyal ağları gerçeği yansıtmak ve paylaşmak için kullanıyorum. Ancak gelecek nesillerime içinde gerçeklerin bulunduğu hikayeler, masallar da paylaşmak istiyorum. Bu yüzden hikaye yazmayı seviyorum. Detaylandırarak anlatmayı, anlatırken yaşatmayı, en çok da o sevinç ve hüzün göz yaşlarını düşürmeyi çok seviyorum. Onları görünce, “İşte gerçek duygu!” diyebiliyorum…

Buna benzer projelere devam etmeyi düşünüyorum. Diğer yandan blog ve İnstagram yazılarım hissedilirliğini korumakta. Bir de iki sayısında da içinde bulunduğum Pastel Dergisi var. Tüm yazılarım bir yana, oradaki yazılarım diğer yazılarımdan farksız olsa da, hissedilirliğini had safhaya çıkarmaya çalışıyorum ve gelen tepkilerden de bunu az da olsa başarabildiğimi görüyorum. Ama hep dahası vardı ve bu dahasına ulaşmak için çabamı da daim kılmam gerektiğini biliyorum.. sonum gelene kadar…

Diğer hikayelerde, hissedilirliği tatmak ümidiyle…

HAKİKATE YOLCULUK… -7.Bölüm: “Birleşen Hayatlar”-

Bir Kırsal Adam ve Gezgin Kadın Hikayesi

7.Bölüm: “Birleşen Hayatlar”

Sabah olunca, Kadın uyanık halde ama yerinde yatmaya devam ederken, “Hadi beyler artık kalkın” diyordu. Algıladığı anda bir gülme aldı Adam’ı. “İlk ben kalkacağım” dedi. O sıra Çocuk bir anda yarışarak doğruldu ve çıktı dışarı. Adam ani bir sıçrayışla Kadın’ın üzerinden atladı ve yerde yuvarlanarak doğruldu. Çocuğu yakaladığı gibi doğru dereye koştu. Kadın da gülerek peşlerinden gidiyordu. Adam çocuğun kollarıyla bedenini tutarak yüzünü baş aşağı dereye soktu. Gülmeye devam ediyordu Çocuk, Adam’ın aksiyonuna ayak uydurarak, onun hareketlerine güvenerek. Kadın’da avucuna doldurduğu suyu, Adam’ın ensesinden içine akıttı. Adam bu şakaya karşılık vermek istediyse de ağır kaçabileceğini düşündüğü için vazgeçti. Kadın’ı suya atmayı düşünmüştü ama narinliğe kıyamadı. Koşarak ateşin başına geldi…

Hazırlanıp, bir şeyler atıştırarak ana kamp yerlerine yollandılar ama bu sefer farklı bir yoldan…

Tepeden indikçe düzlükler yerini ormanlara bırakıyordu. Ormandan geçerken kuş sesleri çok yoğunlaşmıştı. “Burada biraz vakit geçirelim” dedi Adam. Aklında bir kuş yakalayıp, hem yakalamayı öğretmek, hem de kuşu çocuğa deneyimletmek vardı. Kadın biraz dolaşacağını söyledi. Orman çok sesliydi, kalabalık hissettiriyordu. Yakında da akan bir su vardı. Sesi kendine çekmişti Kadın’ı ve o yöne doğru yürümeye başladı etrafını izleyerek…

Adam hemen toprağın üzerini temizledi ve yanındaki bitmek üzere olan yolluk aldığı bulgurdan döktü. Üzerine de orta büyüklükte kamp tenceresini bir sopayla tutturarak kapanı kurdu. Yanındaki ipi de uzatarak kapandan uzağa geçtiler. Çocuk meraklı bakışlarla ve heyecanla Adam’ı izliyordu. Uzaklaştılar. Etraftan yapraklı dallarla kendilerine bir gözetleme yeri yapıp, başladılar beklemeye…

Çok kalabalıktı. Ardı ardına kuşlar üzerinden uçmaya başladı. Ancak uzunca süre hiçbiri yanaşmadı. Çocuk ve Adam dikkatle etraflarını izliyordu. Her harekete dikkat kesilmişlerdi. Bir sincabın ağaçtan ağaca atlayışını gördüklerinde ikisinin de yüzünde güller açmıştı. Nihayet bir saka kuşu üzerine kondu tencerenin, sonra atlayıp içine doğru yürüdü. İpin ucunu çocuğa verdi Adam “Tüm gücünle çek” diye de ekledi ve çocuk ipi çekti. Koşarak kapanın yanına gittiler. Adam elini sokup kuşu eline aldı, yüreği pırpır ediyordu kuşun. Çocuk önce tutmaya çekindi. Adam avucunu açtı çocuğun, kuşun ayaklarını serçe ve yüzük parmağının arasına kıstırarak avucuna bıraktı. Hayretle ve sevgiyle bakıyor, burnuna doğru götürüp başını kokluyordu. Adam çocuğu izlerken kendi yaptığı hareketleri gördü. Gözleri doldu ve ona dedi ki:

“Avucunda atan kalbi hissedebiliyor musun? İşte atan o kalbin sahibi var ve sahibi istediği zaman duracak…”

Çocuk kuşun gözlerine bakarken gözleri daldı, babasını anımsadı. Yaşamı son bulmuştu, onu kazada kaybetmişti ama ona o canı veren almıştı.. yani zamanı gelmişti.

Çocuk, Adam’a baktı. Adam son sözünü gözlerine bakarak ekledi: “O avucundaki hakikat! Hakikatin parçası. Öp onu ve aç avucunu” dedi. Çocuk dediğini yaptığında kuşla göz göze geldi. Kuş, avucunda hareketsiz yatıyordu. Bir şey olduğunu sandı. Adam sessizce “Bekle!” dedi ve ani bir hareketle ortadan kayboldu kuş. Çocuğun ise dilinde: “Hakikat, uçtu!”

Adam şaşırmıştı. Çocuğa kısa süren bir şaşkınlıkla baktıktan sonra gülmeye başladı. Yine bir vesile işte. Bu ormandan geçiş sebepleri, kuşların yoğunluğunu görüp  tutma isteği ve yaşanılan bu olay. Çocuk Adam’a sarıldı, hani dünyalar kadar dedikleri gibi kocaman açarak kollarını…

Adam ise başından uzun uzun koklayarak öptü. “Her şey hak ettiğimiz gibi olacak. Bana ve bu anları bize yaşatana güven” diye ekledi. Çocuk daha sıkı sarıldı Adam’a. 

“Hadi gel bir tane daha tutalım ama bu sefer her şey sana ait.”

Çocuk Adam’dan gördüklerini yaptı ve beklemeye başladı. Adam, çocuğu bırakarak ve ormana da güvenerek hızlı adımlarla suyun yanına doğru gitti. Giderken etrafını izliyordu. Bir Ardıç ağacının dibinde gözüne çarpan solmaya giden çiçeği kopardı ve yanına aldı. Suya yaklaşınca Kadın’ı gördü, derenin yanına uzanmış saçlarını açmış sakin soluklarla keyfini sürüyordu, uyur vaziyette…

Adam yanına geldi. Sesine tepki vermeyince uyku halinde olduğunu düşündü. Hareketleri daha narin devam etti… Tek dizinin üzerine çöktü ve Kadın başına doğru eğildi. Dudaklarını alnıyla saçlarının başladığı yere dayayarak sıcaklık aldı. Dudağı olduğu yerdeyken burnunu saçlarının arasına gömdü ve koklayarak öptü. Kadın gözlerini açınca yüzleri gözleri aynı hizada buluşmuştu ürpermeleriyle… 

“Bundan sonra benimle yaşayacaksınız” dedi Adam.

“İçinden geçeni söyle” dedi Kadın’a. Tebessümle gözünü kaçırarak kalkarken “Tamam. Yaşayalım…” dedi. 

Adamda da kabul edilmenin verdiği sevinçle tebessümünü her zaman kullanmak için yakınlarda tuttuğu yerden, yüzündeki yerini edindi. Kadın’ın üzerinden doğruldu. Sol avucunu sağ avucuna alarak kaldırdı onu yerden.. yine ince bir dal kaldırır gibi…

Çocuğun yanına doğru yollanan Kadın’ın ardından, yakınlaşmadan mesafeyi koruyarak takip etti. Arada arkasına, Adam’a kısa kısa parlayan gözlerle bakarak devam etti. Çocuk ayaktaydı ve elindeki kuşu seviyordu. Annesi seslenince Çocuk ona döndü ve avucunu açtı. Kuş havalanınca Çocuk, “Hakikat” diye bağırdı ardından. Kadın durdu, inanamadı. Çocukla birbirlerine bakarlarken Çocuk, “Anne!” diyerek koşup sarıldı annesine. Kadın gözyaşlarını öyle severek akıttı ki…

İçten, içten ağlamaya başladı. Bir gerginliğin gevşemesiyle, o rahatlamayla tüm geçmiş anıları ve yaşananları gözüne getirerek. “Hepsi geçti” diye dillendirerek…

Çocuk annesinden ayrıldı ve koşarak ona göstermek için kapanı kurmaya gitti. Kadın Adam’a döndü ve koşarak sarıldı. Başını boynuna gömdü ve “Sonumuz gelene kadar ve bu günleri bize yaşatan izin verdiği sürece ben ve oğlum, seninleyiz” dedi. Bu sözlere karşılık Adam daha da sıkı sarıldı Kadın’a, hafiften ayaklarını yerden keserek ve tüm duyularıyla bu ânı sonu gelene dek unutmamak için kokladı, izledi, duydu ve Kadın’a bir kez daha sımsıkı sarıldı…

“Hakikat yolunda artık birlikteyiz” dedi son kez kadına. “Tüm tabiat buna şahit bundan sonra.. asıl bu anı yaşatan…”

Gezilerini bambaşka devam ettirerek sonlandırdılar. Bambaşka olan aslında dile gelen, gönülden coşkuyla çağlayan duygular…

Döndüklerinde Anneanne bu duruma pek şaşırmamış, çokça sevinmişti. Nedensiz yaşamadığını, bir asıra doğru giden ömründe elbet anlamıştı. Vesileler… vesileler… 

Hayatlarını birleştirdi Adam’la Kadın. Adam, Kadın’a ve çocuğa evlerini inşâ etmeyi teklif etti. Çocuk ilk kabul eden oldu. Kadın ise “Elimizden ve gönlümüzden geldikçe yanındayız” dedi gücünü hissettirerek. Adam da bunu aramıştı hep. Kendine, kendinden bir güç. Birlik içinde daha güçlü bir birliktelik. Dahasına göğüs germek ve gönül vermek için…

Adam, hayali olan evi inşa ederken, en yakın yardımcısı Çocuk’du. Dili iyice açılmış ve her şeyi merakla sorar olmuştu. Adam, bu ilk ev deneyimi bir yana, hem çocuğa bildiklerini anlatıyor hem de yeni deneyimin heyecanını paylaşıyordu. Kadın ise, zor da geçse kolay da, güvenini hiç yitirmeden, erkeğini yüreklendirerek desteğini daim kıldı. Adam, ailesiyle birlikte bu evi çoktan yuvaya çevirmişlerdi…

Hep inandılar bu süreçlerden sonra.. nedensiz yaşamıyorlardı ve her şeyde O’ndan bir yansıma…

Daha Fazlası İçin:

İnstagram/kameraygun