Yuva dediğin…

 

Evet, sağdaki kapı, benim yuvamın…
İçinde eşim olmasa yuva demezdim. ‘Harabe’ derdim belki de. Ama çok şükür ki, ‘Yuvam’.

Akşam ezanından sonra gelirim eve. Tam eve girerken yan komşu çıkar. Her akşam aynı saatlerde karlılaşır selamlaşırız. O bekçidir. Gece bekçisi. Kıymetlidir. Komşu ne de olsa…

Evin kapısını eşim açar. Açtığı gibi yorgun ama sevimli tebessümünü takınan ifadesiyle karşılar beni. Ardından da üzerime hurraaa gelen yemek kokuları. Bir erkeğin en sevdiği karşılanmadır. Eşim eksikliğini yaşatmaz çok şükür. Kabanımı alır hemen. Ben de alnından mis kokulu bir öpücük alırım. O da huzur alır bundan…

O sağ üst pencere yatak odamızın. Derme çatma da olsa içi öyle değildir. Sever eşim dantelleri. Kendi işler her yeri süsler. Dedim ya, “Burayı yuva yapan odur” diye…

Allah başımdan da, yanımdan da eksik etmesin…

     Not: “Düşünceme kıymet veren bir takipçimin, “Bu fotoğrafa bakınca ne hissediyorsunuz?” sorusuna cevaptır bu betimleme yazısı. Anlık hisler barındırır.”

Teşekkürler 

İnstagram/bisehab_

Reklamlar

Sevdiğinin Emeği…

Hayatlarını birleştireli daha bir mevsim geçmemişti. Birlikteliklerinden önce konuşup karar birliği sağladıkları, “Evimiz, emeğimiz olsun!” düşüncelerini gerçekleştirmelerine az kalmıştı. O süre zarfında daha iyi imkanlarla yaşamak varken, ikisi de bu meşakkatli sürecin onlar için anlamlı ve unutulmaz olacağını düşünmüş, herkesin istediği kurulu düzen rahatlığı ve ferahlığı, birlikteliklerinin en başında tepmişlerdi, anlamı derin yaşam sürecine. Çünkü tüm ilklerini ve sonlarını kendi emeklerinden inşa edilmiş bir yuvaya sığdırmak istiyorlardı. İşte bu yüzden, o yuvaya kavuşana dek, asırları devirmiş eski bir dağ evinde yaşamlarını süreceklerdi…

Kadın’ın hastalığı daha iyiydi. Stresten uzakta sadece günlük yapması gereken işlerle uğraşıyordu. Bu da ona iyi geliyordu. Hedefi olan insanın yaşamak için sağlam bir dayanağı vardır öyle değil mi? En basitinden, bir kap yemeği pişimesi ve akabinde “Ellerine sağlık!” dileğinin dillendiği dudaklara bakmak, ona zaten şifa geliyordu. Sadece eli değil, tüm vücudu sağlıkla işliyordu…

Adam, bir an önce yuvalarının sıcaklığına kavuşma hayaliyle, çalışmasını yoğun günler geçirerek devam ettiriyordu. Daha çok kendi emeğiyle, zaman zaman Kadın’ın fikir ve dokunuşları ve olmazsa olur ama olmasının çok güçlü duygular yaşattığı dostlarının tatil süreçlerindeki yardımlarıyla devam ediyordu…

Evin temelini kurduklarında, hava yağış ve soğukla müsade etmedi çalışmaya. O süreç daha çok toprak işleri ve yapacakları evin kağıt üzeri ve tecrübe desteğiyle ilgili çalışıyorlardı…

Hava çalışmaya müsade edecek kıvama geldiğinde, ev için gereken işleri hızlandırdılar. Her günü daha yorgun, bol emekli, çok tatlı ve unutulmaz geçiyordu…

Bu süreçte dostları da misafir oluyordu. Biri gitti, diğeri geldi. Her birinin gelişi onlara büyük destek ve güvendi. Çünkü bir tanesi dahi yaptığının ardına bakmıyordu. Karşılıklı fedakarlık olan hangi ilişkide yaptığının ardına bakarsın ki?..

Dostları geldiğinde, gündüz de gece de çalışmaları sürdürüyorlardı. Hem hasret gideriyorlar, hem de günlük hedeflerine ulaştıklarında daha da şevkle çalışmaya devam ediyorlardı…


Zaman geçti…

Temelinden en üstteki baca oluğuna kadar, her yanına avuçlarıyla dokundukları ev bitmek üzereydi. Ancak Kısa süreli de olsa yağışlı günler geldi. Adam, pek aldırmadı bitimine az kala, içindeki coşkuyla ve devam etti çalışmaya. Kadın, “Acelemiz yok! Birkaç gün istirahat eder, devam ederiz. Hasta olma!” dese de, Adam bir an önce bitirmek istiyor. Kadın’ı da rahat ettirmek istiyordu…

Adam, ilk yağmur gününden sonra eve girdiğinde, yorgun ve üşümüş, kuzine yanan sımsıcak evde, sanki bir sürü onu seven insanların sarılıp sıcaklığını hissettirdiği gibi bir sıcaklık hissetti. Yorgunluğuna tat geldi. Kuzinenin yanına iş giysileriyle; ıslak, tozlu ve çamurlu; oturdu öyle. Başını, yaslandığı ahşap duvara yasladı, gözleri kapalı…

Kadın içeriden gelip onu orada öylece görünce seslendi:

“Üstün başın leş gibi, kalk yıkan da uzanırsın!

Sesiyle açtı gözlerini, “İçim geçmiş. Yıkanacak halim yok” dedi ve iç çekerek devam etti, sözler ağzından çıkarken yorgun tebessümle:

“Beni yıkar mısın?”

Böyle bir isteği daha önce olmamıştı Adam’ın ama benzer istekleri olmuştu. Bazen bebekleşiyordu. Mesela, sofraya oturduğu gibi, “Beni de yedirsene!” isteği. En çok da, Kadın hararetle dağdan gelen puğar suyuna dayadığı avucuyla içerken, elinin avucunun içine alıp şeklini bozdurmadan kendisi de içmeyi severdi. Yeteri kadar içince avucunu öperdi. Kadın da son suyu yüzüne dağıtır, başını severdi…

Yıkanma ricasını pek sorgulamadı Kadın, “Hadi gel, yıkayayım!” dedi. Kuzinenin üzerindeki kazanda kaynamış suyun altına girdi. Tabi dağdan gelen soğuk suyla destekleyerek…

Saçlarını uzun uzun yıkadı Kadın, başıyla oynanmasını çok sevdiğini bildiğinden ama Adam’da bir bitkinlik vardı. Kadın farketmişti. Havlusunu da sarıp, “Hadi koca bebek! Git üsütünü de ben giydirmeyeyim” diye ses ett, yıkanma boyunca süren sessizliği bozarak.

“Hiç de fena olmazdı anne!” diye şakalaştı halsiz sesiyle Adam’da…

O giyinmeye gitmişken Kadın da, kuzinenin üzerindeki demlikten birine ıhlamur, taze zencefil, portakal kabuğu ve tarçın koydu, demlemeye bıraktı. Adam’daki bu halsizliğin gidişatını sezmişti.

Kısa sürede odayı sardı koku.

“Mmmm… Mis gibi!” diyerek geldi Adam da odaya, yiyecek birşeyler hazırlayan Kadın’ın arkasından sarıldı, çenesini sol omuzuna yasladı:
-“Teşekkür ederim. Yordum seni de…”
-“Saçmalama şaşkın! Bebek yaptıysan bakacaksın hem, değil mi?” diye başını sola doğru başına yaslayarak Adam’ın, karşılık verdi…

Kuzinenin yanına uzanmış, baygın gözlerle tavandaki büyük çatma kalaslara bakarak geçmiş atalarının hayalini kurarken Adam, Kadın da birer bardak ıhlamurlu karışımdan getirdi. Birlikte içip, günlük işlerden konuşurken Kadın, Adam’ın hasta bakan gözlerini görünce, “Hadi git yat, ben de geliyorum birazdan” deyip Adam’ı yatağa gönderdi, kendi de etrafı toplayıp yanına girdi…

Sabah Ezanı…

Adam yatakta iki büklüm olmuştu. Kadın da ezan sesiyle uyandı, Adam’ın bu halini görünce alnından ve boynundan ateşine baktı. Ateş olduğunu görünce:

-“Ateşin var ve bana neden söylemedin?”
-“Önemli değil, uyuyayım geçer.”
-“Nasıl geçer? O kadar ihmalin karşılığında hiçbirşey yapmdan mı geçecek? Kalk hadi!”
-“Sarıl da ısınayım!”
-“Hemen kalk, üstüne birşey al ve içeri gel, bekliyorum!”

Adam, emri uyguladı teslim bir şekilde, üzerine birşeyler aldı ve geçti içeri.

Kadın, kuzineyi hafiften yaktı. Adam’ı da
yanındaki sedire yatırdı. Birkaç ilaç verdi, bol bol su ve limonlu su içirerek hem ateşi düşürmeye hem de vücuduna direnç vermeye çalıştı. Sabaha kadar defalarca tuvalete giden Adam’ın ateşi de düşmeye başladı…

Adam, pek hastalık nedir bilmezdi. Ancak nadir de olsa olunca, durdurabilene aşk olsun. O aşk, olmuştu…

Neyse ki, Kadın’ın varlığı ve emeği iyi gelmişti ama sadece ateşine. Toparlanması gereken kırgın bir beden vardı. Sabah kahvaltısını güzelce yedirdi Adam’ın. Aynen öyle! “Beni yedirir misin?” deyince kıyamadı tabi Kadın da…

“Ah koca bebek Ah! Dedim sana, “Sonra devam ederiz. acelemiz yok!” diye. O inadın yok mu senin. Neymiş efendim, ‘Bir rahat edecekmişim(!)”. İstemem böyle rahatlık! Kolun kalkmayacak hale gelince ben nasıl rahat edeyim? Sen zamanında sağlam bir sopa yememişsin. Yoksa laf dinlerdin…” diye tatlı dırdırını sürdürken Kadın,
“Ben de Seni Seviyorum!” diye tebessümüyle sevdi Adam da kadınını…

“Bunu sana yaşatmaya hakkım yoktu. Kendi tercihimin sonucu ikimizi de etkiledi. Dikkatsiz davranışım için özür dilerim…” diye ekledi mahçup ve halsiz sesiyle…

Kadın kalktı yerinden. Sarıldı boynuna, sarılırken de dudağını dayadı ve doğruldu.
“İyi iyi ateşin yok. Hadi dinlen biraz…” diyerek günlük işlerine döndü.

Adam, hasta psikolojisini pek sevmezdi. Hemen ayaklandı. Evin içinde ufak ufak işlerle uğraştı. Öğle yemeğinden sonra da uzandı yatağa, uyudu…

Akşam ezanını biraz geçmişti. Kuzinenin yanına gelip oturdu.

Kadın, “Şşş!” diye seslenerek göz kırptı ve buzdolabının üstün gösterdi. Tepsi vardı. Adam,
“Nedir o?” deyince Kadın da,
“Kalk bak!” dedi.
Kalktı Adam, uzandı ve tepsiyi aldı. Üzerini açınca, gözleri parladı Adam’ın ve onun bu halini görmek, Kadın’da da aynı etkiyi yaptı.
“Hadi otur ye!”

Oturdu ve kucağına aldı tepsiyi. Parlayan gözlerle tepsiye bakıyor, kokluyor ve özenle kesilmiş dlimlerine bakıyordu. Bir dilim aldı baklavadan ve uzun uzun çiğnedi:
“Mmmm…”

Gözleri doluluktan parlıyordu. Bastı kahkahayı ve aynı anda kendi bile duyamayacağı seste “Çok şükür!” diye seslendi.

Daha önce yapmamıştı Kadın. Yapabildiğinden bile haberi yoktu Adam’ın. İstememişti de. Ancak Kadın, biliyordu Adam’ın damağının nasıl şenleneceğini de, yoğunluktan vakit bulamıyordu. Gücü, kuvveti ve morali yerine gelsin diye yapmıştı fırsattan istifade, o uyurken…

Adam, ardı ardına dilimleri doldurdu ağzına. Tebessümünü ve “Mmm…”larını hiç bozmadı. Tepsiyi kenara koydu artık, doymuş da zevkten ağzına attığı son dilimle doğrulup, karşısında oturan ve onu izleyen Kadın’ın önünde diz çöktü ve kucağına koydu başını.

“Ben de Seni Seviyorum!” dedi, avucunu aldı ve “Bu, hamuru yoğuran ve oklavayla her hamuru ileri geri götüren avuçlarını da seviyorum. En çok da bunu bana yaparken, gönlündeki o güzel hisleri…” diye ekleyerek, avucunu da, gönlünü de öptü…

Kalbine giden yolun, midesinden geçtiğini, sevdiğinin ellerinden, emeğinden ve bu süreçte ‘O’nu düşünmesini hissettiğinde anladı.

Meğer, gerçekten de bir erkeğin kalbine giden yol, midesinden geçermiş ama sevdiğinin emeğinden…

Hakikatle Dolu Yüreğe Sahip İnsanlara…

Adam, her gününü çalışarak geçiriyordu. Çalışmayı seviyor ve “Sağlık oldukça çalışmaktan kime ne olur” diyor, gayretini sürdürüyordu…

Ancak bir sorun vardı. Evine geldiğinde hep istediği o huzuru bulamıyordu. Bela, küfür, şiddet arttıkça ve tüm bunlara şahit oldukça, hem de en kıymet verdiği aile ortamında yaşanınca, bir de müdahalede bulunamayınca, günün tüm o vız gelen yorgunluğu üzerine biniyordu…

Neydi ki bu aile içindeki?

Neydi olması gereken huzur ortamını bozan şey?

-Benlik Savaşı!

Hak davası değil haklı olma davası, sözünü dinletme ve diretme, itaat ettirme ve dahası nefsi arzular…

Adam ise bunlardan arınmak için çalışıp çabalıyor ve nefsi mücadelede bulunuyordu. Ancak ne derece ileri gidebilirdi ki? Her gün şiddeti artan nefis emarelerinin ateşi içinde kalarak…

Bir insan, sevmediği yada onaylamadığı birşeye bile uzun uzun baktıkça alışıyor, normal karşılayıp sevebiliyor da.

Ancak Adam’ın sevmemesinin sebebi, bir türlü kabullenememesinin haklı gördüğü bir sebebi var. İşte bu sebep de çatışmayı doğuruyor.

“Harama bakma, hatta yaklaşma” temelini taşıyan bir inanca tabi olması. Biliyor ki, bu ortamın onu yanlış ve sapkın yollara sürükleyeceğini, hatta cinnet boyutuna taşıyacağını.

İşte devamlı körüklediği bu inanç ateşiyle kapadı gözlerini ve kulaklarını olan bitene, dilini ise zor tuttu. Hele ki kaba kuvvetini…

“İnsan bu denli günaha zorlanır mı” diye çok geçirdi içinden, hem de her geçen yorgun gün…

Bu denli artan itici ve uzaklaştırıcı gücün de bir nedeni vardı elbet. Nedensiz yaşanmıyor öyle değil mi?

Önce diliyle, sonra eliyle bu durumu düzeltmeye çalıştı, olmadı. Bu durumu daha fazla görmek onu alıştırır diye korktu ve kalben buğzetti…

Bir ailenin içinde olmaması gereken, olmamasını dilediği ağır şeyleri yaşamak, ağrına gidiyordu ve kalben uzaklaştı, mühürlendi…

Bir süre daha devam etti bu durum. Evin içinde ruh gibiydi. Oradaydı ancak zihnini ve kalbini kapatmıştı. İşine gidip geliyordu ve diliyordu ki, “Şu emeğimi hakedenlerle tüketeyim…”

Çok da uzun sayılmayan bir süre zarfında, vesilelerle bir Kadın yaklaştı yaşamının çevresine. Ancak Kadın hastaydı. Mucizevi bir şekilde yaşama tutunmuş ve devam ediyordu tüm o içten gayretiyle…

Hayatları kesiştikten sonra Adam da, Kadın da olduklarından daha iyi hissetmeye, birbirleriyle paylaştıkça tamamlandıklarını hissetti. Öyle bir süreçlerden geçmişlerdi ki Adam, Kadın’daki huzur kokusunu, hafif nemli rüzgar eşliğinde gelen çay çiçeği kokusu gibi burnuna gelişini sevdi. Kadın ise Adam’a duyduğu güvenin, damarlarında sağlık için dolanan kan gibi, bedeninin en kılcalını sarışını ve şifasını sevdi. Cisimlerine pek bakmadılar. Yine inceden, göz ucuyla da olsa sevmişlerdi muhtemelen birbirlerini. En azından gözlerine derin derin, dolu dolu bakmışlardı…

Tüm bu süreçlerin ardından, uzatmadan birleşme karqrı aldılar ve yaşamlarını birlikte sürmeye başladılar. her geçen gün, daha da anlamlı sarıyorlardı birbirlerini; şifa niyetine…

Adam, toprakla uğraşıyor ve tüm gücünü gün içinde toprağa bırakıyordu. Alnının teri ziyan olmuyor ve dokunduğu topraktaki canlılara karışıyor, yine bir şekilde ona dönüyordu…

Kadın da, evde işleri bitince Adam’ın yanına gidiyor, bazen sohbet ediyor, bazen de birlikte işe koyuluyorlardı. “En güzel günümüz” diye dillendirdikleri, eve birlikte yorgun dönmeleriydi…

Sevdikleri birşeyden daha bahsedeyim. Bu, en sevdiğim yanlarıydı.

Adam çalışırken, Kadın’ın usulca yaklaştığını hissettiğinde bozuntuya vermiyor, arkası Kadın’a dönük doğrulup, karşı dağa doğru önce içinden, “Allah için” sonra bağırarak, hatta haykırarak diyeyim, çünkü karşı dağlar inliyordu, “Seni seviyoruuuum!”…

Adam, Allah için çok seviyordu ve hep de istediği buydu: “Beni, Yaradan’dan uzaklaştırmayan bir gönül bağıyla sarsın”…

Kadın da Adam’ın, karşı dağa vurup geri dönen ve önce kulağına sonra hasta da olsa onun için güçle atan kalbine inen sevgisini seviyordu. Bu halin verdiği sevinçle hoplaya zıplaya Adam’ın arkasından dolanıyordu, sırtına göğsünü ve başını yaslayarak…


Zaman geçti…

Kadın, geçen yıllarla kendini daha iyi hissediyordu. Bu iyiliği, Adam’ın da hep hayalini kurduğu, topraklarında çoğalma isteğini körükledi. Kadın’la istişare yaparak, her ne kadar nasip de olsa, birbirlerine danıştılar ve aynı düşüncede bağdaştılar…

Aldıkları bu karardan sonra bir mevsim geçmeden haber geldi. Bu toprakların ilk meyvesi…


Zaman geçti…

O mis kokulu meyve ve o meyvenin gelişine vesile olan çiçek, kokularıyla Adam’ı mest etmişti. O duyguyu anlatmaya benim dilim de, gözüm de dayanmaz. ama bir “Hamd olsun!” diyelim böyle sevgiyle yoğrulan aileye…

Zaman geçti…

Evlat büyüdü. Babasına, anasına yardım edecek kadar hem de. Toprakta yetişen evlat çabuk gelişir, direnç kazanır. Bu evladın da, bu topraklarda ekildiği fazlasıyla belliydi…

Aile ortamında başından beri daim olan huzur ortamı her geçen günle ve yaşanmışlıkla daha da körükleniyordu. Hep aradığı ve kendi kurduğu ailede bulduğu huzur ortamıyla Adam’ da çalışmak vız geliyordu. Akşam eve gelip öyle kenara da çekilmiyordu. Yatana kadar ne iş varsa onlarla da ilgileniyordu ancak Kadın da yamacındayken. Onun da gönlünü hoş etmeyi ihmal etmiyordu. Bakışı bile yeterdi ya neyse…


Zaman geçti…

Kadın’ın hastalığı geçen uzun süreçlerin ardından nüsetti. Bir süre sanki uykudaydı. Gelişi hafif olmadı. Kaldığı yerden devam eder gibiydi. Ağırlığını hissediyordu bedeninde Kadın, ama çok belli etmiyordu. Adam’ı telaşlandırmak istemiyordu. İyi olmaya çok alışmıştı ki üzerine de konduramıyordu yeniden o hale düşmeyi. Geçicidir diye önemsememeye çalışsa da, kendi kendine devamlı “İyiyim ben iyiyim” dese de, sonunun gelişine pek etki etmeyecekti. Çok da dayanamadı. Uzun soluklu hasta yatışları başladı. Günler, haftalar sürdü bazen. Biraz iyi olur gibi olsa da yeniden geldi ve sardı bedenini…

Bu süreçlerde huzur ortamı hiç bozulmadı. İlginç gelebilir ama hastalığın kasvetine kapılmadılar. Tabi Hak olanı da kabul ederek. Evlat dahi farkında ve dirayetliydi. Çünkü geçmiş günleri de, bu günleri de nasibe ve hak olanı yaşayacaklarına olan inanca bağlılıklarıyla sürmüştü. Aile ortamında değişen tek şey, Kadın’ın devamlı istirahat halinde olmasıydı. Tüm bu süreçte toprak işi de, ev işleri de Adam’ın himayesindeydi. İş gücü kat kat artsa da, bitmez tükenmez bir azim ve güçle hergün çalışmaya ve çabalamaya devam ediyordu. Hiç mi yorulmaz insan?

Kadın da birgün sordu bunu: “Yorulmadın mı artık?”

Adam elindeki işi bıraktı. Uzanan Kadın’ın başına doğru uzattı başını. Çay çiçeğini koklar gibi kokladı. Aldığı solukla, “Yorulur muyum hiç? Her zerresine değecek bir hayatı yaşıyorum. Allah bizden razıysa, bu dünya isteyene kalsın. Sen her halinle benim ahirimi güzelleştiriyorsun. Kaldığın süreci iyi değerlendireyim değil mi?” diyerek muzipçe ve anlamı derince dillendi. Bunları dillendirirken, Kadın’dan önceki yaşamı geldi gözüne. O zorluk yerine, bu zorluğu sevdi ve tüm içtenliğini yaşamına verdi…


Zaman geçti…

Yorucu olsa da, hissetmeyen Adam’ın tökezlediği gün geldi. Kadın’ını dünya sürecinde kaybetti.

Adam’da, evladı da ölümden sonraki süreçlerde durgunluklarını korudular. Tüm bu süreç geçtikten sonra baba-oğul birlikte çalışmış, eve yorgun dönmüşlerdi. Eve girdiklerinde, evin sinmiş kokusuyla gözleri doldu ikisinin de. Birbirlerine bakmaya başladılar. Duygu yoğunlukları daha da arttı. Adam evladına, “Ben de özledim evladım. Kavuşmam yakın sanki. Kokusu çok yakın geliyor. Senin biraz daha zamanın var, sabırla yaşayacağın…” dedi, birbirlerine sıkı sıkı sarılarak.

Evlat farkındaydı elbet. Hak olan birşeyin yaşanmasının erkeni yada geci olmadığının. Ancak babasının bu sözleri fazla hisli gelmişti. Bu yüzden de sarılırken derin derin koklamıştı…

Bir süredir yalnızdı Adam. İşini yapıyor, evine geliyordu. Evladı, eğitimi için uzaklaşmıştı. O da artık bir birey olarak, bu toprakların kudretiyle yoğrulmuş olarak kendi ayakları üzerinde, yaşamını yönlendiriyordu…

Adam artık yorgun dönüyordu evine. Çalışması nispeten geçmişe göre azalmıştı ama özlemden olacak ki, yorgunluğunu hisseder olmuştu. Eve yorgun geliyor, iki lokma atıştırıp yatıyordu…


Zaman geçti…

Evladına bir haber gitti. Annesinde olduğu gibi sakince karşıladı bu haberi. Duruşu ise daha güçlüydü. Farkındalıkları artmıştı tabi. Defin işlemlerini tek başına yerine getirdi. Sonrasında gelen gidenlerle de ilgilendi. Her gelen giden, yüreğini daha da ferahlattı. Kimseye ihtiyaç duymayacak şekilde yetişmiş olsa da, ihtiyacı olduğunda içten destek olacak insanları ardı ardına tanıdı ve güvenle sevdi. “Ailemin en güzel birikimi” dedi her birine…

Bir süre daha evinde kalmak istedi ve vakit geçirdi. Çoğu insan kaçar gider. Bu öyle değildi. Farkındalığı içinde değişmez bir anlayışla yerleşmişti ve her süreci deneyimlemeyi seviyordu. Üzülmekten niye kaçar ki insan? Geliyorsa yaşayacaksın ve kaçmayacaksın. Hele ki bastırıp da sırtında yük etmeyeceksin. Bugünü yaşa ve bırak gitsin öyle değil mi?..

Bir akşam, babasının bir çalışma gününden çok çalışamasa da çalışmış ve yorgun eve döndü. SonBahar’ın ortalarıydı. Hava da kapatmıştı. İlk iş, kuzineyi yaktı. Ev ısındıkça o da gevşedi. Yorgunluğu da tatlılaştı. Evini kokladı. Doğduğu zaman gibiydi. Hiç değişmemişti. Ahşap olan evin her yanına anasıyla babasının kokusu da sinmişti. geçen yılların her gününün kokusu da sinmişti…

Babasının yazın sonlarında kavanozlara yaptığı üzüm şıralarından bir tanesini aldı ve kuzinenin yanındaki sedire yarı oturur pozisyonda yerini aldı. Yudum yudum babasının emeğini tadar, rahmetle anarken, aldığı bir yudumda ahşap olan karşı duvarda bir kapak ve binicik tutacağını gördü. Net değildi ama evin her yerini ezbere bildiği için bu değişimi farketmişti. Yerinden doğruldu. Son aldığı yudumu ağzında tutuyordu. Kapağa uzandığında yuttu ve açtı kapağı. Bir sürü defter vardı. Biri büyükçeydi. Onu hatırladı. Çocukluğunda, babasının her akşam çalışma masasında yaktığı gaz lambasının ışığında, bazen saatlerini geçirdiği defter. Aldı onu ve yerine geçti. Bir yudum daha tattı babasını ve defteri ortadan açtı. Sayfa sayfa ön izleme yaptı. Bazı sayfaları geçemedi. Neler neler vardı. Asıl tadımı şimdi başlamıştı…

Bir Adam, bir Kadın’ı nasıl severinden, bir avuç suyun nasıl içileceğine ve hissine kadar hemen herşey vardı. O kıymetli babanın hisleri ve düşünceleri, bazen gözünün içine baktığında göremediği herşey kucağındaki defterdeydi. İstemsizce sımsıkı sarıldı ona. Tıpkı o yorgun iş gününün ardından eve geldiklerinde sarıldıkları gibi…

Bundan sonraki süreç bambaşka olacaktı, öyle hissetti. Hissinde hem güven vardı hem de bir sıcaklık işte. Sıkıştığında açıp okuyacağı ve yok olsa da faydalanacağı bir babası vardı. Gözleri doldu ama çok. Özlem de vardı, sevgi de, umut da. Her damla defterin üzerine düşünce toparladı kendini ve eliyle sildi üzerini. Ömrünü kısaltmak istemiyordu defterin. Belki asırlar boyu giderdi, yol açardı…

Sonra ilk sayfayı merakla açtı. Nasıl başlamıştı diye…

ve ilk sayfada:

“Zor da olsa hayat, eğer huzur varsa, sonuna gitmek için güçlü bir sebep vardır. Çünkü, “Zahmette Rahmet Vardır” yazıyordu…

—–

Sonra evlat ne oldu bilmiyorum. Muhtemelen huzurlu bir sebep bulmuş ve tüm gayretiyle onu yaşıyordur…

Ben kim miyim?

Ben de arıyorum kendimi Hakikat yolunda. O Adam yada evladı gibi olmak isterdim. Olamasam da, kim olursam olayım, hakikatle dolu yüreğe sahip olmak isterdim. Selam olsun o güzel yürekli Adam’lara, Kadın’lara ve evlatlara…

Ve umarım ki, bir gün o selam bana da gelir…

Süre Kısa, Etkisi Devasa: “Ege Yaşamı”

5 Temmuz 2016

Salı

Manisa

İzmir’e giden yolda durduğumuzda, Spil dağını karşıma aldım ve bir süre seyrettim. Askerlik dönemimin acemilik sayılan kısmını orada yaşamıştım. İlk aklıma gelen de dışarıdaki muslukta dişlerimi fırçalarken dağın tepesinden yükselen Ay’ı seyredip güç alışlarım geldi.  Tatlı tatlı geldi. Seyri güzel, hissi de güzeldi.. ve devam etti yol. İzmir’e ulaştık ve uzun yıllar görmediğim insanlarla bir araya geldim.. anıları olan…

—–

İzmir

Hiç bilmediğiniz bir ortamda nasıl davranırsınız? Birçok cevabı vardır elbet. Ben girdiğim ve bilmediğim bu ortamda tam anlamıyla kendimdim. Çünkü karşımdaki insanlar da kendiydi. Kurgu yok, samimiyetsizlik yok. Tam anlamıyla birbirimizi gördük diyebilirim. Böyle ortamları yaşamak çok da nasip olmuyor. Ama nasip işte, ummadık yerden çıkıyor…

Biraz sohbetin ardından Karacaağaç’a çiftlik yada köy evleri sayılabilecek bir araziye gittik, tam benlik…

Geldiğim gibi bir sürü meyve yedim; dut, erik, elma, karaüzüm, çilek. Çeşit çeşit gül kokladım, ikindi gülünün içimdeki yerine dokundum; biberiyenin, rezenenin aromasını tattım, bir sürü kedi sevdim(biri Van kedisi), peygamber devesiyle az da olsa vakit geçirdik.. ve dahası içe iyi gelenler…

Yemeğin ardından yediğim sıcağın da etkisiyle oturduğum yerde zor durdum. Dayanamayıp yattım. Tam bir saat kesintisiz uyudum. Şifa gibi geldi, gce uykusuz geçen yolculuğun ardından. Bünyeyi alıştırmadığım için otobüste uyuyamadım. Öyle yada böyle geçti işte, gerisinde yorgunluğu…

Akşam üstü karanlığın gelişiyle serinledi heryer. Sert rüzgarların tadına bakmak zevkliydi büyük dutların altında…

Bahçedeki biberiyelerden kaynattım. Aromatik bir çay ile de geceye giriş yaptık. Etrafımdan birşeyler tüketmenin hissi de bambaşka…

Bir sakinlik var içimde. Birşey yapmamak da birşey yapmak gibi geliyor ve iyi hissettiriyor. Birşey yapmadan bile duyular aktif. Yani yapmıyor sanarken fazlasıyla yapıyor oluyorsun…

Serin ve kendine has kokulu esinti, cırcır ve çekirge sesleri, tam bir karanlık ve şimdi başlayan yatsı ezanı…

İzmir, Karacaağaç’tayım. Gerisi için bir planım yok…

Tam da son verdikten sonra yazmaya, karar verdik yatmaya. Ama içim doluydu. Boşalsın istedim, yollandım bahçeye. Önce ağaçlara sarıldım, dallarını göğsüme dayayıp sevdim. Göğsüme dayadığımda bir akım oldu. Anlatamam elbet nasıldı diye. Oldu işte. Sevgi diyelim bu akıma. Sevildiklerini hissettiler…

Sonra yürüdüm. Gittim geldim, az ışığın olduğu yerde yakınlaşan yıldızların altında. Anlattım çok şey. Hemde fazla şey. Bir rahatladım anlattıkça, bir de serin esintiyle…

Gevşemiş gibi girdim yatağa. Anında uyumuş gitmişim…

6 Temmuz 2016

Çarşamba

İzmir/Karacaağaç

Cırcır ve horoz sesleriyle açılan gözler…

İzmir’de olsam da, bir köyde olmak güzel. Nasip işte, insan sevdiğine ne olursa olsun kavuşuyor. Erken yada geç, aslında zamanında…

Bayramın ikinci günü. Yanlarında bulunduğumuz akrabalarımızın vefat eden yakınlarını, mezarlığı ziyarete gittik. Tanımadığım insanlardı, geç de olsa tanıdım. Hatta sevdim de…

Biri annemin çocukluk arkadaşıydı. Sevgimi ise onun mezarlığın başından kalkarken gözlerinin dolmasıyla kazandım. Artık sevdiğim bir insanın orada olduğunu biliyordum. Bir teyzem.. ruhu şâd olsun…

Görmeden sevmenin, gördürecek hissi verenler sayesinde olduğunu öğrendim. Yada biliyordum da pekiştirdim…

Ardından Şahin Tepesine çıktık. Seyri sevilen bir tepe, ancak buraya göre güzel. Göreceli güzel. Ne desem yavan kalır. Ama denizin varlığı, yükseklik ve esen şiddetli rüzgar güzeldi. Güzelliği de iyi hissetirmesiydi…

Devasa Mevlana heykelinin olduğu bir tepeye çıktık sonra. Bu şehri kucaklar gibiydi. Acaba şehir mevlanayı kucaklıyor muydu yada şöyle diyeyim; Mevlana’nın aşk dediğini dünyevilikten kurtarabilmiş mi, hakikati bulabilmiş mi..? Bu soruların cevabına, burada geçirdiğim süre zarfında içim rahat bir cevap veremem…

Biraz turistik yerlerinde, biraz sokaklarında kısa vakitler geçirdik. Beni kendine çeken birşeyle karşılaşmadım. At çifliği, köyü, belki denizi hariç. Her insanın etilenişi farklı. Etki alanımın dışında olması da benim için anlamlı. Başkası için değil elbette. Yani benim için yaşanılır bir şehir mi diye sorulduğunda ki soruldu, bir şehirde yaşayacaksam hakkını veririm, doğduğum şehirde, İstanbul’da yaşarım zaten. Ama bir şehir yaşamını, getirilerinden çok götürülerinin hayat kalitemi etkileyeceğinden dolayı pek düşünmüyorum. Düşünmemem bir yana, bir de mecburiyetler olabiliyor. Bunlar sadece his ve fikir. Ne yaşayacağız, yaşadıkça göreceğiz…

Gece eve geldik. Aile büyüğü de evdeydi. Bir yandan birşeyler atıştırdık, bir yandan da eskileri yâd ettik. Ama benim için hepsi yeniydi. Çünkü tanımadığım akrabalarımdı…

Aile büyüğü teyzemizin eşinden konu açıldı. Teziymiş zamanında. Oldukça becerikli ve hareketliymiş, “Aynı senin gibi, yerinde durmazdı Hacı” diye de ekledi. Hoşuma gitti. Benim atam sayılır ve atamdan bir yan almak yani bir parça taşımak güzel bir enerji verdi. Sonra aklına geldi; eşi, namaz takkesi dikermiş. Vefatından evvel de dikmiş, her kafaya uygun şekilde, poşetleyip bir çantaya istiflemiş. Dağıtırmış zamanında. “Sana da vereyim” dedi. Bunu dediği anda hissettiklerimi anlatamam işte. Çünkü bir sürecin sonunda yaşadığım duygu yoğunluğunun üzerine geldi. Fazla anlamlıydı…

Uzun zamandır bir takke istiyordum. Farklı ve sadece benim olacak. Yıllarca kullanacağım ve nasipse olacak torunlarımın, “Dedemin yıllarca taktığı takkeydi” diyeceği bir anı bırakacaktım. Ya ben dikecektim ya da diktirecektim. Zamana bırakmıştım. Az da olsa dikiş bilgimle deneyecektim de…

İşte nasip beni nerede buldu. Önce eşinden bahsettik, andık ve sevdik. Final ise harikaydı. Gözlerim sevinçle doldu. Sevdiğim ve hayatta olmayan bir insanın emeğini taşıyacaktım. Pek çok şeyden fazla anlamlı…

Bu ânı unutmam herhalde. Her taktıkça rahmet verecek olma düşüncesine de kapıldım. Bir insanın yok olduktan sonraki etkisine, hala sevindirişine.. bizlere de bu etkiler nasip olsun…

Sonra annemin vefat eden çocukluk arkadaşının tesbihini verdiler bana. Yine bir duyguyla aldım. Annemin gözlerinin doluluğuyla sevdiğim insanın anısını yanıma aldım. Bunlar bir işaret.. beni bir yere götürecek.. hayır olsun sonu…

Ve ikinci günün sonu! Yorgunum ve mutluyum. Evimden farksız bir yuvanın içinde, huzurla uyuyabilirim.. güvenle…
7 Temmuz 2016

Perşembe

İzmir

Gece geç de olsa uyuyabildim. Düzen pek kalmıyor. Pek de aranmıyor. Arada anlık değişimler farklı tepkilerle yolundaki değişimlere vesile olabiliyor…

İzmir’den ayrılıyoruz.

İzmir’i sevdim mi?

İçindeki insanlar olduktan sonra severim. Evimden farksızlıkla ayrıldığım o insanlar olduktan sonra sevmek için bir sürü nedenim var.

Derler ki; “İnsanın evi, sevildiği yerdir”. Evimizden ayrıldık işte, daha ne diyeyim.

Farklı kişilikler, düşünceler, heyecanlar ve ortak bir payda. Paydamız ise sevgi elbet. Hiç bölünemeyen koca bir payda, çoğalan…

(NOT/İçindeki fırtınayı dindiren, içine gömen, içinde yaşayan: “Gözlerin anlattığı”)

Dillendirmediğim kazanımlarımı da aldım, başka insanlara, başka yaşanmışlıklara yollandım…

Pek alakası olmayan birkaç düşünce paylaşmak istiyorum. Bir evi huzur yeri yapmak, yaşanılır kılmak tek insana bakmamalı. Bakabilir elbet ancak o insanın hayatını adamasına sebeptir. Anneannemin huzurla geçmişini yâd etmesini isterim mesela. Ancak hala daha hakim olmaya, iyi etmeye, kolaylaştırmaya çalışıyor hayatları. Nasıl yaşadıysa geçmişini, aynı devam ediyor. Etmemesi için yapılacak şeyler var elbet. Etrafındaki insanların üzerine düşeni yapması gibi. Her hayatta aynı değil mi? Neden bir kişi yüklensin çoğulları, neden sırtının kamburunu belirginleştirsin? Asıl insan kamburları iyi etmeli. Herkes üzerine düşeni yaptıktan sonra düzelir ancak öyle değil mi? Omuz omuza verince kambur mu kalır? Kalmaz diyeyim, yine de çözümün imkanının kısıtını kaldırmayı ümit ederek…

Yolculuğa çıkmadan önce sevdiğim bir büyüğümün dilinden döküldü, ona da başkasından: “Herkesi yüklenemezsin. Onları da Allah yarattı. Bırak da, O düşünsün. Onları yaratan…”

Belli bir yetişmeyle geldim. Hamurunda fazlasıyla fedakarlık vardı. Sonra farkındalık da eklendi. O da körü körüne fedakarlıkta temkinli hale getirdi. Herkesi yüklenmek ve iyi etmek istesem de, tecrübe ettiğim birşey de var. Herkesin güçlenmesi gerek. Deneyimleyerek. Eli ayağı olmadan sadece yolu göstererek destek olmayı tercih ettim ben de. Tabi hamurun mayasını bozmak kolay değil. İyi gelen kısımları koruyup iyi gelmeyenleri egale etmek kolay değil. Biz de kolay diye yaşamıyoruz zaten. Ne gelirse onu yaşıyoruz.

Velhasıl, herşeyi kontrol edemeyiz. O kudret bizi Yaradan’da. Biz ancak kendimizi iyi edersek iyi oluruz.

Anneannem kendinin iyi olmasını, başkasının iyi olmasına bağlamış. Fedakar ve kudretli kadınlar…

Bayramın ilk günü aradığımda, “Şimdi yukarıdan inecektin yanıma” dedi. Gözlerinin o sevgiyle doluluğuna ne hissettiğim anlatsam, bu dünyadan gelmez herhalde bana da. Seni sevdiğini, “Seviyorum!” diyerek değil, daha güçlü ve içine en sağlam hislerle yer ettiren bildiren sözler, davranışlar, bakışlar…

Birlik ve beraberliği seviyorum. Bunu tek başıma sağlayamam. Bu birliğin her bir bireyi de sevmeli ve istemeli. İşte ben, o insanları arıyorum. Buluyorum ve bağlıyorum. En sağlam his ve duyguyla, onlarla oluyorum, çabalıyorum. Bu birlik bizi hak olana götürecek biliyorum. Bunu bildiğim için de haddim kadarı fedakarlıkla ilerlememde bir sorun görmüyorum. Tek isteğim karşılıksızlık. Karşılık beklemeden, içten geleni yaşayalım. İnancımız, değerlerimiz ve bit başka insanın özgürlüğünü zedelemeden…

Biraz farklı bir kısma geçtim anlatırken. Ancak bu, yazıda farklı. Şu anda yaşamımın tam içinde bu düşünceler. Olduğu gibi, geliştiği gibi de paylaşıyorum işte…

Denizli’ yolundayız annemle. Sakince ve sevgi dolu ilerliyoruz…

Denizli

Uzun süren tren yolculuğundan sonra yüze buhar vuran bir yere indik. Tabii ki etkiliydi. “İzmir iyiyidi” dedirtti ama gereksiz bir deyişti…

Aile dostlarımıza gelmiştik. Bir süre onları gördük, sohbet ettik. Ne de iyi ettik. Bu birlik hallerini çok seviyorum…

Harika bir konumdaydı evleri. Tam dağın eteğinde, ferah bir yer. Evin bir yanı koca sıra dağlara bakıyordu, yemyeşil. Akşama doğru gelen bulutlar, gürleyen gökle birlikte; beklediğim, aslında çok istediğim o ferahlık da geliyor gibiydi. Serinlik arttı. Artınca da biraz hareket edelim dedik. Havası bol bir ormana geçtik. Bir süre sonra da artan gök gürültüsü ve bulutlanma ile anında ıslatan bir yağmur başladı. Vücudumun ihtiyacı vardı. Nasıl bir ferahlık anlatamam. Gözlerimi kapadım, yüzümü kaldırdım, kollarımı açıp kucakladım yağanı. Sevgiyle tebessümü ve içten gelen sesleri de dışarı vurarak…

Hani İzmir’i sevme nedenimi söylemiştim, orada yaşayan sevdiklerim diye. Denizli’de de aynısı var ama fazladan bu güzel ortamın olması, yaşanabilir sözünü dillendirmeme vesile oldu. Sislenen dağın eteğinde, ferah ve seyrek evler, şehrin sesinden uzak, yaşanılırlığı yüksek. Sakinlik, dinginlik ve bana göre hayat kalitesini biraz daha yükseltmek isteyen için güzel. Benim için yeterli değil ama kanaat ettirecektir…

Yanlarında bulunduğumuz ailenin, iki de güzel evlatları var. Bunların nesilden bazı farklı yanları var. Yetiştirilmede tam olduğunu düşünmesem de, yüksek düzeyde bir bilinçle emek harcayan ebeveynler…

Çocukların anlattıklarını dinlerken, birinin onlara en detaylı şekilde anlattığı ve ilgilendiği seziliyor. İlgi ve alaka. Bunun dozunu güzel ayarlamaya özen gösterdikleri belli. Bir çocuk yetiştirirken çocuk yetiştirme tecrübesinden önce çocukluk dönemlerine gidip nasıl yetiştirilmek istediğini sorduğunda alacağın cevap sana yol gösterecektir, bunu kısmen denedim ve uyguladığım da oldu. En büyük tecrübe geçmişinde. Anımsayabildiğin ve farkedebildiğin sürece…

Burada birlikte vakit geçirdiğim bu çocuklar, bazı duygularımı tetiklemedi değil. Herşey bir süreç. Tetikliyor işte. Birer birer vesileler, yolumuzu çiziyor. Evlat koklamak, benim olmasa dahi, güzeldi…

Bu süreç bir yana, bunları yaşarken aklıma gelenleri de paylaşmak istiyorum. 

Çocuk yetiştirirken bizlerde bir korkutma tepkisi oluyor. Bunun kalıcı sonuçlar doğurmadığı düşüncesindeyim. Çocukluğum korkarak değil de, sevdiğim için ve sevgiyi kaybetmemek için çaba göstererek geçerdi diye anımsıyorum.

Diğer yandan bir çocuğa tehdit vari konuşup, sadece sözde kalmak da iyi değil. Uyarının sonucunda devam eden çocuğa bir yaptırımda bulunulmazsa, çocuk bu durumu su istimal etmekten geri durmayacaktır.

Bir diğer yandan da, çocuğun duygularını bastırmayacaksın. Bunu çoğu ebeveyn yapar. Duyguları ve hisleri kısıtlar. Öyle yetişmiştir ve farkıda olmadığı için öyle de yetiştirir. Çocuk, doğduktan itibaren gerçektir, içtendir. İçinden nasıl gelirse öyle davranır, kurgusuz…

Eğer bu çocuğa duygularını bastırması için öğüt verirsek, baskılanmış ve zamanında yaşayamamış olarak yetişecek. Biraz eksik…

Yol bu değil. Baskılamak değil. O an yaşanılan duyguyu yaşayıp o anda bırakmalı çocuk. Baskılandıkça o duyguyu, belki o çaresizliği yanında taşıyacak. Toplumumuzdaki güven kırıklığının biraz da nedeni bu. Utanma, sıkılma, içine atma gibi…

Gerçekten de, çocuklar koca bir nesli oluşturuyor. Ekin gibiler. Neyi ektiysen o çıkıyor. Böyle eşsiz bir sorumluluğa giren her ebeveyn, dünya zevklerinden biraz sıyrılmış olması gerekiyor. Çünkü fedakarlık, tam da burada başlıyor…

Bu günü de, Denizli’de sonlandırdım. Sessiz, sakin ve hafif serin bir uykuya doğru gidiyorum…
8 Temmuz 2016

Cuma

Denizli

Derin ve huzurlu bir uykudan uyandım…

Birkaç gündür, hem yollarda hem de uykusuz geçen sürece kısa bir mola gibi geldi. Sessiz, sakin ve serin bir ortamda, tam dağların eteğinde, benim için huzuru başka bir yerde geçirdiğim gece, şifa gibi geldi. Güzel çocukların sesleriyle uyandım. Onun etkisi de vardır elbet…

Hazırlanıp, yine yollara düştüm. Bu bölgeye gelişimin nedenlerinin ilk kısmı için, Aydın’ın Karacasu beldesine doğru yollandım. Geçmiş zamanlarda askere gitmeden ve askerden geldikten sonra ziyaret etmiştim. Büyük bir ailem var orada. Askere tüm Karacasu beni ve orada yaşayan dostumu uğurlamıştı. Beni hiç tanımayan insanlar, pek çok yakınımdan daha da yakındı. Yerleri ayrıdır…

Karacasu/Nazilli/Aydın

Karacasu Sapağı

Dostuma ilk sarılışım,

Kardeşime sarılışım gibi…

Yanında müstakbel eşi de sarılan bizlere sarıldı. Sevilmek ve sevmenin bir tablosuydu. O an, Karacasu sapağındaki yaşanmışlık pek çok ânı kıskandıracak histeydi. Ama sonrası…

Kadınların saatlerce süren kısa hazırlanmaları(!) Ama iyi oldu. Hem Cuma vaktine rahat bir şekilde girmiş oldum. Her ne kadar tıklık tıklım bir camiyle karşılaşmasam da, olana şükür dedik. Az da olsa, birlikten kuvvet doğuyor… Hem de erkeklerin konuşacak pek şeyi vardı. Beklemek de fırsata dönüştü. Yine de bu süreçler güzel olsa da, benim bünyem hala hazır değil. Hazır olduğumda yada hiç hazır olmama gerek kalmayacak bir düşünceyle aile olma adımını atmış olabileceğimdir belki de. Bazı düşünceler, bu hazır olmama engel kısımlar. Gerek ve gereksizlik. Yaşamın hakikatine yöneldiğinde bu sınırı düşünmeye başlıyorsun işte. Erken yada geç diyemeyiz. Her insanın hazırlığı başkadır. Uzun uzadıya nedenlerin dizileceği bir konu. Hak arayışım yok. Ancak bir düşüncem var. Yapılan herşeyin bir hayrı olsun. Hayrın hakikatle olan bağlantısını doğru kurduğunda, gerek ve gereksizlik beliriyor işte. Mesela şu an bu satırları yazdığım ortam. Sesimi duyamadığım seste müzikli bir kına organizasyonu. Erkeklerin de katıldığı ve tabiri caizse dağıttığı. Bu bir eğlence, herkesin bir arada olduğu ve eğlendiği, güldüğü, deşarj olduğu…

İşte bu dediklerimin ikamesini sağlayabildiğim için, yani eğlenme yöntemim biraz daha farklı olduğu için, böyle ortamlarda bulunmak beni sadece sevdiklerimi gördüğüm için memnun ediyor. Vücudumu yoracaksam bile, bir faydası ve katkısı olması gerek hayatıma. Bir geceden ne olur ki? Ama son gecense çok şey olur. Velhasıl, gerekli görmediğim detayları yaşamak ve yaşatmak istemem. Usül ve yöntemlerim farklı diyelim yada benlik…

Neyse en son sarıldık, az da olsa birşeyler paylaştık ve aynen gidişata kapıldık. Düğün telaşı tabi. Bu telaş benim olmasa da, gömleğin birkaç iliğini çözdürecek cinstendi. Buna ya bir çözüm bulacağım yada bunda olmayacağım. Bazen fazla düşünmemek gerek yada zamanı gelince düşünmek. Bu sürecin içindeyken ne diyeceğimi pek bilemiyorum. Vakit ve nasip…

Evlerine geldim. Her gördüğümü zaten tanıyordum. Daha önce tanımadıkları insanı askere uğurladılar. Fazlasıyla tanıyorlardı yani. Dostumun babasıyla ilk karşılaşmamız…

Daha büyük bir sarılma olsaydı, sanırım öyle de sarılırdık.. uzun uzun…

Sevilmek ve sevmek işte!

Buraların adeti, buraya has. Kına öncesi kız tarafının yemeği ve akşamında kına. Düğün öncesi de erkek tarafının yemeği, evden kızı alma ve düğün.

Yemeklerinde Keşkek vardı. En merak ettiğim yemeklerden. Keçi eti ve buğdaydan yapılıyor. Bazıları damağımı bilmediği için kendi sevmeyişlerinden bahsettiler. Ancak yediğimde sevdim. Oldukça lezzetliydi. Keyif alarak yedim. Buralar, yani Karacasu Keşkekiyle de meşhurdur. Her sene belli tarihde kazan kazan keşkek kaynar. Denemek isteyenin aklında bulunsun…

Bugünün de sonuna geliyorum. Kına yerinde, bir sandalyede, etrafa bilmiyorum garip geliyor mu ama, olduğum yerde bir memnuniyet taşıyarak oturuyorum. Sevdiğim insanlarım yanında olmamın etkisidir belki de. Faydalı birşey yapayım dedim, düşüncelerimi not aldım. Bu süreçler bitince, son bir sarılıp vedalaştığımda anlamlı olacak herşey. Yaşanmasının vardır bir hayrı diyerek…
9 Temmuz 2016

Cumartesi

Karacasu/Nazilli/Aydın

Hafif sıcak da olsa, uzun süren yorgunluğun ardından geç vakitte yattığım yatak öyle rahattı ki…

Acelem yoktu ve uzun uzun, gevşeye gevşeye uyudum. Toparlanıp, konakladığım yerden çıktım. Konakladığım yeri de düğün sahipleri hazır etmiş. Sağolsunlar ince düşünceli insanlar. En ufak tereddüt duymadan huzurla konakladım…

Ardından Karacasu’nun merkezindeki camiye geldim. Oldukça eski ve güzel detaylara sahip bir cami. Bunlar yüzeysel tabi. Camiyi cami yapan, cemaati. İçindeki birliği, beraberliği ve bana göre en önemlisi de içinin boş kalmayışı. Cami canlılığı sever. Bereketi sever. Her yerde bunu yakalayamasam da, gerektiğinde sığınacak bir çatının olması ve tereddütsüz seni kabul etmesi güzel…

Erkek tarafının yemek verdiği kısıma geldim. Tüm bu beldenin insanları uğruyor, yiyor ve gidiyor. Bir yandan da tebrik ediyordu. Ben geç kaltığım için, direk oraya gittim ve yemeklerden yedim. Bir yandan da, dayanışma içinde sofraların temizlenmesi, yemeğin servis edilmesi gibi işlerle uğraşmak için. Ancak mideye giren ilk yemek, yağı fazla ve etli olunca, mide bir gari işlemeye başlıyor elbet. Neyse ki çabuk adapte oldum. Yemeklerde etli nohut, güveç, şehriye çorbası, helva, turşu ve Keşkek vardı. Lezzetlerine sözüm yok. Hepsi enfesti. Hele ki Keşkek, tam benim dağlarda çalışırken yiyebileceğim, performans arttırıcı besin…

Yedikten sonra, zamanında askere giderken bizi uğurlayan, sadece bir gecede bir bağ kurduğumuz insanlar geldi. Onlarla uzun ve derin muhabbete girdik. Her biri kıymetle, ilgiyle ve samimiyetle yaklaştı. Bir vesile işte, çoğunu buralarda görmek nasip oldu.

Masaların kurulması, toplanması işi derken oldukça hareketli bir gündüz yaşandı. Bir şekilde bu gündüzün gecesine ulaşmış olduk…

Düğünün yapıldığı yere ulaştık. Hemen ardımızdan, uzun zamandır görmediğim, hani bir insana sevgiyle bakarken gözlerin dolar, öyle sevdiğim bir insan ve ailesi geldi. Düğünü olan güzel kardeşimle ortak bir yanımız o da. Nasıl bir sarılmak…

Hiçbirşey değişmemiş de, bıraktığımız yerden devam gibi, aynı sıcak ve aynı samimiyet ama biraz daha fazla sevgiyle.. hasretlik etkiliyor tabi…

Ben düğün organizasyonlarında, mutlu olduklarını görmem ve yanlarında olduğumu göstermek için bulunurum. Gelmesem de bu böyledir ama kardeş başka birşey oluyor işte. Benim için zaman pek geçmez bu kadar oynak ortamlarda. Eğlence anlayışımı, mutluluk kavramımı bana göre normal ama farklı gelebilecek bir boyuta taşıdım. Ben, fayda sağladığımda, ürettiğimde, hareketimin bir işe yaradığını hissettiğimde eğlenip mutlu oluyorum. Bunun dışında eğlence diye sayılan pek çok şey, beni olduğum gibiliğin dışına çıkarıyor. İçtenliğimi kısıtlayan birşeylerden uzak kalmak istemem de gayet normal. Ancak yanlarında olmak için ve mutluluklarını yaşamak için mecburiyet gibi gözükse de, böyle bir fedakarlık yapmamda çok bir sıkıntı görmüyorum. Bu o anlık birşey. Bir daha geri gelmeyecek. Sırf bağlarımız güçlensin diye…

Belki de yanlıştır. Taviz vermemem gerekir. Bu bağları başka yollarla güçlendirebilirim. Ancak şu anlık bunun bir yolunu sağlayamayacağımdan, imkanı değerlendirdim. İyi ki de gelmişim ve bu ortamda bulunmuşum. Uzun zamandır görmediğim dostumla, uzun paylaşımlarda bulunduk. Ailesiyle de öyle. Bir parçam gelmiş de tamamlanmış gibi. Birliğimiz daim olsun diyeyim…

Yolları uzun olduğundan, biraz daha erken kalktılar. Son son araçlarına bindiler ve güçlenen yüreklerimizin güveniyle uğurladım onları yollarına…

Gece devam etti ve soğuğu da kendini gösterdi. Bir ara dişlerimi vuruyordum birbirine. Nasıl da işledi içime o soğuk, böyle sıcak bir iklimde hem de.. harikaydı yine de…

Düğün defteri hazırlamışlardı. Birkaç birşey yazılacaktı sayfalara, sevdiklerinden…

Birkaç kişi yazdı. Bazıları hazırlamış geldiler ve deftere geçtiler, bazıları da be yazacağım diyerek, uzun boşluklar bırakarak yer kapladı. Birşey yazmanın zorluğunu yıllardır yaşamıyorum ama onları anlayabiliyorum. Aslında pek zor yanı yok. Cümle kurmayı biliyoruz. Sadece bak o insanlara ve ne hissediyorsan yaz. İçinden geleni yaz. Ancak içinden geleni bastıran ve kalıplara giren bir insansan yada pek bir yaşanmışlığın yoksa o insanlarla, yazacak da birşey bulamazsın işte…

Sonra bana sordular “Hazır mı yazacakların? diye. Ben de “Hazır!” dedim. Sadece onları izlemem ve yaşanmışlıklara gitmem yetecekti. Yetti de…

En başından, o âna kadar…

Defteri işgal ederim diye tek sayfayı kullandım. Yetmedi ama yettirdim. Sanırım en son, çok da dolu değildi defter. Dahası da yazılırdı, yazabilirdim içimi…

Eğlenceleri bitti, son fotoğraflar ve son veda…

Konakladığımız yere geri döndük. Gerçekten yorgun ve bitkin bir şekilde girdim yatağa. Tüm o curcuna bitmişti. Ferahlamıştım ama yorgun.. kafa yorgun…
10 Temmuz 2016

Pazar

Denizli Yolu

Ege bölgesine gelmeme, aile düğünü vesile oldu. İzmir’de, uzun yıllardır görüp tanımadığım insanları gördüm ve hiçbir yabancılık çekmeden, en içten…

Ardından Denizli’ye geldim. Aile dostlarımızı görmek, oldukça uzun bir zaman üzerine, çocukluğumun bazı kısımlarının birlikte geçtiği, o güzel yüreğiyle hep iyi hissetiren ablamı, eşini ve o güzel çocuklarını gördüm. Onları görmek ve yaşamak güzeldi. Bir de geldiğim gün beni karşılayan yağmur vardı ki, dağları kaplayan siz, gökgürültü ve şimşek.. nasıl da ferahlatıcı…

Yine ardından Karacasu’ya doğru yollandım. Askere uğurlandığım ve daha gelmeden beni tanıyan ve seven insanların yanına. Bu üçüncü gelişimdi. Artık tanıdıktı. Dolanırken buradan gibiydim…

Karacasu sapağında indim ve evlenecek olan çifti bekledim, geldiler. Güzel kardeşime kocaman sarıldım. Daha büyüğü olsaydı, öyle de sarılırdım. İçinde yer etmek istersin ya insanı, aynen öyle. Müstakbel eşi de sarılan bize sarıldı. O da, farklı değildi. Yıllar geçirdik, paylaştık, yaşadık. O an, o sarıldığımız o sapak, çok şeyden fazla anlamlı. Yolum yeniden oraya düştüğünde, o sapağa bakarken gözlerimde aynı sevgi ve heyecan olacaktır. Yazarken de aynı ânı yaşadıysam…

Düğün öncesi yemeğe gelen, sadece bir gece birbirimizi görüp sevdiğimiz insanlar geldi, hiç de öyle tanımıyor gibi değil, sanki hiç yabancı değilmişiz gibiydi. Öyle de güzel paylaşımlarla geçirdik vaktimizi…

Düğünde gelen aile parçam ise bambaşkaydı. Aramızdaki bağ, sevgiyle ve içtenlikle bakan gözlerimiz, paylaşımlarımız, o ânın anlamını daha da arttırdı. Bir yanda kardeşim evleniyor, mutluluğundan nasipleniyoruz, bir yanda bir kardeşimle hasret gideriyoruz. O an ki hissiyatı anlatacak donanımım yok. Düşünün işte en sevdiğinizlesiniz. Öyle işte…

Birçok yeni insan tanıdım sadece iki günde. Gözlemlediğim için az çok tanıdığımı hissediyorum. Bir tanesi başkaydı. Sadece birkaç saatlik irtibatımız oldu. Ama verimi saatlere sığmazdı. Hisleriyle yaşamaya çalışan, etrafındaki muazzam yaratılıştan etkilenip inancını destekleyen ve bundan taviz vermemek için bir çabası olan, hislerini paylaşırken gözleri parıldayan ve işte tam da orada, içimde yer eden bir insan. Bana yaşadığını, ben yaşamadan yaşatan insanların hissiyatını seviyorum. O da öyleydi. Anlattıklarını gözlerinden görebiliyor ve yaşayabiliyordum. Bu da benim için içtenlik belirtisiydi. Heyecanına ortak ediyordu. Bunu kurgusuz yapıyordu. İlişkilerin süresi yoktur. O kısa an diliminde, pek çok şeyi yaşattı bana anlatırken ve yaşattım ona anlatırken. Bu da aramızda güçlü bir bağ kurdu. Daim olsun diyebileceğim bir bağ…

Keşkeğin tadına baktım. Oldukça da beğendim. Çalışırken tüketebileceğim bir besin olduğunu hissettim. Eskiler işi biliyor. Öyle zor bir yapımı olmasa her gün soframda bir tabak dahi olsa bulundururum. Ancak bunu herkes yapsa da, buradaki yani Karacasu’daki gibi yapamaz sanırım. Muhlamayı andıran bir yapısı olsa da yani kaşık alırken uzayan, tad olarak alaka kuramam. Ama mısır tadı aldım biraz. Buğdayın etkisidir diye düşünüyorum ve tavsiye ediyorum! Hiçbir beklenti olmadan ve birşeye benzetmeden, onu o olduğu için yeyin. Sizdeki yeri, damağınızdaki olsun…

Bana göre farklı adetlere karşılaştım. Evlilik öncesi olan. Verilen yemekler, kız alma, oynanan oyunlar ve dahası küçük detaylar. Herbirini tasvip etmesem de saygı duyarak mutluluklarına destek ve ortak oldum…

Bir vesile ile, neler yaşadım ve yaşamaya devam ediyorum. Bu yola çıkmadan olan tereddütlerim gitti elbet ve iyi ki geldim ve bu ortamı yaşadım diyebilirim. Anlatamadığım ince detaylar da yanında cabası. Plan yapsam da böylesine güzel kurgulanmış bir süreci yaşayamazdım. Buna eminim. Doğaçlanarak gelişen ve anlamı her yanımı sarmış bu süreci verene şükrümüz vardır. Bir de şu var: “Bakalım, bu yaşadıklarım hayatımın yönünde nasıl bir değişim sağlayacak..?”
11 Temmuz 2016

Pazartesi

Denizli

Uzum bir yorgunluk uykusu çekmiş olmayı istesem de, bu tam olarak o huzurlu ve dinç uykuyu sağlayamadım. Olsun, süreç devam ediyor zaten ve sağlam bir kahvaltı ardından doğaçladık. Yarım saat uzaklıktaki Pamukkale Travertenlerine doğru yollandık annemle. İlk teklif edince istemedi, ancak bu imkanı bir daha sağlayamayacak olabiliriz diye kabul etti. İyi de oldu.. hatta harika…

Hiç bilmem Denizli’yi.. bu bölgeyi de. Ama bir güzel yan vardı. Kimse sorsam yolu en doğru şekilde gösterdi ve yardım etti. Bazısı gideceğimiz yere kadar eşlik bile etti. O yüzden, geçtiğim yeri de hatırımda tutabildiğim için, rahat bir şekilde Pamukkale’ye ulaştık. Ver elini travertenler…

İlk gelişimiz ve böyle bir yapıda ilk deneyim. Yalınayak deneyimlemeye başladık. Harikaydı! O kaygan olmayan dokusu, sıcak akan(36 derece) ancak taşa değdiği için ve aktığı uzun yolun etkisiyle serinleyen şifalı bilinen kalsiyumu bol olan su, suyun birikmesiyle oluşan havuzlar, olabildiğince göz alan beyaz ve harika bir manzara! En başa kadar çıktık ama yavaş yavaş. Tek derdim mayosuz olmamdı. Olsaydı tüm günü su içinde geçirebilirdim. Yolunuz düşerse mayolu olun, daha mutlu olun! 🙂

Travertenlerin bitiminde, Hierapolis Antik Kenti başladı. Bu kent, tam da travertenlerin üzerine kurulmuş. Suyunun şifalı olduğu düşünülen antik havuzdan hemen sonra da, kent başlıyor. Bu antik kent, çokça yıkıma uğramış(depremler) ve bu yüzden de ayakta duran yapısı oldukça azdı. Bir antik tiyatrosu, bir de mezarlık kısmı bana göre görülmeye değerdi. Fazla bir hissiyat vermedi, en son gördüğüm Afrodisias’tan sonra.. ve bir tavsiye daha, imkanınız varsa hem travertenleri hem de bu bölgedeki nice antik kenti, biraz daha serin havalarda ziyaret edin. İnsanlar pancar gibi dolanıyordu etrafımızda. Krem kullanmasaydık, bizde de durum vahimdi…

Antik Havuz

Antik Kent Manzarası

Tiyatro

Mezar

Mezar

Mezar Kapağı

Zeytinyağı Sıkma Yeri

Antik kentteki hararetli dolantının ardından geri dönmek için yine travertenlerden geçtik. Biraz daha hızlı ama yine keyifli. O suya değmek, yürüdüğün yerde zaman zaman sakin, zaman zaman güçlü akan suda yürümek her türlü keyif verdi ve aldığımız keyfi tadında bırakarak dönüş yoluna girdik. 21 km yol yürüdük. Tahmin edemeyeceğimiz kadar da su kaybettik. Öyle ki, içtiğim litrelerce su, sindirim sistemimden dışarı tam anlamıyla atılmadı. Her giren sıvı, ihtiyacı olan kısıma tutundu. Bit tavsiye de, her an su için. Zaman zaman belli aralıklarla içmeme rağmen durum buydu…

Doğaçlanan bir günün ardından aldığımız keyif, günün dolu geçtiği hissi, birşeyler yapmış olmak yada zihnimizde dokunulmamış yerlere dokunmuş olma düşüncesi ve tabii ki o güçlü yorgunlukla düştük yatağa. İşte en tatlı uyku da, yorgunken alınandı ve bir düredir pasif mutluluğumu, aktif mutluluğa çevirmenin harika hissiyle alınan oldu. Dağları tepeleri aşmamın bana faydalı bir kondisyon sağladığını tekrar gördüm ve bunun üstüne gitmem için de bir nedenim daha oldu…
12 Temmuz 2016

Salı

Denizli

Bu sıcak memlekette, üşüyerek uyumanın da keyfine vardım. Bu yüzden yaşanabilir şehirlerimden biri. Dağın eteğinde sayılan, sessiz ve serin bir gecede, sevdiklerinin barındığı bir evde, huzur uykusu…

Ve bugün, kısa ve mini Ege turumuzun son günü. Gelmeden birçok düşünceyle sıkıntılara girdiğim ancak İzmir’e geldiğim andan itibaren doğaçladığım bu süreçte yaşadıklarımı ve yaşattıklarımı unutamayacağım. Çünkü gerçek bir etkiyle yaşanan, verimli bir süreçti. Beklediğimin en üstünde ve bir ders daha. Ne kadar plan yapsam da, benim için en iyisini planlayan var. Yaptığım evhamların yersizliğini birkez daha gördüm ve gerçekten diyebilirim ki: “Şükür Yaradan’a!”.

Denk geldiğim her olay, iletişime girdiğim yada girmediğim her insan, yediğim tüm yemekler, her türlü duygu hallerinin, yaşamının yönünde bir anlamı ve yeri olduğuna inanıyorum. Bana dokunan ve benim dokunduğum her insanın bir amaca hizmet ettiğini ve yaşamlara şekil verdiğini her zaman hissetmişimdir. Bundan sonraki süreci de dikkatle inceleyerek, tadına vararak yaşayacağım inşallah….

Bugün, bir süreci daha sonlandırmış oldum. En başından beri, hergünün anlamını, hislerimi, derslerimi ve bana olan etkisini paylaşmaya çalıştım ve hergün bana birşey kattı. Bana göre harika etkilerdi. Çokça güldüm, sakin sakin gözlerimden yaş da aktı, bazen durduramadım gözlerimi, heyecanlandım, sevgiyle seyrettim, ilgiyle dinledim, merhameti en içimde hissettim. Hiç de korkmadım. Çünkü güvenli topraklardaydım…

Karşınıza bir imkan çıkarsa, karar vermek için gereksiz bahanelere sığınmayın. Varsa ufacık dahi bir imkan, kullanın. Benim için, zor bir karardı. Topraklarımda ikinci sürüm çay toplama zamanı. Ege’ye geldiğimde aldığım haber beni ne kadar dönmeye teşvik etse de, burada olmamın nedenini de yaşamam gerektiği düşüncesiyle, bu yersiz düşünceyi def ettim. Çünkü her yaşanılanın bir nedeni olduğuna inancım tamdı.

Çay için gelen işçilerimizin bizi yolun başında bırakması ve tüm ailemin çaylığa girmesi, eski günlerin gözümde canlanan bir karesini harekete geçirdi. Belki bu da, bizim için bir başka kapıydı. Bundan sonraki iş süreçlerinde daha temkinli ve güvenli yolşar seçmemiz gerektiğini düşünüyorum ve bu yolda adımlar atmaya çalışacağım. Bu süreçte uzakta olmam da, topraklarımda yaşanılan bu duruma daha geniş bakmama vesile oldu. Yaşadığım yeri yaşanılır kılmak önce Yaradan’ın, sonra da benim elimde. Yapmam gereken sadece çaba göstermek. Nasibe bırakmamın da temeli bu! Çaba…

Kısa bir süre için İstanbul’da olacağım. Bu sürecin de anlamlı olacağına inanıyorum. Her günün, her ânın olduğu gibi…

Şu âna kadar yazdığım en uzun soluklu yazı paylaşımımın, birine bir faydası olmasını ümit ederek paylaşıyorum. Verdiğim emeğin ekmeği de budur benim için, küçük bir hayır…

Sevgi ve selam olsun, vakit ayırana ve hissedene…