AVCI: “Hayatının Yarısı”

Puslu havanın hakim olduğu yüksek rakımlı bir bölgede yaşayan avcı kabilesinde yaşananlardan…

Adam ve Büyük Anne, kabilenin geri kalanında yaşanan sorunlardan dolayı çadırlarını, biraz daha yüksekte ve kabileden uzakta bir yere kurmuş, yaşamlarını sürüyorlardı. Yaşanan zorlu süreçlerin ardından ailelerinden sadece ikisi kalmıştı. Elbette kalmalarının bir anlamı vardı…

Kadın ise, bu bölgeyi araştıran ve yaşamlarını algılamaya çalışan araştırmacı. Artık araştırmayı bir kenara bırakmış ve etkilendiği bu hayatın içinde olma kararını vermişti…

Büyük Anne ve Kadın, vakit akşama dönerken, ormanın girişini gören açık bir bölgede beklemeye başladılar. Büyük Anne, ormanın üzerinden sıra sıra kalkan kuşları izleyerek merakını dindiriyor, Kadın ise heyecanla Adam’ın görünür olmasını bekliyordu…

Büyük Anne

“Yaklaştı!” dedi, havalanan kuşların mesafelerine ve havalanma sürelerine dikkat kesilerek.

“Ağır bir yükü var muhakkak, yavaş geliyor” diye ekledi.

Kadın, Büyük Anne’nin gözlemlerini daha önceki araştırmalarında izlemiş ve kayıt altına almıştı ancak heyecanı, bu dikkatini kör etmişti.

ve Adam göründü…

Sırtından ensesine yerleştirip, ön ve arka ayaklarından sağ ve sol elleriyle mengene gibi sıkıca tutmuş, üzerinde net olmayan kan ve çamur izleriyle, ağır ağır, zorlansa da artık uyuşmuş bir bedenle geliyordu. Onun bu halini gören Büyük Anne, torunun kudretli haline hem sevindi hem de yüreklendi.. ve Kadın’a dönerek;

“Her gittiğinde, bu dönüşü sabırla bekleyebilecek misin?” diye sordu. Karşılığında ise

“Böyle güzel geliş beklenmez mi…” çıktı Kadın’ın ağzından ancak bir büyüğünün yanında olduğunu hatırlayarak utanarak başını önüne eğdi. Büyük Anne ise bu şaşkın hallerini pek severdi Kadın’ın. Farklı kültürden olsa da, geçen süreçlerde içten sevmişti…

Adam yaklaştı…

Büyük Annesine selam verdi. Kadın’la ise sadece bir kere göz göze gelip, yanlarından ağır ağır ve bitkin geçerek yanan büyük ateşin yanına geçti. Hayvanı indirdi ve hiç durmadan belindeki bıçakla derisini yüzmeye başladı. Kendini biliyordu. Kenara oturup kalsa, yerinden kalkamazdı…

Büyük Anne de yardıma geldi. Birlikte hızla hallettiler, hayvanın her parçasına minnettar olarak ve ziyan etmeden. Büyük Anne bir parçayı da akşam yemeği için ateşin üzerine istifledi, ağır ağır pişirdi. Bu geçen süreçte Adam, Kadın’la ilgili hiçbirşey bahsetmedi, Büyük Anne de öyle. Av zamanı böyle olurdu. Sessizce işlerini halleder, içlerinden ve gözlerinden ise şükrü eksik etmezlerdi…

Büyük Anne ve Kadın, yemek hazırlığı yaparken, Adam da, çok yakın sayılmayan mesafedeki şelaleye gitti, yıkanmaya. Mevsim SonBahar’dı. Akan suyun soğukluğu artsa da, Adam’ın derisi bu coğrafyanın bir parçası gibiydi. Değen sudan zevk alıyordu, durmadan akan ve darbelerle vuran suyun altında. Ağır ağır yıkandı, yorgunluğunu suya bırakır gibi…

Üzerini giyip, ateşin yanına geçti. Yerdeki ayı postuna oturdu, uzun ve ıslak saçlarını kurutmaya. Ağır ağır parmak aralarında geçire geçire saçlarını taradı. Kadın da yemek hazırlığını yaparken bir yandan da Adam’ın hareketlerini izliyordu, işinin alışkanlığı olsa gerek ama Adam’ı izlerken gözleri de gönlü de mest oluyordu.

Adam hiç bakma gereksinimi yada güdüsü duymuyordu. Ancak saçlarını kuruturken baktığı ateşte, Kadın’la göz göze gelişlerindeki gözleri görüyordu ve düşünüyordu.

Yemek hazırlanınca Adam, yemeğini alıp ateşin bir köşesine kadınlardan uzakta yemeye koyuldu. Onları yalnız bıraktı. Kadın kendini rahatsız hissetmesin diye.

Ateşe sırtını vermiş, karşıdaki dağın ve ormanın üzerindeki yıldızları ve aralarda geçen bulutları izleyerek yedi yemeğini. Yemeğine duyduğu minnet ve yerken seyrini sevdiği bu ortama duyduğu minnet aynıydı…

Avını beklerken ormandan topladığı ve cebine doldurduğu kuşburnuları hafif patlatarak sıcak suyun içine koyup ateşin üstünde demlemeye bıraktı. Demlenince de el oyması kayın bardaklarına doldurup ikram etti kadınlara. Kendi yine yerine geçti, çayını içtikten sonra da uyuya kaldı orada…

Bir ara gözünü açtığında, Kadın’ın gözleriyle temas etti gözleri. Uzun sürdü; Kadın’ın dikilmiş iki geyik postunu üzerine örtene kadar geçen bir süre.

Yine de fazla dayanamadı, kapadı gözlerini ve öylece uykusuna devam etti…

Gün ağarmadan uyandı Adam. Etrafı kolaçan etti ani hareketlerle. Ateş dinmeye başlamış, etraf ise sakindi. Rüyasının etkisi ise üzerinde. Net olan bir çift göz. Avdan geldiğinde Kadın’la göz göze geldiğindeki gözler gibi. Ateşi harladı. Harlarken düşündü ve karar verdi…

Sabah yemeği için birşeyler hazırladı; Kayın bardaklarına daha önce tek tek yakaladığı arılardan topladığı polenlerden ve kayın ağacı kabuğundan yaptığı kabın içindeki ağaç kovuğu balından koydu, ılık suyla harmanladı. Oğlak derisinin içinde sakladıkları küflü peynir ve biraz da et hazırlamıştı. Büyük Anne ve Kadın da geldi. Önce Adam’ın hazırladığı bal karışımını ağır ağır içtiler. Doğada aceleye yer yok. Herşey tadında ve kararında. İçerken arılara ve Adam’ın emeğine de minnet duyarak…

Yemeklerini yedikten sonra Adam ayaklandı. Donandı av giysi ve araçlarını. Hazırlanırken Kadın’da Adam’ı izliyordu; balta ve bıçağını yuvalarına koyarken, yayını ve okunu sırtına takarken, sapanını da beline sıkıştırırken, başının tepesinden inen ateşin başında kendi başına ördüğü tek örgüsünün sallanışıyla…

Orman yoluna girmeden vedalaştı Büyük Annesiyle. Duasını aldı. Ardından, geceden beri düşündüğü konunun sonuca varması için Kadın’a döndü ve dedi ki:

“Her dönüşümü, bu gözlerle bekleyebilecek misin?”

Net sordu ve net cevap beklediğini de oldukça belli etti bakışıyla.. biraz endişeli bakışlarıyla…

Kabilelerinde asırlardır süren geleneğe göre, bekar bir erkeğin evine bekar bir kadın gelemez. Büyükler vasıtasıyla eğer gelirse, hayatını birleştirmek istediği adamı bulduğunu işaret ederdi. Kadın da bu usulleri bildiğinden, usulüne göre davrandı ve Adam, o avdan ilk geldiğinde göz göze gelişleriyle mühürlendi. Ancak kabile dışından olması, Kadın adına onu biraz endişelendirdi ve bu yüzden de bu soruyu sordu…

Heybetle duran Adam’ın net sorusu karşısında biraz utangaç tavırla başını eğdi. Kalp çarpıntısı bu süreçte arttıkça arttı. Kalbinin bu heyecanından yüreklenerek, başını aşağı yukarı olumlu bir şekilde salladı. Adam, Kadın’ın bu haline hafif tebessüm etti ancak ciddiyetini bozmadı bu hayati karar karşısında devam etti:

“Senden tek birşey isteyeceğim!”

Kadın, ciddiyetle ve merakla Adam’ın gözlerine döndü. Bu diyalog Büyük Anne’nin yanında gerçekleştiğinde, o da onların bu hallerini izliyor ve olan bitene ettiği şahitlik hoşuna gidiyordu.

“Beni sakın ola ki, ‘Çok sevme!’”

Kadın anlam veremedi bu sözüne ama ardını bekleyerek tepki vermedi. Adam ise her sözünden sonra bekliyor ve Kadın’ın sözlerine olan tepkisinde sabrını ölçüyordu. Çünkü bu hayatın temel taşı ‘sabır’dı.

“Beni çok seversen, kırmamak için kendinden ödünler verirsin. İstemem. Kendin ol isterim çünkü.

Üzülmeyeyim diye gerçeği saklar yada yualan söylersin. İstemem. Ben sadece gerçeği severim.

İyiliğimi düşünürsün belki ama bunlar beni iyi etmez. Beni iyi edecek olan dosdoğru olman.

Bana gül, bana ağla, bana kız, bir yerine birşey olsa ilk bana koş ve düşünme, “O üzülür” diye. Eğer dediğime uyacaksan, senin o güzel gözlerinle ölüm dahil herşeyi kabullenirim. Sırtımdaki güvenli kabuğumu yıkma yeter ki…”

Adam son sözünü, ihtiyaç duyduğu güvenli ortama hasretliğinden, boğazında bir düğümle bitirdi.

Kadın, Adam’ın heybetli görünümüne eş, emin ve gerçek bir tavırla, yerdeki omuz postunu aldı ve Adam’ın omuzuna koydu. Sırtına da üç kere, sağ avuç içiyle güçlü güçlü vurdu…

Kabilenin kadınları, adamlarını ava yollarken sırtlarına üç kere güçlü şekilde vururmuş. Anlamı ise, “Gözün arakada kalmasın”

Büyük Anne, onların bu haline huzurlu bir tebessümle baktı. Üzerine düşen son vazifeyi yerine getirmiş gibi…

Adam da huzur ve güvenle koyuldu yoluna. Ancak içinde her zamankinden farklı bir coşkuyla.

Artık avlanırken düşünmesi gereken biri daha vardı; Hayatının Yarısı…

_

Eğer bu yazıyı ve içindeki hakikati hissettiyseniz, daha nicesine ulaşması için paylaşın. Selametle…

Reklamlar

Şişş! Yaylada Coşak mı?

Şaka bir yana. Oradayken, o ânı yaşarken hep içimde coşmuş dağlarla yaşayayım istedim. İçindeyken büyülendim. İçinden çıkınca ise rüya sandım. Elbette gerçekti ama ben bu gerçekte neredeydim…
Yakın zamanda gittiğim ve hissettiğim yer olduğu için Çat yaylasını örnek kıldım. Aslında bu hisler, sanki uzun süre kalmayacağın yada evim dediğin yer olmadığı zamanlarda coşuyor. Çünkü kısa bir süren var ve yaşayıp döneceksin. Sakinleşmeye ve sindirmeye vakit kalmıyor. Devamlı coşuyor da coşuyorsun. Ben orada hergün geri dönecekmiş gibi yaşasam, coşkum da benimle beraber gelir. O dağlara tebessümümle haykırırım hayranlığımı. Tebessüm hafif kahkahaya dönüşür. Sonra yanımda otlayan inek ve boğayla göz göze gelirim. Bana baktıklarında kahkaha gırtlağıma iner. O ara yanlış birşey yapmadıysam otlamaya devam ederler. Eğer yine dişisine yan baktığımı sanarsa muhtemelen koşmam gerekir…

Bahsim anlaşıldı değil mi?

Bir yerde kalıcı olduğunuzda, ihmaller ve ertelemeler başlıyor. Kalıcı olmadığını düşündüğünde ise; tam tersi, yapmak istediklerin, yada yaşamak istediklerin diye genel bir çerçeveye alarak betimleyeyim, kısa süre içine sığsın diye coşkunu da yanına alarak çabanı üst düzeyde tutuyorsun. İnsan işte. Elinden kaçacağını bildiğinde kıymete biner…

Bahsim anlaşıldı.

Şimdi ise tümünü kapsayan ifadeler geliyor:

Sen! Kesinlikle kalıcı olmadığın ve yarın için bir sözleşme imzalamadığın dünyanın içindesin. Bunu biliyorsun ama farkında değilsin. Değilsin ki erteliyorsun, boşveriyorsun. Farkında olsaydın sanki yaylaya çıkmış gibi bir coşkuyla yaşardın hayatını. Yetmezdi sana saatler de, günler de, daha nice zaman kavramları da. O içindeki coşkunu diri tutacak, tebessümünle haykırış hissi verecek olan esas unsurlar yaşamın her alanına dağılmış.

Hadi gözünü sevdiğim!

Dediklerimden çıkarım elde ettiysen değişmesi gereken tam da bu an. Değiş ki ben de değişeyim. Birbirimizden güç bulup, birbirimize destek olalım. Yaşam oldukça kısaymış hem. Elimde de bir belge yok ki şu kadar yıl yaşayacağım. Daha çok genç gibi duruyorum ama bugüm ölürsem en yaşlısı benim. Yaşam yaş değil yaşanmışlık. Ertelemeden, boşvermeden erkenden yaşlanalım. Birlik ve dirlik içinde…
Daha Fazlası İçin:

İnstagram/kameraygun

Sadece Bir Anlık: “Soluk!”

​Daha önce kestiğimiz kestane kütüğünün üzerine oturdum. Ne hissettiğimi biraz dinlemek istedim…

Solumda dağ, sağımda deniz gözüküyor. İki taraftan da esinti var. Deniz tarafından tatlı sıcaklık, dağ tarafından tatlı bir serinlik. Serinlikten biraz daha soğuk diyebilirim ama rahatsız etmiyor. Tatlı dememin sebebi de kokuları…

Oturduğum yerin sağında, geçenlerde kestiğimiz meyve ağaçlarından bir yığın var. Karayemiş, elma, armut, erik ve kestane ağaçları. Sağımdan o tatlı sıcaklığın tadını da çoğunlukla onlar oluşturuyor.

Solumdan ise, serin bir çiçek kokusu. Yeni dünya meyvesinin çiçeği. Tabi içinde daha nice bilmediğim koku. Bir bütün. Dağ kokusu diyelim adına. İçinde tüm bitki örtüsüyle tüm canlılar da olsun. Biliyorsunuzdur canlıların da bir kokusu var. Hepsini bilmem ama bildiklerim solucan, salyangoz, ateş böceği gibi…

Esen rüzgarın hissettirdikleri çok değişiyor. Bir an yazın denizden çıkınca akşam üstü eve dönüş yolunda aldığım kokuyu, bir an da iş dönüşü dağdan inerken oluşan hafif serinlikle tabiatın soğuma kokusu. Tabi o günleri yaşattıkları, bıraktıkları da var…

Düşünün!

Şurada, bir anlık oturmamla hislerim ne kadar dillendi. Aslında yaşamımız sürerken de bu devamlı oluyor. Sadece farkına varacak bilinçte olmuyoruz. O an aklımız başka yerde olunca veremiyoruz alakamızı. Ama içten içe hissediyoruz. O yüzdendir ki bir kokuyla gözlerim yaşarıyor, tenim ürperiyor, tebessüm beliriyor. 

Biri kuzinesine odun attı. Kokusu sardı bir anda. Keşke ne odunu yaktığını da ayırt edebilsem. O da olur elbet…

Şu an kokuyla İstanbul’da bir güne gittim. Akşam üstü Üsküdar’a ZeynepKamil tarafından yürürken. Sobadan çıkan bu koku anımsattı bana…

Sesler de var. Kuşlar mesela. Cıvıldamaları eksik olmuyor. Hatta kuşlar mesela diye yazdığımda ilk kez duyduğum bir kuş sesi geldi kulağıma. Baya oyun müziği gibi…:)

Diğer yandan çalışan insanların olduğu da geliyor kulağıma. Tahtaya vuran, motorla ağaç kesen veya başka birşeyler.

Soğukluk hissedilir olmaya başladı. İkindiyi geçeli baya oldu ve güneş de dağın ardına erken düşüyor tam batmasa da…

Damağımda son yediğim kamkatın tadı var. Biraz da acıktım gibi. Akşam ezanından sonra yemek yeriz muhtemelen. Genelde öyledir.
Ama bu kokuları yiyesim var. Mes ettiler beni…

Bu sıcak havanın da bir haberci olduğunu belirtmek istiyorum. Mevsimin dışındaki bu havalar, ardından yağış getirir. Esen lodos, yağmurun hatta karın habercisidir.

Daha ne diyeyim. Şurada az birşey oturdum derken neler de geliyor akla. Kokuyla, sesle ve tatla…

Oturduğum kestane ağacı da popomu üşüttü. Kalkıp işime devam edeyim…

Daha fazlası için,

İnstagram/kameraygun

Yaşıyordu Ömer…

image

     Sakince oturuyordu. Etrafında onunla konuşanlar…

     Hikayesi vardı elbet, o küçük boyların kendine büyük hikayesi. Bildiği kadarını anlatabileceği, en güzel yanın da içinden geldiği gibi anlatabileceği, baskısız, sınırsız…

     Yüzünü görmeden geçtim arkasına oturdum. Açıkta olan ensesinden içten, öptüm. Fotoğraf çekilirken bir anda kadraja dahil olunca çekildi fotoğraf da…

     Ellerini gördüm. Yer yer pütür pütür, hafif karartılı. Ellerimi gösterdim ona. Yer yer pütürlü. “Bak bunlar çalışan eller!” dedim.. derken ki hislerim…
Önceleri böyle değildim. Bilmezdim. Ama şimdi bildiğim ve hissettiğim birşeyler var. Her uzvumun yaşadığını bilmek…
Ellerimde, kollarımda, vücudumun diğer noktalarındaki izler, çizikler, yaralar.. bunlar bana yaşadığımı bildiriyor…

     Geçtiğimiz günlerde limonata yaparken baş parmağımın üstünü rendelemiştim. O yaranın her sızısı, bana o günü ve o gündekileri hatırlatıyor. Şimdi kapandı. Geçiyor ama o kadar hatırlattı ki, geçse de o günün tadını unutmam herhalde…

     Ömer’in elleri de yaşıyordu. O küçük elleri, yaylada ailesine yardım ediyordu. Çok da düşünceliydi. Küçük adam.. derdimi anlatsam derman da olurdu, kim bilir…

     Son bir güzel başından kokladım. Ben kokuyu pek unutamam. Onu da unutmak istemedim…

     Ona son dediğim ise, etrafında öpmek isteyen ablalarına karşı, “Öptürme Ömer! Kendini sakla’ idi… 😆

Küçük Bir Hayat Sonu Dersi: “Karınca”

image

     Bir damla çam reçinesi ve son bulam hayat, Karınca…

     Nerede ve nasıl yok olacağımızı bilemeyiz. Karınca da bilmiyordu. Olağan besin arayışındayken ya üzerine düştü, ya ayakları dokundu, yada o üzerine düştü.

     Sonuçta bir garantiyle yaşamıyordu o karınca da. Yarına sözleşme yapmamış, garanti belgesi de yok.

     Nasıl ki, elinde olmadan doğdu, yine elinde olmadan öldü. Buna denk geldiğim için memnunum. Bana ölümün yaşla, başla yada yaşamla olmadığını gösteriyor. Tek değişmeyecek olanın ölüm olduğunu gösteriyor. Nerde ve nasıl olacağını bilemeyeceğimizi gösteriyor. Her an hazı olmamız gereken şekilde yaşamamız gerektiğini gösteriyor.. gösteriyor da gösteriyor…

Hayatlar, Birbirine Bağlanmıştır..!

Bilmediğiniz birşeyi anlatmayacağım. Sadece görünce hatırladığım, zaten vâr olan bir hissi biraz daha somutlaştırarak güçlendireceğim.

image

Bir zamanlar bir ağaç, can bulmuş bir tohumdan. O tohumun, yeşerdiği yere geliş serüveni nedir kim bilir…

İhtimalleri sayabiliriz.
Bir hayvanın dışkısında canlı kalmış bir tohum, rüzgarın taşıdığı bir tohum yada bir insanın aşıladığı fidan olarak yetişmiş olabilir bu ağaç. Velhasıl büyümüş, gelişmiş; bulunduğu yörede meyve vererek, gölge ederek, göze ve gönle hitap ederek; hayatı son bulduğunda da, eve ocağa yakacak işlevini görmüştür.

Hani, bir insan yaşar, ölür ve toprakta yer eder. Yaşamı boyunca çevresine sağladıkları bir yana, yok olduktan sonra da etkileri daim olur çoğu zamanda. Yaşadığı süreçte, çevresinde bıraktığı öğretiler, anlatılar, örnek olan davranışlar yani genel olarak kalıcı etkileri vardır. Çoğu insan, yani çevresinde ona değen çoğu insan bunlarla, bunların altında yada üstünde yaşar. O insanın bıraktığı etkilerle yaşar. O ölse de, hâla yaşar…

Bu ağacın gelişimini anlattım. Son olarak, hayatı sona erdi ancak etkisi ve faydası devam etti. Çürümeye başladı, mantar sporları üredi ve türedi. Salyangoz, yaşamı için gerekenleri üzerinde buldu. Görünmeyen kurtlar, karıncalar ve birçok can bulan hayat…

Bu ağaç, hala daha geçmiş kalıntılarıyla çevresine katkı sağlamaya, yaşamlara destek olmaya devam ediyor. Ekolojik sistemde ufak olsa da, muazzam yaratılmış bir düzen parçası.

Buraya kadar ki herşey açık ve anlaşılır. Hissedildiğini umuyorum…

Ve bir çabam var!
Yokken, sonsuz bir değerle yaratıldım. Hani değersiz ve kıymetsiz hissederiz ya kendimizi, gönül verdiğimiz sonu olan insanların umursamazlıkları karşısında. İşte o düşünceyi yok edecek bir sonsuzluğu, sonsuz değeri hissettim ve yaşadığım dönemimdeki önemimi kavradım. Bundan sonraki süreç ise, bu kavramı güçlendirmek üzerine. Yani çabam, o ağaç gibi yaşamak; bana verilen tüm donanımı hem kendim için kullanmak, hem de çevremle paylaşmak ve hatta öyle seviyelere ulaşmak ki; ben, yaşamım sona erdiğinde de, yol arayanlara ve yardım bekleyenlere, benden daha üstün ve güçlü donanımlara tez vakitte ulaşmaları için, hakikate ulaştıran bir yaşam örneği sunmak.

Nedeni ise, anlatırken oldukça basit. Toplumu oluşturan her bir bireyi, hakikate ulaşmak için önce kendimde sağlayacağım donanımlarla desteklemek ve destekletmek. Tek başına yaşamak için gelmediğim bu dünyada birbirimize destek olmak.

Ağacın bu etkileri ekolojik sistemde ne kadar küçük ama etkili parçaları ise, benim etkimin de bir farkı yok. Küçük ama etkili. Hakikate ulaştıran herşey, toplumun herbir bireyinde kabul gördüğünde, yaşamlar birleşecek ve aynı ortamı paylaşamasak da, aynı hayatları yaşayacağız. Gidişatı, doğru bir düzene oturtmanın yolu da budur.
O ağaç gibi, bizim de hayatlardaki kalıcılığımız, destekleyici ve kucaklayıcı olsun.

Şu âna kadar paylaştığım herşey de, bu anlattıklarıma ulaşmak adına yapılmış çabalar.
Siz de hissedin ve farkedin. Sonra bunları paylaşın. İşte bu kadar..!