Uzat Dilini, Gerçek Dışına!..

 

“”Hadi bu sefer sen yap! Uzat dilini ve ben de izleyeyim daldan kendini bırakıp diline geçişini” dedi Kadın’a merakla ve ilgiyle.

IMG_20180119_204645_591.jpg
“Ne biçim fantazilerin var” diye karşılık verse de Kadın, geçti altına dalın ve dilini uzattı damlaya doğru. Diline değdiği an, damla bıraktı kendini. Kadın ise gelen damlayı ağzında kaybetti. Serindi…
“Tamam oldu mu istediğin?”
“Oldu. Hadi gidelim!” diye koşmaya başladı arkasına bakmadan. Kadın da peşinde ama hızla uzaklaşmaya başladı Adam ve sonunda gözden kaybetti. Ormanın içine doğru. Sadece koşarken bastığı yerde çıkardığı sesler vardı. Kadın da hiç durmadan koşmaya devam etti. Bırakıp gider diye değil de ya koşar da başına birşey gelir, yardıma ihtiyacı olur diye. Ancak yeni iyileşmeye başlıyordu ve nefesi sonunda kesilip yere diz çöktü, derin derin soluk alarak etrafını izliyor sesleri dinliyordu. Ne hareket ne de ses vardı. Yağmur yağmaya tekrar başladı. Kadın yaprak dolu yere uzandı kaldı. Soluğunun yerine gelmesi için çaba gösterdi sakinleşmeye çalışarak ve sakinleşti. Ancak kalbi bu yorgunluğa alışkın olmadığından bayıldı.
Yağmur hızla yağdı. Sağnak sağnak…
Bir koku geldi burnuna Kadın’ın. Gözleri yavaşça aralandı. Yanan ateş kokusu. Ahşap tavan ve duvarlar. Pamuk bir yatak ve kuru giysiler. İçeriden ses geliyordu. Kalbi sakin vücudu dinlenmiş, sağından doğruldu. Kapıya doğru yöneldi ve kapıyı açtı. Gördüğüne pek anlam veremedi…
(Sevgili Okur! Kıymet verip buraya kadar okuduysan, içinden geldiği gibi devam et ve benimle paylaş. Etkilendiğim devamı ise bloğumda paylaşacağım. İlgin için şimdiden teşekkür ederim…)”

diye yaptığım paylaşıma geri dönüşlerde en fantastik olanı devam olarak paylaşıyorum. Bu yazı için Melek Karaer’e teşekkürler ve Keyifli okumalar!

———————–

Gözlerini ovuşturdu. Acaba rüyada mıydı? Bir daha, sonra bir kez daha…

Gördükleri yine aynıydı. Tedirginlikle yaklaştı. Adımını atar atmaz kendini ortasında bulduğu sofanın sağ duvarında eski taş kaplı büyükçe bir şömine yeri, yanan ateş, üzerinde bir kazan ve kazanın içinde kendi kendine bir öteye bir beriye dönüp duran bir kepçe.

Kendi kendine dönüp duran bir kepçe mi?! İşte bu biraz garipti. Bir adım daha attı. Artık tamamen sofanın ortasındaydı. Şömineli duvarın bitişiğinde kulübenin giriş kapısı ve hemen sağından başlayıp üç duvarı komple kaplayan eski minderli büyükçe bir sedir, kulübenin kütük duvarlarında asılı birkaç eski fotoğraf çerçevesi, sedirin en ücra köşesinde kıvrılıp uyuyan kömür karası bir kedi, bir adım yanında sofanın tam ortasında eski kara dökme demir bir kuzene fırın, fırının üzerinde ıslık çalan bir demlik… Adım atmak konusunda kararsız kaldı fakat merakına da yenik düştü. Etrafına şöyle bir bakındı. Ortalarda görünen kimse yoktu. Usulca kazanın başına yaklaşıp yakından baktı. Rüya görmüyordu. Sahiden kazanın içinde bir kepçe, belli aralıklarla içinde pişen o nefis kokulu( her neyse) şeyi karıştırıyordu. Elini uzattı; kazanın üstünden şöyle bir geçirdi. Bir daha, bir kez daha. İp falan yoktu. Ürktü. Geri sıçradı. Tekrar etrafına bakındı. “Ki-kimse yok mu?!”

Ses yok.

Kazanda pişen yemek ve ıslık çalan demlik dışında.

Şömineli duvarın yanında bir geçit daha vardı fakat kapı yoktu. Birkaç adım attığında geçitin önündeydi, zaten o kadar ufak bir kulübeydi ki.

Sol tarafta küçük bir tezgah, birkaç dolap ve içi binbir çeşit porselenle dolu eski yeşil ahşap bir vitrin… Öte yanda arka tarafa uzanan küçük bir koridor; belli ki başka odalar da vardı. Daha öteye gitmeye çekindi.

Sofanın orta yerine geri döndü. Sedirlere doğru yürüdü. Kıvrılıp uyuyan kedinin yanına ilişti.

Oturmasıyla birlikte kedi gözlerini aradı. Yemyeşil kocaman gözleriyle tatlı tatlı kadına bakmaya başladı.

Eliyle kedinin sırtını sıvazladı. Tebessümle. Biraz olsun tedirginliği dinmeye başlamıştı. Huzur veren bir yer gibi görünüyordu. Tehlike de yoktu.

“Merhaba güzellik, senin adın ne bakalım?!” Sesi fısıltıyla.

“Aykız” dedi kedi.

Korkudan geri sıçradı kadın. Kedi konuşmuş muydu? Yok daha neler! İyice aklını kaçırıyordu. Düştüğünde kafasını çok sert vurmuş olmalıydı.

“İnsanlar bunu hep yapıyor!” dedi Aykız ve tek hamlede, nazikçe sofanın ortasına sıçradı. Sıçramasıyla birlikte güzel, zarif, kömür gibi saçları, yemyeşil gözleri ve ay gibi bembeyaz teni olan bir kıza dönüşüverdi.

Kadının iyice dili tutulmuştu.

“Korkmana gerek yok, basit bir biçim değiştirme büyüsü. Çay?!” Diye sordu İpek gibi bir ses.

Kadın donakalmıştı. Ağzından tek çıkan “E-evet, lütfen.” Oldu.

Aykız eliyle havayı süpürür gibi bir hareket yaptı; vitrinden iki mavi porselen çay tabağı havada süzüldü. Bir hareket daha; bardaklar çay tabaklarının üzerine yerleşiverdi. Her hareketiyle bir şeyler daha havada süzülmeye başlıyordu; tepsi, tabak, fırından taze kurabiyeler… Mmmm nasıl da güzel kokuyorlardı. Acıktığını şimdi fark etti kadın. Kim bilir ne kadar zamandır bir şey yememişti.

Son bir hareketle demliğin ıslığı yerini bardaklara dolan sıcak çayın şırıltısına bırakmıştı. Birkaç saniye sonra hepsi kadının önündeydi.

Ne kadar korksa da, bu açlığının önüne geçemedi. Çay ve kurabiye derken açlığını bastırıp kafasını kaldırdığında Aykız yanıbaşında ona tebessümle bakıyordu.

“Ben neredeyim?! Ve tüm bunlar.. Aklım almıyor gördüklerimi.” Dedi.

Aykız tane tane anlatmaya başladı;

“Ben Aykız, bir periyim. Babamsa şifacıdır, bir tür büyücü. Seni buraya babam getirdi. Bulduğunda baygınmışsın. Ne olduğuna pek anlam verememiş. Ne de olsa hergün bir insanla karşılaşmıyoruz. Uyanana kadar hasta olmaman için elimden geleni yapmamı tembihledi. İyisin ya?!”

“İyiyim, teşekkür ederim. Fakat gerçekten anlam veremiyorum. Peri mi? Büyücü diye bir şey yoktur ki?!” Dedi kadın çayından bir yudum alarak.

“İnsanların çok az bir kısmı bizim gerçekten var olduğumuza inansalar da bizi görenlerin ve tanıyanların sayısı çok azdır. Kendimizi gizlemek zorundayız. Geri kalanlar da zaten inanmazlar. Ama ne diyebilirim ki; gördüklerin tamamen gerçek. Biz bu ormanı ve içindekileri koruruz. Zaten civarda ne ev ne de insan yok. Sahi senin bu ormanda ne işin vardı ve neden bayıldın?!”

Kadın olanı biteni anlattı. Aykız şaşkınlıkla dinledi. Kadının anlattığına göre kocasıyla birlikte burada bu ormanın yakınında bir köyde yaşıyorlardı. Fakat bu ormanın yakınlarında ne bir ev ne de bir köy yoktu. Ormana göz attıklarında da kimseye rastlamamışlardı.

Kadın anlatırken, sahi adam. Kim bilir ne kadar merak etmişti onu bulamayınca. Hemen ona ulaşması gerekiyordu. Delirmiş olmalıydı.

Tam o sırada kulübenin ahşap kapısı gıcırdayarak geri doğru açıldı. İçeri bir anda dolan soğuk hava kazanın altındaki ateşi söndürmüştü.

“Baba?!”

“Benim Aykız.”

İçeri girdi yaşlı büyücü. Sırtındaki cübbenin omuzları karla örtülmüştü.

“Merhaba! İyi olduğuna sevindim.” Dedi büyücü.

Kapı kapandı.

Aykız elini şıklattı ve ateş yeniden harlandı.

“Kar mı? Mayıs ayında hem de!” Dedi kadın.

“Mayıs mı?” Diye birbirlerine bakındılar baba kız.

Büyücü lafa girdi;

“Üzgünüm ama şuan Ocak ayının ortasındayız bu sebeple de dışarda kar fırtınası var. Seni bulduğumuzda yeni başlamıştı. Şükür ki erken fark ettik seni.”

“Anlayamıyorum. Gerçekten. Kafamı çok mu sert çarptım acaba. Sabah evden yürüyüş için çıktığımızda Mayıs ayıydı ve hafif yağmurlu bir bahar havası vardı. Bu kar fırtınası da ne?! Hemen eve dönmem lazım”

“Üzgünüm küçük hanım bu havada seni bir yere bırakamayız, ormanda kaybolman işten bile değil. Ayrıca buranın yürüyüş yapmak için tekin bir yer olduğunu hiç sanmıyorum.” Dedi büyücü.

Kadını zor ikna ettiler. En başından bir çok kere anlattılar olanları. Kadın kabullenmişti ve tedirgin hissetmiyordu artık. Kar fırtınası dindiği sabah hazırlanıp kadınla beraber orman yoluna düştüler. Çetin bir yürüyüş onları bekliyordu. Kadını buldukları yere gelene kadar bir kaç saat geçmişti. Bellerine kadar gelen kar yığıntısı içinde yürümek çok da kolay olmuyordu.

“İşte! Seni bulduğumuz yer burası.” Dedi büyücü.

Kadın etrafına bakıyordu. Hem çok tanıdık hem de çok yabancı gelmişti.

“Burayı biliyorum. Hemen hemen her gün evden çıkıp yürüdüğümüz yollar. Ama farklı bir şeyler var.” Diyerek ağaçlara doğru yaklaştı. Kafasını kaldırdı. Yanındaki ağaca doğru elini uzatıp tuhaf bakışlarla bakmaya başladı.

“Bu, çok garip. Ağaçlar… çok, çok ince. Hatırladığım bu yerdeki ağaçlar daha kalın ve yaşlı olmalıydı. Bunlarsa oldukça cılız ve genç duruyorlar.”

Biraz daha bakındı. “Köye devam edelim. Zaten buraya çok yakın. Göreceksiniz.” Diye öne atıldı.

Baba kız birbirlerine bakıp anlam veremeseler de peşinden devam ettiler. Gittiler, gittiler…

Ortada ne bir köy ne kadının evi vardı.

“Ama nasıl olur?!

Evim! Evim nerde?! Kendi ellerimizde yaptık biz onu. O kadar emek verdik. Burda olması gerekiyordu. Peki ya diğer evler?! Hiç biri yok…….

Ne? Ne bakıyorsunuz öyle delirmişim gibi?! Bana inanmıyor musunuz?!”

“Yalan söylediğini düşünemeyiz fakat burda hiç ev olmadı. Ancak denize doğru aşağılarda bir köy var. İstersen oraya doğru gidebiliriz.”

“Tabi ya. Bizimkilerin evi orda. Eski ev. Hadi o zaman.”

Bir süre daha devam ettiler. Bir köye vardılar. Kadının hatırladığı ve olduğu gibi yerinde duran bir köyde bu sefer.

“Oh sonunda! Deliriyorum sanmıştım.”

Adamın köyüne gelmişlerdi. Annesine seslendi. Cevap veren olmadı. Pek ıssız görünüyordu.

Avluya girdiler yavaşça ve seslenmeye devam ederek. Hala ses yoktu. Kapıyı çaldılar.

“Girin” narin bir ses.

Girdiler ve ilerlediler. Genç ve güzel bir kadın kucağında 3-4 yaşlarında bir oğlan çocuğunu uyutmaya çalışıyordu.

Kadın hemen tanıdı gözlerinden. Bu adamın annesiydi! Ama çok tuhaf. Karşısında gördüğü 30’lu yaşlarında bir kadındı.

“Buyurun, hoşgeldiniz. Yolcu musunuz?

Size ne ikram edeyim?” Dedi kadın misafirlere.

Şaşkın şaşkın bakıyordu kadın karşısındaki genç annesine. Sonra etrafına bakındı. Ev hiç hatırladığı gibi değildi. Çok daha yeniydi. Eşyalar, duvar boyası, Fotoğraflar…

Anne misafirlere sabah sağdığı ve kaynattığı sütten ikram etti sıcak sıcak. Hem içtiler hem de sohbet ettiler. Aykız ve babası durumu idare etmeye çalıştılar. Çünkü ne olduğunu anlamış gibiydiler.

“Radyo söyledi, fırtına artacakmış bu gece. Kalacak yeriniz var mı?” Diye sordu anne.

“Radyo mu? Kaç yılındayız, radyo mu kaldı?!” Dedi kadın.

“1972.” Dedi büyücü.

Kadın çığlığı bastı. “1972 mi?!”

Çocuk uyandı.

“Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?! Ben 1977 doğumluyum. Ne demek 1972?!”

Kafasını çevirip çocukla göz göze geldi. Bu gözleri nerde görse tanırdı. Kocasının ta kendisiydi. 3 yaşında?!

Kadının nabzı hızlandı. Kalbi kafesinden kaçmaya çalışan bir kuş gibi çırpınıyordu göğsünün içinde. Yine bir karartı. Bayılmıştı.

Gözlerini açtığında kulübedeydi.

Yine o tanıdık açlık. Doğruldu. Her şeyi sil baştan yaşıyordu sanki. Sofaya çıktı. Sağa baktı. Şömineyi gördü. Bu sefer yanmıyordu. Kapı ardına kadar açıktı. Kuş sesleri, içeri dolan güneş ışığı ve mis gibi bahar çiçekleri kokusu. Galiba sonunda o korkunç kabustan uyanmıştı. Ama nerdeydi?!

Kafasını sol yanına çevirdi. Aynı kulübe, aynı sedirler.

Aynı kedi. “Ah,hayır. Lütfen?!” Diye mırıldandı kendi kendine. Kedi bir anda sıçradı. Aykız karşısındaydı. Herşey tekrarlandı.

Sil baştan.

Önceki yaşananlar hakkında tek bir bahis yoktu ortada. Sanki ilk defa karşılaşıyormuş gibiydiler. Kadın anlam veremedi. Bu sefer çok da üzerinde durmaya niyetli değildi. Bir an önce toparlanıp çıkmaya karar verdi. Bu sefer ardından gelmelerine izin vermeyecekti. Israr ettiler. Ormanın köy çıkışına kadar gelmelerine izin verdi. Kar olmamasına rağmen yine epeyce yürüdüler. Önce onu buldukları yere geldiler.

Güzel, ağaçlar epeyce besiliydi. Bu iyiye işaretti. Aykız ve babasıyla orda vedalaştılar. Yolun kalan kısmında artık tek başınaydı. Her daim geçtiği yollardan geçti ve evinin olduğu yere yaklaştı. Uzaktan bir çatı görünüyordu. İçi içine sığmadı. Evet nihayet evine, adama kavuşacaktı. Yürüdü, yürüdü…

Fakat gördüğü şey pek hoşuna gitmedi. Uzaktan evi sandığı o çatı, adamla evlendikten sonra büyütüp değiştirdikleri o eski dağ eviydi. Bu da neydi şimdi böyle?!

Gözleri doldu, sinirinden ağlamak üzereydi ki bir çatırtı duydu. Hemen ağacın arkasına saklandı.

Uzaktan hızlı hızlı birileri geliyordu.

Genç bir delikanlı. Yüzünü seçemedi. Arkasında da bir kız. Tanımıyordu onları. Oğlan sinirli görünüyordu. Kızın yalvarır gibi bir hali vardı. İyice yaklaştılar, yaklaştılar…

bir ağacın arkasında kaldılar. Oğlan durmuş, yüzünü kıza dönmüş bir şeyler haykırıyordu. Kulak kabarttı;

“Bunu yapmayacaktın. Benim için bittin. Seni sevdiğim güne lanet olsun!” Dedi ve kıza laf söyleme fırsatı vermeden arkasını dönüp hızla yürümeye başladı. Kız da ağlayarak tam tersi istikamette koşmaya başladı.

Oğlan kadının arkasına saklandığı ağacı üç dört adım geçmişti ki durdu ve ağlamaya başladı. Ellerini dizlerinin üstüne koyup eğildi. Nefesi kesilmişti. Kadının da öyle, ama korkudan. Oğlan ayağa dikildi, bir hışımla arkasını döndü ve kadınla gözümde gelince ikisi de irkildi.

“Çok özür dilerim boş bulundum. Burda birilerinin olabileceğini tahmin etmemiştim. Korkutmadım umarım.?!” Dedi

Kadın gördüklerinden ötürü buz kesmişti. Bu gözler… Nerde olsa tanırdı o iri masmavi gözleri. Kocasıydı. 20’li yaşlarda bir delikanlı. Aklı yine ona oyun oynuyor olmalıydı. Kendini toparladı. İçini dolduran farklı duygulara kapılmıştı.

“Yo, hayır. Esas ben özür dilerim. İstemeden kulak misafiri oldum. Şey, ben burdan geç-“

“Başka biriyle evleniyor.” Dedi oğlan. “Söz vermişti, tutmadı. Babasına karşı gelememiş güya.”

“Eee, tamam. Şey, biraz konuşmak ister misin?!” Diye tuhaf bakışlarla sordu kadın. Bu cidden tuhaftı. Kocasının kalp yarasını mı dinleyecekti yani?!

“Burası gölgede kaldığı için serin olur, üşürsünüz. Beni takip edin isterseniz.”

Dedi oğlan.

Kadını alıp vadiye bakan bir yamaca götürdü. Kadının en sevdiği yerdi orası. Birbirlerini ilk gördükleri yer. Birbirlerine söz verdikleri yer. Onların özel yeri.

Vadinin üstünde tüm heybetiyle duran güneş yamaca vuruyor, bahar serinliğinde de olsa orayı ısıtıyordu. Kadın her zaman yaptığı gibi bağdaş kurup tek hamlede oturdu yere. Oğlan da biraz ötesindeki yalnız Ardıç’a dayadı sırtını. Anlatmaya başladı. Kadın dinledi. Dinledikçe bir tebessüm yayıldı yüzüne. Mavi iri gözlerine bakmaktan kendini alamadı. Kocasını tanıdığında 30’lu yaşlardaydı ve bu hali çok ilginç geldi. Baktıkça baktı. Doyamadı. O an hiç bitmesin istedi.

“Ah,gençlik!” Diye geçirdi içinden. Bulunduğu durum O kadar tuhaftı ki. Saatlerce sohbet ettiler. Fakat kadının aklı hep başka yerdeydi.

“Sahi siz? Gezgin misiniz? Sizi daha önce buralarda gördüğümü sanmıyorum.”

Oğlan düşünce selini bölmüştü bu soruyla. Kadın aklına gelen ilk hikayeyi uyduruverdi. İlk defa yalan söylüyordu ona. Bu bile dokunmuştu. Oğlan ona yukardaki tepeden köyü görebileceğini söyledi. Oraya doğru yollandılar. Yol boyunca sohbet ettiler. Kadın bu sefer sakin kalabildiğine şükrediyordu. 1986 yılında olduklarını öğrendi oğlandan. Zamanda bir tür sıçrama mı yaşamıştı. Tüm olanları zihninden geçirirken tepeye varmışlardı.

“İşte şurdan biraz eğilirsen, köyü ve aradığın evi rahatlıkla bulabilirsin.” Dedi oğlan.

“Teşekkür ederim. Sohbetin için de.” Dedi kadın.

Önlerinde kocaman bir vadi ve uçurum vardı. Deniz her zamanki parlaklığı ile karşılarında duruyordu. Yani kadının hatırladığı her zamanki parlaklığıyla.

Yanlarındaki zeytin ağacının dalına tutundu. Öne doğru hafifçe eğildi. Bir adım atayım derken ayağı boşa düştü. Dal kırıldı. Kadın uçurumun üzerinde boşlukta sallanıyordu. Oğlan seri bir hareketle kolundan yakalamıştı.

“Ne olur beni bırakma! Burası çok yüksek!” Diye yalvarmaya başladı kadın.

“Aşağı bakma, sakın aşağı bakma. Seni Yukarı çekeceğim.” Demesine kalmadan aşağı baktı kadın. Başı döndü. Nabzı hızlandı. Kalbi kanat çırpıyordu yine inatla. Kulağında o tanıdık uğultu başladı. Gözleri karardı.

…..

Uğultular; İnsan sesleri, demlik ıslığı, kedi miyavlaması, ateşin çıtırtısı.

“Gözlerini açıyor!”

Derinden gelen ahşap kokusu.

“Bilinci yerine gelmeye başladı sanırım.”

Öteye beriye koşuşturan birkaç ayak sesi.

“Su! Su getirin.”

Adama baktı. O iri mavi gözler. Nerde olsa tanırdı.

“Canım… Çok korkuttun.”

“Aykız”

“Aykız burda. Kızım, gel pisi pisi!”

“Büyücü, orman?”

“Büyücü mü? Tatlım, iyi misin? Başını çok sert vurmamıştın ama ayılman çok uzun sürdü. Ameliyatın biraz ağır geçti. Doktor bunun olabileceğini söylemişti.”

Artık tamamen ayılmıştı.

“Nasıl hissediyorsun?!”

“İ-iyiyim. Nerdeyim ben?”

“Evimizdeyiz.”

Olan biteni baştan aşağıya konuştular. Kadın bayılınca adam başına koşmuş. Tek hamlede kucaklayıp hemen eve geri dönmüşlerdi. Kamyonete atladıkları gibi şehre, hastaneye. Kalp rahatsızlığı iyice zor bir duruma sebep olmuştu. Acil ameliyat olması gerekiyordu. Neredeyse bir haftadır da uyutuluyordu. Kendine gelmesi bu yüzden uzun sürmüştü.

Aradan günler geçti. Zor da olsa adamın sevgi ve desteğiyle kadın kısa sürede toparlandı.

Kulübenin verandasında oturup çayını içiyordu kadın. Önündeki trabzanın üstünde kedisi, karşısında tepesi karlı dağlar. adam kadının sırtına bir şal getirdi üşüyebileceğini düşünerek bahar da olsa arada soğuk esiyordu ve hastaydı. Düşünceli ve nazikti adam. Şalı örterken olduğu gibi sarıldı.

“Şükürler olsun, iyisin.” Dedi.

Kadını derin düşüncelerinden uyandırarak.

“O kız kimdi?!” Dedi kadın.

“Hangi kız?” Diye sordu adam.

“Şu hani söz verip de tutmayıp başkasıyla evlenen, seni ormanda ağlatan kızdan söz ediyorum canım işte. Anlasana!”

“S-sen nerden biliyorsun?! Annem! Annem mi anlattı?! Anneeeeee?!” Diye içeri yollandı adam.

Kadın dona kaldı, beklediği cevap bu değildi. Çünkü herşeyin rüya gördüğünden emindi. Trabzanda oturan kedisine baktı. “Aykız?!” Dedi Şaşkınlıkla.

Kedi Uykusundan gözlerini araladı , kafasını şöyle bir kaldırdı, kadına doğru baktı ve göz kırptı. Sonra hiç bir şey olmamış gibi miskin miskin uyuklamaya devam etti. Kadın da kısa ve keskin bir kahkaha atıp çayını yudumlamaya..

Reklamlar

Uzak Mesafe – Yakın Mesafe

Aradaki mesafeler nasıl kısalır?

Yada bunu boşverelim başka bir açıdan, yine mesafelere değinelim.
Bir zaman, bir uzman demişti ki:
“İnsanlar yan yanayken birbirlerine bağrırlar. Çünkü bedenler yakın olsa da, kalpler uzaklaşmıştır. Uzak olan kalpler, seslerini duyurmak için birbirlerine bağrırlar”.
Bu bir farkındalık aslında. Bunu duyduğumda çok insanı bu açıdan gözlemledim. Hatta kendimi bile. Bağırdığım anda baktım kendime ve bağırdığım kişiye. Meselenin özüne indim, kalplerimizde ne var diye. Sorunu özünde çözdüm. Ya severek, ya uzaklaşarak…
Çevrenizi ve kendinizi gözleyin siz de. Gün batımları bile bazen daha yakın olur. Bağırmam “Seni Seviyorum!” diye. Gerek yok. İçimden diyorum kalbime yakın gün batımına, “Seni seviyorum!” diye. İnsanlar bazen coşkuyla bağırır sevgisini ama genelde ‘Seni seviyorum’lar, fazla ses istemez. Gönül titreşimi yeter…
Titretelim gönülleri…

Amaç Göze Girmek mi?

Göze girmek için uğraşıp durmaz mı insan?
Tabii ki sen uğraşmazsın yada ben.
Genelde hep onlardır. Pis insanlar. Kendileri olamıyorlar işte. Gözden düşmemek için, gözün görebileceği gibi yaşıyorlar.
Sonra ne oluyor?
Belli gözlere sığmaya çalışan insan toplulukları…
Çok samimiyetle söylüyorum.
Bunları kendime de söylüyorum.
Dikkat edeyim diye de ara ara tekrar ediyorum işte böyle. Süzgeçten geçiriyorum kendimi, “Amaaan boşver” dememe gayretiyle.
Neden istediğimiz gözlere girmeye çalışıyoruz da, bizi isteyen gözlerle yaşamıyoruz?
Neden elimizde olan değil de, olmayana imreniyor, içerleniyoruz?
Kanaatsizlik diyebilir miyiz?
Ondakini de istiyorum da diyebiliriz yada herkesin gözü bende olsun, “Ben!” de diyebiliriz.
Siz ne dersiniz bilmem ama bu soruların içinde cevaplarım var. Siz de cevabınızı verip, halinize bakın. Bakalım yani.
Aslında her insan tek noktaya odaklanarak yaşasa, tek noktada aynılaşsa, birbirlerine aykırı gelmez. Bir olurlar, ayrı düşmezler.
Nedir bu nokta?
Çok dini gelecek cevabım, sıkılmayın ama din dersinden öte, yaşamın özüyle alakalı. Yaşamın özü ise:
‘Allah Rızası’

Düşünün!
Allah rızasını gözeterek yaşayan insan topluluğunu. Nasıl olur?
Gerçek bir rızayı gözeten insanların birliği nasıl olur?
Elbette ki, gerçek olur. İçten olur ve güven doludur. Çünkü nefse hizmet yoktur. Hakka hizmet vardır!
Vesselam…
Dur dur!
Bitirecektim ama birşey daha var.
Birşeyler yaparken birilerinden çekiniyoruz ya. Anadan babadan korkanlar da yok değil. O ne der bu ne der diye halimize hareketimize dikkat ediyoruz. Yalnızken ise tabiri caizse her haltı yiyoruz.
Peki bir sorayım!
Ama inanan insanlara. Diğerlerine deli saçması gelebilir.
Peki Allah görmüyor mu be?
Şu soruyu kendime sorunca, inanıyorum dediğim ve bu yolda yaşadığım için içime öküz oturuyor.
Oturuyor değil mi?
Otursun. Öküz iyidir.
Selametle…

AVCI: “Hayatının Yarısı”

Puslu havanın hakim olduğu yüksek rakımlı bir bölgede yaşayan avcı kabilesinde yaşananlardan…

Adam ve Büyük Anne, kabilenin geri kalanında yaşanan sorunlardan dolayı çadırlarını, biraz daha yüksekte ve kabileden uzakta bir yere kurmuş, yaşamlarını sürüyorlardı. Yaşanan zorlu süreçlerin ardından ailelerinden sadece ikisi kalmıştı. Elbette kalmalarının bir anlamı vardı…

Kadın ise, bu bölgeyi araştıran ve yaşamlarını algılamaya çalışan araştırmacı. Artık araştırmayı bir kenara bırakmış ve etkilendiği bu hayatın içinde olma kararını vermişti…

Büyük Anne ve Kadın, vakit akşama dönerken, ormanın girişini gören açık bir bölgede beklemeye başladılar. Büyük Anne, ormanın üzerinden sıra sıra kalkan kuşları izleyerek merakını dindiriyor, Kadın ise heyecanla Adam’ın görünür olmasını bekliyordu…

Büyük Anne

“Yaklaştı!” dedi, havalanan kuşların mesafelerine ve havalanma sürelerine dikkat kesilerek.

“Ağır bir yükü var muhakkak, yavaş geliyor” diye ekledi.

Kadın, Büyük Anne’nin gözlemlerini daha önceki araştırmalarında izlemiş ve kayıt altına almıştı ancak heyecanı, bu dikkatini kör etmişti.

ve Adam göründü…

Sırtından ensesine yerleştirip, ön ve arka ayaklarından sağ ve sol elleriyle mengene gibi sıkıca tutmuş, üzerinde net olmayan kan ve çamur izleriyle, ağır ağır, zorlansa da artık uyuşmuş bir bedenle geliyordu. Onun bu halini gören Büyük Anne, torunun kudretli haline hem sevindi hem de yüreklendi.. ve Kadın’a dönerek;

“Her gittiğinde, bu dönüşü sabırla bekleyebilecek misin?” diye sordu. Karşılığında ise

“Böyle güzel geliş beklenmez mi…” çıktı Kadın’ın ağzından ancak bir büyüğünün yanında olduğunu hatırlayarak utanarak başını önüne eğdi. Büyük Anne ise bu şaşkın hallerini pek severdi Kadın’ın. Farklı kültürden olsa da, geçen süreçlerde içten sevmişti…

Adam yaklaştı…

Büyük Annesine selam verdi. Kadın’la ise sadece bir kere göz göze gelip, yanlarından ağır ağır ve bitkin geçerek yanan büyük ateşin yanına geçti. Hayvanı indirdi ve hiç durmadan belindeki bıçakla derisini yüzmeye başladı. Kendini biliyordu. Kenara oturup kalsa, yerinden kalkamazdı…

Büyük Anne de yardıma geldi. Birlikte hızla hallettiler, hayvanın her parçasına minnettar olarak ve ziyan etmeden. Büyük Anne bir parçayı da akşam yemeği için ateşin üzerine istifledi, ağır ağır pişirdi. Bu geçen süreçte Adam, Kadın’la ilgili hiçbirşey bahsetmedi, Büyük Anne de öyle. Av zamanı böyle olurdu. Sessizce işlerini halleder, içlerinden ve gözlerinden ise şükrü eksik etmezlerdi…

Büyük Anne ve Kadın, yemek hazırlığı yaparken, Adam da, çok yakın sayılmayan mesafedeki şelaleye gitti, yıkanmaya. Mevsim SonBahar’dı. Akan suyun soğukluğu artsa da, Adam’ın derisi bu coğrafyanın bir parçası gibiydi. Değen sudan zevk alıyordu, durmadan akan ve darbelerle vuran suyun altında. Ağır ağır yıkandı, yorgunluğunu suya bırakır gibi…

Üzerini giyip, ateşin yanına geçti. Yerdeki ayı postuna oturdu, uzun ve ıslak saçlarını kurutmaya. Ağır ağır parmak aralarında geçire geçire saçlarını taradı. Kadın da yemek hazırlığını yaparken bir yandan da Adam’ın hareketlerini izliyordu, işinin alışkanlığı olsa gerek ama Adam’ı izlerken gözleri de gönlü de mest oluyordu.

Adam hiç bakma gereksinimi yada güdüsü duymuyordu. Ancak saçlarını kuruturken baktığı ateşte, Kadın’la göz göze gelişlerindeki gözleri görüyordu ve düşünüyordu.

Yemek hazırlanınca Adam, yemeğini alıp ateşin bir köşesine kadınlardan uzakta yemeye koyuldu. Onları yalnız bıraktı. Kadın kendini rahatsız hissetmesin diye.

Ateşe sırtını vermiş, karşıdaki dağın ve ormanın üzerindeki yıldızları ve aralarda geçen bulutları izleyerek yedi yemeğini. Yemeğine duyduğu minnet ve yerken seyrini sevdiği bu ortama duyduğu minnet aynıydı…

Avını beklerken ormandan topladığı ve cebine doldurduğu kuşburnuları hafif patlatarak sıcak suyun içine koyup ateşin üstünde demlemeye bıraktı. Demlenince de el oyması kayın bardaklarına doldurup ikram etti kadınlara. Kendi yine yerine geçti, çayını içtikten sonra da uyuya kaldı orada…

Bir ara gözünü açtığında, Kadın’ın gözleriyle temas etti gözleri. Uzun sürdü; Kadın’ın dikilmiş iki geyik postunu üzerine örtene kadar geçen bir süre.

Yine de fazla dayanamadı, kapadı gözlerini ve öylece uykusuna devam etti…

Gün ağarmadan uyandı Adam. Etrafı kolaçan etti ani hareketlerle. Ateş dinmeye başlamış, etraf ise sakindi. Rüyasının etkisi ise üzerinde. Net olan bir çift göz. Avdan geldiğinde Kadın’la göz göze geldiğindeki gözler gibi. Ateşi harladı. Harlarken düşündü ve karar verdi…

Sabah yemeği için birşeyler hazırladı; Kayın bardaklarına daha önce tek tek yakaladığı arılardan topladığı polenlerden ve kayın ağacı kabuğundan yaptığı kabın içindeki ağaç kovuğu balından koydu, ılık suyla harmanladı. Oğlak derisinin içinde sakladıkları küflü peynir ve biraz da et hazırlamıştı. Büyük Anne ve Kadın da geldi. Önce Adam’ın hazırladığı bal karışımını ağır ağır içtiler. Doğada aceleye yer yok. Herşey tadında ve kararında. İçerken arılara ve Adam’ın emeğine de minnet duyarak…

Yemeklerini yedikten sonra Adam ayaklandı. Donandı av giysi ve araçlarını. Hazırlanırken Kadın’da Adam’ı izliyordu; balta ve bıçağını yuvalarına koyarken, yayını ve okunu sırtına takarken, sapanını da beline sıkıştırırken, başının tepesinden inen ateşin başında kendi başına ördüğü tek örgüsünün sallanışıyla…

Orman yoluna girmeden vedalaştı Büyük Annesiyle. Duasını aldı. Ardından, geceden beri düşündüğü konunun sonuca varması için Kadın’a döndü ve dedi ki:

“Her dönüşümü, bu gözlerle bekleyebilecek misin?”

Net sordu ve net cevap beklediğini de oldukça belli etti bakışıyla.. biraz endişeli bakışlarıyla…

Kabilelerinde asırlardır süren geleneğe göre, bekar bir erkeğin evine bekar bir kadın gelemez. Büyükler vasıtasıyla eğer gelirse, hayatını birleştirmek istediği adamı bulduğunu işaret ederdi. Kadın da bu usulleri bildiğinden, usulüne göre davrandı ve Adam, o avdan ilk geldiğinde göz göze gelişleriyle mühürlendi. Ancak kabile dışından olması, Kadın adına onu biraz endişelendirdi ve bu yüzden de bu soruyu sordu…

Heybetle duran Adam’ın net sorusu karşısında biraz utangaç tavırla başını eğdi. Kalp çarpıntısı bu süreçte arttıkça arttı. Kalbinin bu heyecanından yüreklenerek, başını aşağı yukarı olumlu bir şekilde salladı. Adam, Kadın’ın bu haline hafif tebessüm etti ancak ciddiyetini bozmadı bu hayati karar karşısında devam etti:

“Senden tek birşey isteyeceğim!”

Kadın, ciddiyetle ve merakla Adam’ın gözlerine döndü. Bu diyalog Büyük Anne’nin yanında gerçekleştiğinde, o da onların bu hallerini izliyor ve olan bitene ettiği şahitlik hoşuna gidiyordu.

“Beni sakın ola ki, ‘Çok sevme!’”

Kadın anlam veremedi bu sözüne ama ardını bekleyerek tepki vermedi. Adam ise her sözünden sonra bekliyor ve Kadın’ın sözlerine olan tepkisinde sabrını ölçüyordu. Çünkü bu hayatın temel taşı ‘sabır’dı.

“Beni çok seversen, kırmamak için kendinden ödünler verirsin. İstemem. Kendin ol isterim çünkü.

Üzülmeyeyim diye gerçeği saklar yada yualan söylersin. İstemem. Ben sadece gerçeği severim.

İyiliğimi düşünürsün belki ama bunlar beni iyi etmez. Beni iyi edecek olan dosdoğru olman.

Bana gül, bana ağla, bana kız, bir yerine birşey olsa ilk bana koş ve düşünme, “O üzülür” diye. Eğer dediğime uyacaksan, senin o güzel gözlerinle ölüm dahil herşeyi kabullenirim. Sırtımdaki güvenli kabuğumu yıkma yeter ki…”

Adam son sözünü, ihtiyaç duyduğu güvenli ortama hasretliğinden, boğazında bir düğümle bitirdi.

Kadın, Adam’ın heybetli görünümüne eş, emin ve gerçek bir tavırla, yerdeki omuz postunu aldı ve Adam’ın omuzuna koydu. Sırtına da üç kere, sağ avuç içiyle güçlü güçlü vurdu…

Kabilenin kadınları, adamlarını ava yollarken sırtlarına üç kere güçlü şekilde vururmuş. Anlamı ise, “Gözün arakada kalmasın”

Büyük Anne, onların bu haline huzurlu bir tebessümle baktı. Üzerine düşen son vazifeyi yerine getirmiş gibi…

Adam da huzur ve güvenle koyuldu yoluna. Ancak içinde her zamankinden farklı bir coşkuyla.

Artık avlanırken düşünmesi gereken biri daha vardı; Hayatının Yarısı…

_

Eğer bu yazıyı ve içindeki hakikati hissettiyseniz, daha nicesine ulaşması için paylaşın. Selametle…

Papatyalara baktı güzel kadın ve… (4. Bölüm: Sarıl..!)


“Hiç istifini bozmadı.. ben de öyle…

O, göğsümde, duyduğum huzuru kokluyordu; ben ise sağ omuzundan arkasına aldığım örgüsünü tek tek çözerken her boğumundan çıkan papatyadaki onu ve vadiden gelen günün sürpüntüsünü…

Örgülerini çözdüm…

Çözüşüm masaj gibi mi geldi bilmiyorum, soluğu uyur gibiydi. Sakinliği belli. O da severdi ben gibi, saçıyla oynamasını…

Hafif hafif, başının tepesinden sırtına doğru sallaya sallaya açtığım saçları kabardı.

Akşam çisesi bastırmıştı. Yükselen basınçla kokular daha da belirginleşmişti. Hemen çenemin altındaki başından da o koku yükseliyordu. Tenimin uyduğu o koku.. ten uyumu…

Sol göğsüme yaslanan başı hiç istifini bozmuyordu. Sağ ve sol kürek kemiğimdeki avuçları, belime inmiş, parmaklarını birbirine kenetlemişti. Yerini sağlama almıştı…

Birbirimize dayanmıştık. Birbirini destekleyen ama güç kullanmadan ayakta duran bedenler.. ayaktalar…”

O sıra Adam, vadide yanan ilk hanenin ışığına gözleri dalmış, zihninde kıymete değer bir güne gitmişti:

“Burayı temizleyelim de, papatya dikelim. Su içerken kokuları vurur burnumuza, belki her orada bulunduğumuzda, evladın başını okşar gibi, birer avuç su serperiz diplerine.. ihtiyacı olmasa da, varlığımızın kanıtı olarak…

Hem, sen vadiyi izlerken onlara da bakarsın.. seversin güzeli, güzel görmeyi, bakmayı…” demişti Kadın, vadiye bakan ve kendi topraklarının üzerinde, su ihtiyacı olanın ihtiyacını karşılasın diye duran musluğun yanındaki çeşitli otlarla çevrili ufak toprak parçasını, gözlerini normalden fazla açarak ve kafasını boynundan hafif bir hareketle ileri götürüp işaretleyici bakışlarla göstererek…

O vadinin, Adam için kıymeti vardı. Her dağa çıktığında, topraklarına ilk ulaştığı yerde onu karşılayan o vadiydi. Önce derinine bakar, derin derin koklar ve yoluna devam ederdi. Kadın bunu, Adam’ın oradaki halindeki farklılığı sezerek anlamıştı. Herşeyi açıkça söylemeye gerek yok çokça. Hislerine kavuşan, hisseder…

Kadın’ın da içinden, papatya dikmek gelmişti. Aslında içinden gelmesi de ayrı bir hikaye!

-Adam, papatya görünce; minik ellerinde annesinin gülen gözlerine uzanan papatyaları görüyordu.. ve dahası tabii bu hikayede…-

Kadın da düşünmüştü ki: “Huzuru bol olsun…”

Adam, “Bana yardım et de, beraber dikelim!” dedi Kadın’a. Anısı olan şeyleri severdi Adam. Papatya isteğinin nedenini anlamış, bu huzurlu anıya Kadın’ı da dahil etmişti…

Kadın, resim çizmeyi severdi ve çokça da çizerdi. Daha önceleri derin bir zihinden, hayal gücünün ötesinden berisinden çizerdi. Bir zaman geldi işte, Adam’la yolları kesişti, O’nu yaşadı. Yaşayınca, en güzel kurgunun yaşadıkları hayat olduğunu O da hissetti, inandı…

Adam’dan beri en güzel kurgu, yaşadığı hayattı.. O’na dokunan hayatlardı…

O gün de yaptıklarını; Adam’ın O’nun için yaptığı, vadiyi seyrederken çizim yapabileceği, kendinin de hemen yanında el işleriyle uğraşabileceği camekan atölyede çizimine yansıtacaktı. Etkilendiği her anda yaptığı gibi…

O gün de yansıtacağı aslında, aralarındaki en büyük bağdı. İkisinin de elleri topraktı. Aralarındaki bağı sağlayan, özün parçasındandı.Toğrağa dokunmak, birbirlerine dokunmaktı…

Adam, toprağın üzerindeki çeşitli otları temizliyordu. Bir yandan da tanıdıklarını Kadın’a anlatıyordu…

Kadın da, narin ve hafif pembe rengi avuç içlerini önce toprağa değdirdi.. bir ürperdi, akışı hissetti. İstemsizdi tabi başını göğe kaldırması ve olduğu andan bir an için sıyrılması.. artık bağlanmıştı.. artık birbirlerine özden dokunmuşlardı, hakikatin ürpertisiyle…

-Bu dokunuş aslında bir başlangıçtı. Yılların nasıl geçtiğini anlamadığı bir günde, işin yorgunluğuyla dinlenirken avuçlarındaki o narinliğin yok olduğunu farkettiğinde aldırış etmemişti. Hala o narin avuçların içini öpen bir Adam vardı hayatında. Narin Adam.. toprak kokan elleri severdi. Sevgisini ise göstermekten geri durmazdı…-

Sonrasında parmak uçları, Adam’ınkileri taklit ediyor, otları temizliyordu. Bildik bir iş gibiydi. Ardından Adam, elinde kazmayla, toprağın dibini üstüne, üstünü dibine getirdi. Tabirle, pamuk hâline büründürdü. Dikmek için en güzel hâle…

Sonra, Kadın’ı yanına aldı ve düştüler yola. Adam’ın hemen sol arka çaprazında, hafif bir uzaklıktan takip ediyordu. Adam, bir yandan çevrede anımsadıklarını ve onlarla olan yaşanmışlıklarını anlatıyordu. Bu süreç, hızlı çekim ama çok şeyi anlatan bir kısa film gibiydi…

Etrafta gördükleri papatya türlerini köklerinden koparıp alıyorlardı.. çeşit çeşit…

Bir ara Adam, sadece kendi soluğuyla başbaşa kaldığını hissettiğinde, çömeldiği yerde arkasına döndü.

Kadın, sessizce elini uzatmış ve uzaktan Adam’ın yüzünü kapatıyordu. Adam, bu duruma tebessüm ederek anlamaya çalıştı ve “Ne oldu?” diye sordu. Kadın ise esprili bir ağızla, “Işığın gözümü alıyor” dedi, ardından avucunun içi Adam’a dönük elini indirdi, gerçekten ışıktan kamaşmış gibi gözlerini kısarak…

Sonra ise, O’na en yakışanı yaptı. Koca koca güldü, gözleri her gülüşünde olduğu gibi kısıldı, gülüşünün hatırası olacak göz kenarındaki kırışıklıklar da belirginleşti. Adam, olduğu yerden huzurla sevdi Kadın’ı.. çok sevdi. Adam’da ki koca bir kahkaha değildi.

Nasıl desem..?

Hani şükür ettiren birşeylerle devamlı karşılaşırız ya; farkedebilirsek tabi; aynı ona olan tebessümle yaklaştı Kadın’ın varlığına. Gözleri hafif dolu, mutlu ve huzurlu bakış birlikteliğiyle.. kısa süre de olsa gözleri göğe kayarak…

Her ikisi de, tebessümlerini yitirmeden, ellerinde çeşitli papatyalarıyla girdiler dönüş yoluna. Etraflarını dokunarak izlemeye devam ediyorlardı, gözler fıldır fıldır, arayış içinde tabii…

Suyun yanına geldiklerinde Kadın, açtı kollarını ve gün batımının son kendine has renk tonlarını yanına alan vadiye doğru, saçları rüzgarda hafifçe sola doğru salınırken ve Adam’ın solundaki varlığının da hissiyle, “Kainata bak! Sanatı başka yerde arama!” diyerek sarıldı dağlara, vadiye, dünyaya; tüm aleme, sadece kendi duyabileceği bir ses tonuyla…

O’nu bulan neyi kaybetmiştir ki, değil mi..?

“Dikelim artık!”

Adam, seslenişini hemen aldırış eden Kadın’a bir kaç tanesini dikerek, nasıl dikileceğini göstedi. Gerisi Kadın’a aitti…

-Adam da birini iş yaparken seyretmeyi çok severdi. Sanki seyrederken kendi yapıyormuş gibi olurdu. Öyle tatlı bir hissiyat…-

Öylece geçti karşısına ve Kadın’ın işleyişini izledi. Her dikişinde Adam’ın gözlerine bakarak aldığı onayla daha da tecrübe kazandı. Elleri yatkınlaştı. Bunu görmek güzeldi…

Her dikişi severek oldu.. Adam da sevdi her dikişini ve bitti işi. Ellerini burnuna götürdü. Kokladığında gayri ihtiyari gözleri kapandı; başı, koklarken ki yukarı kalkışı yerine getirdi ve bir ürperme aldı tenini. İçten geldi ve sardı. İşte hissetmenin özüne değindi. Ürperdi.. O’na dokundu.. ellerindeki toprakla ve kokusuyla…

Koklarken tat alan tebessümü Adam’a da uzattı. Avucunu burnuna dayadı. Toprakla Kadın’ı kokladı. Unutamayacağı ilk koku.. hep anımsayacağı ve anımsatacağı. Toprakla fazlaca haşır neşir olan Adam, Kadın’ı her an anımsatacak ânı yaşamıştı işte…

Kadın, avucu Adam’ın yüzündeki hali, zihnine huzurla kaydetti. Bu ânı, resmedilecek en güzel kurguyu, hisli temâsı…

Adam’ın dalmış gözlerini ve zihnini geri getiren avuç içi oldu. Hissetmiş gibi Kadın, içinden geldiği gibi sağ elinin avuç içini dayamıştı Adam’ın burnuna. Adam, tek, derin ve uzun solukla, iç çekerek kokladı ve sevdiği o yeri.. ve yine severek öptü. Göğsünde hiç istifini bozmayan Kadın’ın avucuna gelen öpücükle yüzünde beliren mesajı alır tebessümünü Adam, yine göğsündeki o güzel gülüşe ulaşan yüz kaslarının hareketliliğinden anlamıştı.

Kadın, Adam’ın burnundan çektiği avucunu da alarak her iki avucuyla sırtından yukarıya kürek kemiğine doğru yollandı, kendine daha da yakınlaştırdı Adam’ı ve..

“Sarıl..!” diye mırıldandı yarım ağızla…

Adam ise, doladığı kollarının istifini bozmadan, daha da göğsüne bastırarak, çenesinin altında göğsüne yaslanmış kulağına söylendi, Kadın’ın duyunca güven ve güç hissedeceği bir ses tonuyla: “Hiç bırakmadım ki..!”

Kamer AYGÜN

Bir Vesile Daha: “Darbe Girişimi”

​Neler yaşadık?

Ne yaşamadık ki?

Bunları bir de ben dillendirince ne halkın duyarlısı olacağım, ne de birşeyler çözülecek!

Ama içim kaynıyor. Olayların sıcak yaşantısı buna sebep. Uzakta değil, tam da içinde…

En başından şu âna kadar, pek çoğuna vâkıf olduğum sürecin olmadığım kısmını dillendiremem. Çünkü duyduğuma inanmam, gördüğümün yarısına inanırım, yaşadığımın ise tamamına…

Yarısından bahsedecek çok şeyim var. Bir kanıt sunup inandırmak için değil, sadece konuşmaya ihtiyaç duydum…

Yaşananlar, süreci ve sonuçları.. bunların gerçekliğinin sorgulanması ve tam tersi gerçek olduğunun bağrılması.. sürecin gerçekleşme aşamaları, gerçekleşirken şahit olunanlar, sonuçları; göğüs kabartısı ve yürek burkuntusu…

Hiçbirşeyden haberi olmayan insanlar, fazlasıyla haberi olanlar.. bilerek ve isteyerek zarar verenler, bilmediğinden geri durup teslim olanlar.. tüm bunların ağır sonuçları ve yürek ferahlatmaya destek çıkarımları…

Herşeyin düzmece olduğu iddiaları, fazlasıyla gerçek yaşanılanlar, fazlasıyla yalan yayılan haberler(!), bunlara inanan insanlar ve akabinde dünyaları kurtaracak söylemleri(!)

Ben, o helikopterden inen mermilerin hedefinde değildim. Ancak o mermilerin isabet ettiği insanların kanına şahitlik ettim. Yaşamadım ama gördüm. Benim için inanma oranı yüksek. Okumadım yada duymadım.. gördüm ve hissettim…

Yan komşumun 3 arkadaşı boğaz köprüsünde vefat etti. Tankların insanların üzerinden geçerek ilerlediğini de aramızdaki konuşmada dillendirdi. Boğaz köprüsündeki askerlerin gördüğü muamelenin nedenini az çok gözlerinden görebiliyordum. Morali bozuktu, moralimiz bozuk. Bu denilenlere inanılmayabilir. İnanılsın diye de değil. Bulunduğumuz ortamın psikolojisi bu ve verilen tepkilerin ölçüsünü de bu psikolojiyle ayarlayan insanları da düşünelim ve dahası tabi…

Tüm dahası olayların üzerine gerçekliği sorgulanacak ve kanıt sunulamayacak onca haber yayılıyor. Bunlara inanılıyor ve tavır alınıyor. Karşı beri geçiliyor yada yandaş oluyor. Yine bir taraf olmaya zorlanıyor…

Hepsi bir yanda olsun. En gerçeğine gelelim. Vefat eden o insanlar! Gerçekten hayatları bu dünya için son buldu. Bunu nedensiz yaşamadılar. İnandık ve sonuçları onlara daha fazla etki etti.. ama o anlık. Sonuçlar devam ediyor. Geride kalanlar için sonuçlar daha da etkili!

Düşünsene!

Günlük yaşamının seyrindesin. Akşam oluyor ve bir haber geliyor. Sonra buna karşı geliyorsun ve hayatın ummadığın ama göze aldığın şekilde son buluyor. Birşey biliyorum ve ona inanarak yaşıyorum: “Bir insanın ölümü, doğduğu gün yazılmıştır”

O vefat edenlerin yazılmışlığı bu günde miydi?

Bana göre öyleydi. Bir hiç uğruna mı?

Hiç birşey nedensiz değildir. Asıl bundan sonra başladı…

Birşeyler değişsin istendi, sonra büyük bir taraf bunu istemedi, karşı çıktı ve değişmesini istemediği kısım değişmedi ama.. ama çok şey değişti…

Daha önce bunu dillendirsek, hayal gibi kalır ve çok da gözde büyütülmezdi.

Yaşanınca öyle değil ama…

İşte yaşananlarla değişenler var! Hani nedensiz değil ya yaşananlar.. işte çıkarılacak bir sürü nedenler:

Devamlı dillenen kısımlara değinmeyeceğim. Değişimin başladığı yapı taşına geleceğim, toplumun yapı taşına, bana!

Neleri değiştireceğim peki?

Nedir yapmam gereken?

Bu dünyadaki görevlerini tamamlayıp, birçok ders veren, yok olan hayatların etkisiyle neler değişecek?

Zaten yapmaya çalıştığım pek çok şey

●İnsani değerlerimde asli iyileştirme,

●Aklı başında ve doğru kararlar verecek sağlam bir bilinç,

●Tam desteklenmiş doğru inanç,

●En yüksek potansiyelde bir donanım,

●Birlik beraberliğe her an hazır bir iletişim,

●Güçlü ve ılımlı bir psikoloji,

●Yeri geldiğinde, gelen o kudretli gücü, doğru kullandıracak bir sakinlik,

●Duyduklarıyla değil, gördüğüyle ve yaşadıklarıyla orantılı karar verme gücü,

●Çözümsüz sözler, konuşmalar değil; çözümlü uygulamalar sağlayacak destekli davranışlar,

●Ayrım yapmayan ama doğru ayrımı da kaçırmayan bir bilinç,

●Üzüntüsünü yaşayan ancak üzüntüyle yok olmayan, daha güçlü ayaklanan ve daha iyiye ulaşmaya gayreti olan daimi kudrete kavuşan ve bu kudreti bırakmamak için gayret gösteren,

●Her ne olursa olsun, herşeyin zamanı geldiği için yaşandığını bilen ve bunları göz ardı etmeden, her an yok olabileceği bilinciyle yaşamını süren bir insan olmam gerekmiyor mu?

Bir an için yaşananlara ve sonuçlarına daldım. Kendime baktığımda bu durgun ve solgun halimin beni yok edeceğini hissettim. Ama yok olmadım. Benim yok olma zamanım değildi. Bu bilince ulaşmamın da vakti vardı ve geldi…

Göz ardı edilemeyecek yaşantılara şahitlik etsem de onlarla kalamazdım. Yaşananlar bir değişim içindi. Gelen düşünceler de öyle.. ve değişim başladı…

Rahmetle anacağım o insanlar, kızgınlığımı körükleyecek diğer insanlar, bir çok algı yaratarak önce kendini sonra ortalığı velveleye veren diğer insanlar.. işte tüm bunların bana olan etkisiyle olduğum yerde kalmayacağım. Bunları kalmam için değil, ilerlemem için yaşadım…

İçimde burukluk, kızgınlık, şaşkınlık, öfke, hayret, telaş ve dahasını yaşayarak, ümitle tüm bu olanların dersine vakıf olarak ilerlemem ve değişen toplumun sağlam bir yapı taşı olmam gerektiğini düşündüm. Ben iyiysem herkes iyi olabilir. Ben iyi olmazsam, herkese hiçbir faydam da olmaz!

Geri getiremeyeceğim pek çok şey var. Benim elimden, hatta kimsenin elinden gelmeyen şeyler. Tüm bunların devamlı içine girip, çıkmazlarda çıkış aramamın yanlış olduğunu düşünerek, geri gelmeyecek olan geçmişi kabullenip, doğru olan bilince bir an önce kavuşarak, yaşanılanların his, deneyim ve tecrübesine dayanarak ilerlemeliyim. Unutmayacağım ama içine de kendimi gömüp kalmayacağım. Değişime en doğru katkıyı vermek için, kendimle başlıyorum. Bunca yaşanılanın verdiği hisler, duygular ve bakışlar nedensiz değil. Bunları irdeleyecek ve yaşayarak dillendirmeye çalışacağım. Yani değişimimi sözde bırakmayacak, elimden ve gönlümden geldikçe yaşatacağım. Gözlerimin ve gönlümün dolarak yaşadığım bu topraklarımı seviyorum ve bu toprakları iyi etmek için de, atmam gereken adımların en sağlam olması gerektiğine inanıyorum. Bunca zaman bir faydası olsun diye çaba gösterdim, paylaşarak. Bunun etkilerine de şahit oldum. Bu etkiyi arttırmak ve gelişimimin bir fayda sağlaması için elimden ve gönlümden gelenleri yapmaya devam edeceğim. Her türlü desteğe ihtiyacım var ve  her türlü desteği vermek için de bir çabam var. Çünkü biz toplumuz. Biz birlikte varız ve birlikte yok olacağız. İlerlememiz de birliğimizle. En doğru ilerleyişe ortak olmak için, birliğimiz ve desteğimiz daim olsun…

Tüm bu süreçte yaşananlar bir oyun dahi olsa, gerçek olan birşey var!

“BİZ GERÇEKTEN BİR OLABİLDİK!”

İşte inancımı destekleyen bu güç!

Ümidimi destekleyen büyük güç!

Bu bir oyun dahi olsa(ki bu sadece bir misal), oyuna verilen karşılık gerçekti. Biz gerçektik. Bu millet gerçekti!

Tüm birliğimiz daim olsun!

Sözde kalmasın diye çabamı, bu birliği sağlayacak unsurlara yönelterek ve önce kendimi, sonra da çevremi geliştirerek göstereceğim. Ben değişince, biz de değişeceğiz!

Değişimimiz hayır olsun ve yolu açık olsun…

Bir Sürece, Bir Süreçle Hazırlanmak! 


27 Haziran 2016

Pazartesi

Trabzon

Geceden beri sıcağın etkisi, fazlasıyla gösterdi etkisini. Şıp şıp terleyerek uyudum, ayağımda buz kütlesine dayanarak. Yine şıp şıp terleyerek uyandım, ayağımda buz kütlesi olmasına rağmen sahura…

Akabinde bir kısa uyku gördü gözlerim ve hazırlandık, en erken yolculuğa. Saat 6’da İstanbul’a yollanan uçak için. Kontroller yapıldı ve beklediğim kapının karşısında gün doğuyordu. Öyle de nefis.. son son uğurluyor muydu, yoksa heryerde yanımda olduğu mesajı mıydı…

Az da olsa erken hareket ettik, hatta erken varılacak anonsu da geldi. Ancak o vazgeçilmez denilen şehire, İstanbul’a yaklaştığımızda durum değişti. 20dk gecikmeyle ulaştık ve ilk işaret geldi. Her ne kadar doğal gözükse de bana işaret gelen bir durum ve bu duruma cevap getiren soru: “Bu şehirden neden uzaklaştım?”

(Cevabını net veremem. His diyelim yada hissedememe…)

İnişin ardından yetişilen otobüs, otobüsten başka bir araca aktarma ve sağsalim eve geliş. Gece 3 saatlik uykunun etkisi büyüktü. Oldukça zorlayıcı…

Eves geliş, hiç gitmemiş gibi oluyor. Bıraktığım yerden devam gibi. Yıllarımı geçirdiğim gibi.. ve ikinci sıkan durum!

Ev telefonunu arayan telefon şebekelerinden. Emniyet hala telefonla iş çözüyor gibi, sesinden zerre ehemmiyet gelmeyen bir insan ve oldukça yoğunlaşam hislerimle yüzüne kapattığık telefon, ki yine de efendiliğimi bozmadım. Karadeniz’den ayrılış savunması saydığım hafif hırçınlığımı da dizginleyerek…

İşte bir neden daha! Olabilir. Hem de heryerde. Ancak tam da geldiğim ilk günde ve evdeki onca kişiye rağmen benim telefona bakmam ve konuşmam.. bir işaret mi saysam? Saymak hoşuma gidiyor. Çoğu insandan daha destek…

Yine de herşey bir yana, eve girdiğimde kardeşimle koca koca sarıldım, derin derin kokladım. Çoğu şeyin dermanı gibi.. uzun zaman olmuştu. Kardeş de evlat gibidir. Sorumluluğunu sevdiğim bir yan…

Sıcağın artışı ve uykusuzluğun etkisiyle uyumuş kalmışım. Belki de en tatlı uykulardan…

Gün bir şekilde biter, bereketli bir iftarla ve akabinde sevdiğim bir caminin teravih namazıyla bitti. Madem topraklarımdan koptum, bunu kabullenip verimini yaşamam gerekir diye düşündüm. İstanbul’da da yapılabilecek en anlamlı şeyi yapayım dedim; çeşitli ve anlamlı ibadet yerlerinde, doyuma yollanmak.. ilk günden bunu sağlamak için bir çaba…

“İlk gün, yorgunum” deyip geri çekikebilirdim. Belki de hakkımdı. Ancak kendimi rahat bırakan bir yapım yok. Harekette de bir bereket vardır hem…

—–

28 Haziran 2016

Salı

İstanbul

Sıcak uyandırdı, sarsarak…

Camları açtım ve uzanmaya devam ettim. Sonra birkaç ses geldi. Şifa sesi…

Tek tük yağmur sesi. O an yattığım yerin huzurunu anlatamam. Gevşedim kaldım ama bir yandan da bir coşku sardı. Omuzumda, sırtımda yada başımda bir el “Şşş.. ben buradayım, yanındayım…” diyordu. Beni toparlaması ve içime serpmesi için topraklarımdan gelmiş gibiydi…

Serin bir gün başladı!

Şehre en hızlı adapte yollarını yıllardır yaşadığım için, uyguladım yine. En kalabalık pazarlardan birine gittim. Bir anda gerçeğin içindeyim. Yoğun, kalabalık, telaş, ihtiyaç, akıllı, muhtaç.. dahası…

Uzun süren bir dolantı sonrası, hem bedenen hem de zihinen yorgun bir halde vardım eve. Yağmur sonrası sıcak da üzerimizde…

Günde en az iki kez suyun altına girdiren bir bunaltının yaşandığı, bunun öyle muazzam bir iş gücü veya yorgunluk sonunda değil, olağan bir gün içinde gerçekleşiyor olması da, şehrin yaptırımlarından diyelim, tabii benim için…

—–

29 Haziran 2016

Çarşamba

İstanbul

Her sabah gibi, yine sıcak uyandırdı beni. Öperek uyandırmıyor elbet. İyice sersemleterek uyandırıyor…

Başlayan bu günü de, çivisinin çıktığını düşündüğüm İstanbul sokaklarında geçirecektim. İstanbul’a geldiğimde yaptığım bir rutin. Pek çok ihtiyacımı, uzun soluklu gezintilerle karşılıyorum. Gördüğüm, yaşadığım manzaralar da çivisi dediğim kısımlar işte. Mesela Ramazan ayını atlayarak geçmiş yerler gibi…

İster dağda olayım, ister şehirde;  ben bu bedeni yormadan, “Tamam hakkını verdim!” demeden peşimi bırakmıyorum. Bugün de öyle oldu. Eve sağsalim ulaştığımı görmek iyi geldi. İhtiyaçalarımın bir kısmını temin etmek de…

Tüm bu kısıma baktığımda, şehir bir uğrak yer olarak katlanılabilir benim için. Herşeye olan ulaşılırlığıyla, asıl yaşamıma dönmem için süreci hızlandırabilir. Bunu kullanabilmek güzel. Bir günü de böyle, içimi biraz daha ferahlatacak düşünce ile bitiriyorken, iftar sonralarını da değerlendirdim. Kıymetli birkaç sevdiğim insanı, kısa olan sürecimin anlamına anlam katmasına olan desteklerinin önünü kesmedim. Bir de Ramazan’da İstanbul başka. Burada doğup büyüdüğüm için, bu huzuru sadece Ramazan’da yakalardım. Geceleri olan dinginlik…

—–

30 Haziran 2016

Perşembe

İstanbul

Anlık, sağnak yağan yağmurla uyandım. Harikaydı. Topraklarımı anımsatan o güzel ses…

Bir ferahlık geldi tabi. Hem cismime hem içime. Evden çıktığımda dinmişti. Kokusu az da olsa üzerindeydi. Gideceğim yere yollandım. Yolum bulutlarım gidişineydi sanırım. Yağmurla beraber gittim. Ohh…

Kilometrelerce yürüdüğüm ve hakkını verdiğim bir gün. Bugün tek değildim. İnsan insanı seyahatte daha iyi tanır derler. Bunu da ona uyarladık. Gezerken daha iyi tanınır dedik. Olduğumuz gibi…

Doğaçlama yaşanan anlardan oluşan bugün, tam bir tükenmişlikle sonlandı. Bazen abartıyorum…

İnsan iletişimlerinde samimiyet ve içtenlik önemli. Gerçek olan hissediliyor. Güven sağlayan da bu kısım…

Birkaç gündür uzun soluklu dolanmalarımın karşılığını iftar sofrasında tükettiğim sıvılarla karşılamaya çalıştım. Dediğim gibi, birşeylerin hakkını vermeyi seviyorum. Ancak bazen ucunu kaçırabiliyorum. Gençliğe olan güven diyelim ve dikkati daha da arttıralım en iyisi…

—–

1 Temmuz 2016

Cuma

İstanbul

Geceleri pek uyumuyorum. Sahura kadar biraz dinlenme sadece. Sabah da sıcağın sarsmasıyla uyanıyor olmak işte…

Erkek kalkıp, İzmir’e mecburi doğaçlama bilet bakmaya gittim. Arefe günü gözüken yola bir çaba işte.. buldum da…

Kısa süre de olsa, eve döndüğümde uzun süreli bir dağ çalışması yorgunluğu geldi. Değmedi tabi. Bedenimin hakkı bu değil. Ama bu yorgunluk da bedenen değil, zihinen.. tüm bedene etki eden…

Tabii ki, bir günü böyle bitirecek değildim. İlle de suyumu çıkaracağım. Büyük bir pazara doğru yollandım. Ev için ve dağda çalışmak için yıllardır pazardan alışveriş ederim. İşletme okumamın bunda büyük etkisi oldu. Sadece okumayıp yaşamamın daha çok. Ne derler: “Düşük fiyat, yüksek kalite!”

Birşeye hakettiğinden fazlasını veririm. Ancak bu şey, bir ustanın yılların birikimiyle hayata geçirdiği eser olmalı yada eşi olmamalı veya az olmalı. İkamesi olduğu sürece, seçenekleri gözden geçirmek akıllıca olmalı.

Şu da var! Devamlı bir kalitesizlik içinde tükenen ürünlerden ziyade, anneannemin geçmişten günümüze dillendirdiği akıllı alışveriş sözüyle ilerlemek bana hep daha akıllıca geldi: “Birşeyi alacaksam, bir kere alırım, tam alırım!”. Bir işi yaparken de öyledir. Bir işi ya tam yapar yada hiç yapmaz. Bu şekilde hanesinin bereketi de eksilmedi. Değer verdiklerimiz önemli. Neye hak ettiğinden fazla değer verirsen, senden o hızla uzaklaştığı hiç mi olmuyor? İsteğimiz sonsuz olsun. Sonlu olanlar birer araç. Tabii ki, yaşamımızı sürmemiz için gerekenler. Ancak kanaati unutunca, yeterlilik de ortadan kalkıyor…

Alacaklarımı aldım ve tüm yorgunluğun sırtımdaki gücüyle döndüm. Bir ara eve ulaşmak hayal gibi, sadece umut ettim. Sıcağın ve su kaybının etkisi yüksek…

Eve geldiğimde ilk işim, aldığım karpuzu çatlatmak oldu. Biran önce soğuma safhasına geçmeliydi. Sevdiğim gibiydi, gofret gibi.. gofret ısırığındaki sesi yaşatan…(Bu kavram bizimle literatüre geçebilir. İyi karpuz, gofret gibi olacak, et gibi değil. Bunları daha sonra detaylandırırım)

Önceki karpuzun da suyunu çıkarttım. Nasıl bir hararetle hareket ettiğimi düşünün işte. Soda ve karpuz karışımı…

İftara sağsalim ulaştık. Tek açtım. Annem gecikti. Diğerleri de çalışıyordu. Şehrin getirisi varsa böyle de götürüsü var işte. Kırsalda büyük ve kalabalık sofralar eksik olmazken, çalışmanın bir adabı varken, şehirde bunun imkanına pek ulaşamıyoruz. Çoğu zaman da bunu biz seçiyoruz. Uzak ve yalnız kalma istekleri(!)

Yaradan’a yakınlaşma günü bugün. Gecenin kadrini yaşamaya gittim sevdiğim camiye. Onca serinletecek araca rağmen, ibadet sırasında şıp şıp terledik. Binin üzerinde insanın toplanabileceği nadir çatı olunca(Bir cami), olağan durum. Bundan rahatsızlık duyulmaz elbet, bir araya gelmeyi sevene, işine bakana tabi…

Birleştiğimiz unsurları güçlendirmeliyiz. Unutmamak için, özü…

Sahura doğru yollanmıştım ki, biraz alıngan bir mesaj geldi. Benim sebep olduğum bir durum olması ihtimali bile bir endişe yarattı. Şehre düştüğümde kesilen sesime itafen bir sitemdi. Sadece şehirden de değil. İnsanları hayatları var. Yanımda değilken her an yanımda tutmak için bir çabayı engelleyecek düşünce yapısının da etkisi var. Mesela, zamanını almamak, bu zamanı daha anlamlı yaşamasının önüne geçmemek, bir iletişim aracına bağlamamak ve dahası ince düşünceler vardı. Ne gerek var öyle değil mi? Yaşa istediğin, içinden gelen gibi. Savunduğum bir yaklaşım. Yapıyorum elbet. Ancak her durum için bunu sağlamam, tüm geçmiş yaşantımın üzerine eklemelerimle olacak birşey. Bu durumu açıklıkla halledebiliriz ki, alınganlık yaşattığım kıymetli insan, samimiyetime güvenerek açık oldu. Sebebini sordu. Bu denli bir farkındalığım olmadığı için üzgündüm. Ancak açık yaklaşıma, gerçek yaklaşınca anlayışlı ortam sağlandı. Buna sevindim elbet ve anladım ki, bazen de çok düşünmek, düşüncesizliğe yol açıyor yada öyle bir algıya. Bu deneyimden sonra da diyebilirim ki, insan ilişkilerinizde açıklığa daha çok önem verin. Öyle haddinden fazla da tek başınıza düşünmeyin. Beraber düşünün. İletişim bunu gerektirir. Bunu daha iyi anladım ve tatlıya bağlanmasının huzurunu duydum…

—–

2 Temmuz 2016

Cumartesi

İstanbul

Güne ani kalkışla başladım. Bugün, uzun zamandır görmediğim dostumu görecektim. Askerlik vazifesi için İstanbul’da bulunduğundan, ben de kısa süreliğine gelince, imkan da olunca bir hasretlik dindirelim dedik. İyi de ettik. Çok da uzun sürmeyen yolculuk sonrasında koca koca sarıldık. Birkaç işimizi halledip vakit geçirecektik. Planı öyle yapmıştık. Plan mı?

Bir telefon geldi. İkimizin de ortak sevdiği kıymetli bir arkadaşımızın annesi Kadir gecesinde vefat etmişti. Bütün o planımız, heyecanımız durgunluğa ve düşüncelere itti bizi. Yollandık arkadaşımızın yanına. Evin dışında çökmüş, yaşlarını durduramıyordu. Sarıldık, uzun uzun.. sımsıkı.. biz buradayız…

Farkındalık dolu süreç başlamıştı her birimiz için. Uzun zamandır birbirimizi görmemiştik. Nasip işte, bizleri bir araya getiren olay…

Bir insanın acıyla dolan gözlerine nasıl dayanılır bilmiyorum. Sadece ortak olmayı yaşıyorum. Eş oluyorum ona. Ancak öyle anlamaya başlıyorum. İçine giriyorum, birlikte yaşıyoruz. Birimizin farkındalığıyla dizginleri ele almanın bir yolu bana göre.. öyle de oluyor…

Biz ona, onun yaşadıkları bize etki etti. Kaç gündür kafamda zerrelerin çözümüne rağmen kendimi çözümsüzlüğe ittiğimi gördüm. Tatlı canı bu kadar sıkmaya değer miydi? Böyle bir kaybı, alışkanlıkların ve anıların yokluğunu düşününce…

Bunları, bu denli derin yaşamamızın da nedenleri sıralanmıştır ardı ardına elbet. Hissedebildiklerim var!

-Kaybetmeden, kendime kaybetmişliği yaşattığım bu birkaç günde, gerçek kaybı görmem,

-Sanki garanti yaşayacakmış gibi olan uçsuz davranışlarımıza vurdumduymazlıklarımız,

-Her an hatırımızda taze tutmamız gereken en gerçek,

-Elindeyken, tüm imkanlarla yaşamak ve yaşatmak ve dahası…

Hala şaşkınım! Ne umduk, ne bulduk. Bulduğumuzun çıkarımlarına dikkat kesildiğimde ummamın pek bir etki alanında kalamadım. Şükür ki, farkındalık yaşatıldı. Duygusu yoğundu ama hak görülen bir yaşanmışlığın bizlere de nasibi vardı, nasiplendik…

Ayrıldık arkadaşımızın yanından. Kısa bir süre vakit geçirip, ayrılacaktık. Planlı giderken, doğaçlama gelişen süreçteki her an anlamlıydı. Ayak üstü paylaşımlar bunların içinde. Oldum olası  bir yeri gezmek, yaşamak kadar zevk vermiyor. Bir insanı da yaşamak, yaşamının yanında ortak tutmak, pek çok anlamlı süreçlerin ötesinde bir anlam yaşatıyor. Öyle de oldu. Doğaçlanan bir günde, neler de sığdırdık dostumla…

Yine oldukça yorgun bir şekilde tuttum evin yolunu. Sağsalim gitmek ümidiyle atıyordum adımlarımı.. gittim de…

Bir gün, yoğun duygular ve etkili çıkarımlar. Herşey olduğu kadar. Yaşanılacağı kadar…

—–

3 Temmuz 2016

Pazar

İstanbul

Dünden gelen mesaj, bahçesindeki karayemiş ağacını deşirmemi isteyen sevdiğim bir akrabamdandı. Belediyeden araç istemiş, ancak belediye bunu sağlamamış. “Araç yoksa da Kamer var!” demişler. ☺ Hem Ramazan oluşu hem de havanın sıcaklığını göz önünde bulundurduğumda, söz vermedim. Gün içindeki halime göre birşeyler yaparız dedim…

Bugün havanın ara ara güneşli ve serin olmasını bir işaret kabullendim. Madem durum böyle, bisikletle yollanmak üzere hazırlanmaya başladım. Bisikletin tekerlerini şişirirken bir sorun yaşadım. Pompanın arızalanması üzerine fazla bir uğraş vermeye başladım. Bir anda niye böyle oldu diye düşünmeye başladım. Aklıma ise, gecikmemin yada bisikletle gitmememin gerektiğiyle ilgili bir düşünce geldi. Sakinleşip işimi görmeye devam ettim. Neyse ki hallettim ve yola koyuldum. Aklımda ise bu düşünce tabi. Uzunca bir bayırı hızlıca inecek bir yolum vardı. Ancak nasip işte, önüme büyük bir belediye aracı geldi. Yolun geçişlerini kapattı. O gittikçe ben de gittim. Aklımdaki düşünce de güçlendi. Hızlı gitmemem gerektiğini düşündüm. Belli bir hız seviyesinde gitmeye devam ettim. Vardır bir hayır, eminim. Birşeylerden korunduğumu varsayarak sakince ulaştım ağacın altına. Direk çıktım ve toplamaya başladım karayemişleri. Biraz terletti ama keyifle gördüm işimi. Yanlış değilsem türü de Promo Karayemişiydi. En erken değen karayemiş türü. Bir de yeyip tadına bakabilseydim…

İşimi hallettim. Elleriyle diktiği ağacından topladığım karayemişlere vesile olan Fatma teyzemizin canına ruhuna gitsin. Kısa da olsa akrabalarımı da ziyaret etmiş oldum. Biraz sohbetten sonra da yola koyuldum. Sağsalim eve geldim ama yoruldum tabi. Biraz da yorgunluktan mayıştım…

İftar için bir şerbet hazırladım. Bir de nefis bir börek. Sonra istirahat ettim. İftarda yaptığım şerbetle ilgili, ilginç bir süreç yaşadım. Bardağıma doldurduğumu dudağıma götürdüğümde az az içemedim hiçbir bardağı. Nasıl bir ihtiyaç hissederek yaptıysam, her bardağı dikleyerek içtim. Buna inanırım. İhtiyacım olanı yapmışım ve onu gidermeye çalışıyor güdülerim. Giderdim de.. harikaydı…

İftar sonrasında karayemişlerden getirdi akrabamız. O nasıl güzel bir tat! Ne anılara götürsü öyle, ne yaşanmışlıklara…

Bereketini hissettiğim bir karayemiş günüydü. Emeğin karşılığını tüketmek gibisi var mı hiç? Hele ki, yapılan bu ufak işin ardından gelen dualar…

—–

4 Temmuz 2016

Pazartesi

İstanbul

Tüm günü yolculuk psikolojisiyle geçirdim. Sereserpe yatarak…

Ben kurduğum düzeni, işleyişi bozma ihtimalinde bile böyle psikolojik olarak rahatlığımı kaybediyorum. Tabi yolculukların da sebep ve sonuçları var. Bunlar katlanılır kılıyor. Bir dağ yolculuğunu yada yayla yolculuğunu uzun soluklu yaşamaktan duyacağım heyecanın ve huzurun sonu gelmez sanırım. Şu an ki yolculuğum ise İzmir, Aydın ve Denizli’ye olacak. Yolculuğun asli nedeni, sevdiğim bir dostumun mürüvetini görmek, diğer nedenler ise birçok sevdiğimiz ve sevenimizi görmek, vakit geçirmek. Yine de dediğim gibi, ben bir düzen oturttuğumda içindeki belirsizliği de sevebiliyorum. Hatta tüm o insanları çatımın altında toplamaktan büyük de mutluluk duyarım. Ama gel gör ki, ben şu an için bunu bir belirsizlik olarak görüyorum. Pek içim rahat etmeden gidiyorum. Tek tesellim sevdiğim insanlar…

Öyle yada böyle, yolculuğa çıktık. Sonu hayır olsun ve sonunda topraklarıma sağsalim döneyim istiyorum.

Bayramın birinci gününden sevgi ve selam olsun..!