Uzat Dilini, Gerçek Dışına!..

 

“”Hadi bu sefer sen yap! Uzat dilini ve ben de izleyeyim daldan kendini bırakıp diline geçişini” dedi Kadın’a merakla ve ilgiyle.

IMG_20180119_204645_591.jpg
“Ne biçim fantazilerin var” diye karşılık verse de Kadın, geçti altına dalın ve dilini uzattı damlaya doğru. Diline değdiği an, damla bıraktı kendini. Kadın ise gelen damlayı ağzında kaybetti. Serindi…
“Tamam oldu mu istediğin?”
“Oldu. Hadi gidelim!” diye koşmaya başladı arkasına bakmadan. Kadın da peşinde ama hızla uzaklaşmaya başladı Adam ve sonunda gözden kaybetti. Ormanın içine doğru. Sadece koşarken bastığı yerde çıkardığı sesler vardı. Kadın da hiç durmadan koşmaya devam etti. Bırakıp gider diye değil de ya koşar da başına birşey gelir, yardıma ihtiyacı olur diye. Ancak yeni iyileşmeye başlıyordu ve nefesi sonunda kesilip yere diz çöktü, derin derin soluk alarak etrafını izliyor sesleri dinliyordu. Ne hareket ne de ses vardı. Yağmur yağmaya tekrar başladı. Kadın yaprak dolu yere uzandı kaldı. Soluğunun yerine gelmesi için çaba gösterdi sakinleşmeye çalışarak ve sakinleşti. Ancak kalbi bu yorgunluğa alışkın olmadığından bayıldı.
Yağmur hızla yağdı. Sağnak sağnak…
Bir koku geldi burnuna Kadın’ın. Gözleri yavaşça aralandı. Yanan ateş kokusu. Ahşap tavan ve duvarlar. Pamuk bir yatak ve kuru giysiler. İçeriden ses geliyordu. Kalbi sakin vücudu dinlenmiş, sağından doğruldu. Kapıya doğru yöneldi ve kapıyı açtı. Gördüğüne pek anlam veremedi…
(Sevgili Okur! Kıymet verip buraya kadar okuduysan, içinden geldiği gibi devam et ve benimle paylaş. Etkilendiğim devamı ise bloğumda paylaşacağım. İlgin için şimdiden teşekkür ederim…)”

diye yaptığım paylaşıma geri dönüşlerde en fantastik olanı devam olarak paylaşıyorum. Bu yazı için Melek Karaer’e teşekkürler ve Keyifli okumalar!

———————–

Gözlerini ovuşturdu. Acaba rüyada mıydı? Bir daha, sonra bir kez daha…

Gördükleri yine aynıydı. Tedirginlikle yaklaştı. Adımını atar atmaz kendini ortasında bulduğu sofanın sağ duvarında eski taş kaplı büyükçe bir şömine yeri, yanan ateş, üzerinde bir kazan ve kazanın içinde kendi kendine bir öteye bir beriye dönüp duran bir kepçe.

Kendi kendine dönüp duran bir kepçe mi?! İşte bu biraz garipti. Bir adım daha attı. Artık tamamen sofanın ortasındaydı. Şömineli duvarın bitişiğinde kulübenin giriş kapısı ve hemen sağından başlayıp üç duvarı komple kaplayan eski minderli büyükçe bir sedir, kulübenin kütük duvarlarında asılı birkaç eski fotoğraf çerçevesi, sedirin en ücra köşesinde kıvrılıp uyuyan kömür karası bir kedi, bir adım yanında sofanın tam ortasında eski kara dökme demir bir kuzene fırın, fırının üzerinde ıslık çalan bir demlik… Adım atmak konusunda kararsız kaldı fakat merakına da yenik düştü. Etrafına şöyle bir bakındı. Ortalarda görünen kimse yoktu. Usulca kazanın başına yaklaşıp yakından baktı. Rüya görmüyordu. Sahiden kazanın içinde bir kepçe, belli aralıklarla içinde pişen o nefis kokulu( her neyse) şeyi karıştırıyordu. Elini uzattı; kazanın üstünden şöyle bir geçirdi. Bir daha, bir kez daha. İp falan yoktu. Ürktü. Geri sıçradı. Tekrar etrafına bakındı. “Ki-kimse yok mu?!”

Ses yok.

Kazanda pişen yemek ve ıslık çalan demlik dışında.

Şömineli duvarın yanında bir geçit daha vardı fakat kapı yoktu. Birkaç adım attığında geçitin önündeydi, zaten o kadar ufak bir kulübeydi ki.

Sol tarafta küçük bir tezgah, birkaç dolap ve içi binbir çeşit porselenle dolu eski yeşil ahşap bir vitrin… Öte yanda arka tarafa uzanan küçük bir koridor; belli ki başka odalar da vardı. Daha öteye gitmeye çekindi.

Sofanın orta yerine geri döndü. Sedirlere doğru yürüdü. Kıvrılıp uyuyan kedinin yanına ilişti.

Oturmasıyla birlikte kedi gözlerini aradı. Yemyeşil kocaman gözleriyle tatlı tatlı kadına bakmaya başladı.

Eliyle kedinin sırtını sıvazladı. Tebessümle. Biraz olsun tedirginliği dinmeye başlamıştı. Huzur veren bir yer gibi görünüyordu. Tehlike de yoktu.

“Merhaba güzellik, senin adın ne bakalım?!” Sesi fısıltıyla.

“Aykız” dedi kedi.

Korkudan geri sıçradı kadın. Kedi konuşmuş muydu? Yok daha neler! İyice aklını kaçırıyordu. Düştüğünde kafasını çok sert vurmuş olmalıydı.

“İnsanlar bunu hep yapıyor!” dedi Aykız ve tek hamlede, nazikçe sofanın ortasına sıçradı. Sıçramasıyla birlikte güzel, zarif, kömür gibi saçları, yemyeşil gözleri ve ay gibi bembeyaz teni olan bir kıza dönüşüverdi.

Kadının iyice dili tutulmuştu.

“Korkmana gerek yok, basit bir biçim değiştirme büyüsü. Çay?!” Diye sordu İpek gibi bir ses.

Kadın donakalmıştı. Ağzından tek çıkan “E-evet, lütfen.” Oldu.

Aykız eliyle havayı süpürür gibi bir hareket yaptı; vitrinden iki mavi porselen çay tabağı havada süzüldü. Bir hareket daha; bardaklar çay tabaklarının üzerine yerleşiverdi. Her hareketiyle bir şeyler daha havada süzülmeye başlıyordu; tepsi, tabak, fırından taze kurabiyeler… Mmmm nasıl da güzel kokuyorlardı. Acıktığını şimdi fark etti kadın. Kim bilir ne kadar zamandır bir şey yememişti.

Son bir hareketle demliğin ıslığı yerini bardaklara dolan sıcak çayın şırıltısına bırakmıştı. Birkaç saniye sonra hepsi kadının önündeydi.

Ne kadar korksa da, bu açlığının önüne geçemedi. Çay ve kurabiye derken açlığını bastırıp kafasını kaldırdığında Aykız yanıbaşında ona tebessümle bakıyordu.

“Ben neredeyim?! Ve tüm bunlar.. Aklım almıyor gördüklerimi.” Dedi.

Aykız tane tane anlatmaya başladı;

“Ben Aykız, bir periyim. Babamsa şifacıdır, bir tür büyücü. Seni buraya babam getirdi. Bulduğunda baygınmışsın. Ne olduğuna pek anlam verememiş. Ne de olsa hergün bir insanla karşılaşmıyoruz. Uyanana kadar hasta olmaman için elimden geleni yapmamı tembihledi. İyisin ya?!”

“İyiyim, teşekkür ederim. Fakat gerçekten anlam veremiyorum. Peri mi? Büyücü diye bir şey yoktur ki?!” Dedi kadın çayından bir yudum alarak.

“İnsanların çok az bir kısmı bizim gerçekten var olduğumuza inansalar da bizi görenlerin ve tanıyanların sayısı çok azdır. Kendimizi gizlemek zorundayız. Geri kalanlar da zaten inanmazlar. Ama ne diyebilirim ki; gördüklerin tamamen gerçek. Biz bu ormanı ve içindekileri koruruz. Zaten civarda ne ev ne de insan yok. Sahi senin bu ormanda ne işin vardı ve neden bayıldın?!”

Kadın olanı biteni anlattı. Aykız şaşkınlıkla dinledi. Kadının anlattığına göre kocasıyla birlikte burada bu ormanın yakınında bir köyde yaşıyorlardı. Fakat bu ormanın yakınlarında ne bir ev ne de bir köy yoktu. Ormana göz attıklarında da kimseye rastlamamışlardı.

Kadın anlatırken, sahi adam. Kim bilir ne kadar merak etmişti onu bulamayınca. Hemen ona ulaşması gerekiyordu. Delirmiş olmalıydı.

Tam o sırada kulübenin ahşap kapısı gıcırdayarak geri doğru açıldı. İçeri bir anda dolan soğuk hava kazanın altındaki ateşi söndürmüştü.

“Baba?!”

“Benim Aykız.”

İçeri girdi yaşlı büyücü. Sırtındaki cübbenin omuzları karla örtülmüştü.

“Merhaba! İyi olduğuna sevindim.” Dedi büyücü.

Kapı kapandı.

Aykız elini şıklattı ve ateş yeniden harlandı.

“Kar mı? Mayıs ayında hem de!” Dedi kadın.

“Mayıs mı?” Diye birbirlerine bakındılar baba kız.

Büyücü lafa girdi;

“Üzgünüm ama şuan Ocak ayının ortasındayız bu sebeple de dışarda kar fırtınası var. Seni bulduğumuzda yeni başlamıştı. Şükür ki erken fark ettik seni.”

“Anlayamıyorum. Gerçekten. Kafamı çok mu sert çarptım acaba. Sabah evden yürüyüş için çıktığımızda Mayıs ayıydı ve hafif yağmurlu bir bahar havası vardı. Bu kar fırtınası da ne?! Hemen eve dönmem lazım”

“Üzgünüm küçük hanım bu havada seni bir yere bırakamayız, ormanda kaybolman işten bile değil. Ayrıca buranın yürüyüş yapmak için tekin bir yer olduğunu hiç sanmıyorum.” Dedi büyücü.

Kadını zor ikna ettiler. En başından bir çok kere anlattılar olanları. Kadın kabullenmişti ve tedirgin hissetmiyordu artık. Kar fırtınası dindiği sabah hazırlanıp kadınla beraber orman yoluna düştüler. Çetin bir yürüyüş onları bekliyordu. Kadını buldukları yere gelene kadar bir kaç saat geçmişti. Bellerine kadar gelen kar yığıntısı içinde yürümek çok da kolay olmuyordu.

“İşte! Seni bulduğumuz yer burası.” Dedi büyücü.

Kadın etrafına bakıyordu. Hem çok tanıdık hem de çok yabancı gelmişti.

“Burayı biliyorum. Hemen hemen her gün evden çıkıp yürüdüğümüz yollar. Ama farklı bir şeyler var.” Diyerek ağaçlara doğru yaklaştı. Kafasını kaldırdı. Yanındaki ağaca doğru elini uzatıp tuhaf bakışlarla bakmaya başladı.

“Bu, çok garip. Ağaçlar… çok, çok ince. Hatırladığım bu yerdeki ağaçlar daha kalın ve yaşlı olmalıydı. Bunlarsa oldukça cılız ve genç duruyorlar.”

Biraz daha bakındı. “Köye devam edelim. Zaten buraya çok yakın. Göreceksiniz.” Diye öne atıldı.

Baba kız birbirlerine bakıp anlam veremeseler de peşinden devam ettiler. Gittiler, gittiler…

Ortada ne bir köy ne kadının evi vardı.

“Ama nasıl olur?!

Evim! Evim nerde?! Kendi ellerimizde yaptık biz onu. O kadar emek verdik. Burda olması gerekiyordu. Peki ya diğer evler?! Hiç biri yok…….

Ne? Ne bakıyorsunuz öyle delirmişim gibi?! Bana inanmıyor musunuz?!”

“Yalan söylediğini düşünemeyiz fakat burda hiç ev olmadı. Ancak denize doğru aşağılarda bir köy var. İstersen oraya doğru gidebiliriz.”

“Tabi ya. Bizimkilerin evi orda. Eski ev. Hadi o zaman.”

Bir süre daha devam ettiler. Bir köye vardılar. Kadının hatırladığı ve olduğu gibi yerinde duran bir köyde bu sefer.

“Oh sonunda! Deliriyorum sanmıştım.”

Adamın köyüne gelmişlerdi. Annesine seslendi. Cevap veren olmadı. Pek ıssız görünüyordu.

Avluya girdiler yavaşça ve seslenmeye devam ederek. Hala ses yoktu. Kapıyı çaldılar.

“Girin” narin bir ses.

Girdiler ve ilerlediler. Genç ve güzel bir kadın kucağında 3-4 yaşlarında bir oğlan çocuğunu uyutmaya çalışıyordu.

Kadın hemen tanıdı gözlerinden. Bu adamın annesiydi! Ama çok tuhaf. Karşısında gördüğü 30’lu yaşlarında bir kadındı.

“Buyurun, hoşgeldiniz. Yolcu musunuz?

Size ne ikram edeyim?” Dedi kadın misafirlere.

Şaşkın şaşkın bakıyordu kadın karşısındaki genç annesine. Sonra etrafına bakındı. Ev hiç hatırladığı gibi değildi. Çok daha yeniydi. Eşyalar, duvar boyası, Fotoğraflar…

Anne misafirlere sabah sağdığı ve kaynattığı sütten ikram etti sıcak sıcak. Hem içtiler hem de sohbet ettiler. Aykız ve babası durumu idare etmeye çalıştılar. Çünkü ne olduğunu anlamış gibiydiler.

“Radyo söyledi, fırtına artacakmış bu gece. Kalacak yeriniz var mı?” Diye sordu anne.

“Radyo mu? Kaç yılındayız, radyo mu kaldı?!” Dedi kadın.

“1972.” Dedi büyücü.

Kadın çığlığı bastı. “1972 mi?!”

Çocuk uyandı.

“Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?! Ben 1977 doğumluyum. Ne demek 1972?!”

Kafasını çevirip çocukla göz göze geldi. Bu gözleri nerde görse tanırdı. Kocasının ta kendisiydi. 3 yaşında?!

Kadının nabzı hızlandı. Kalbi kafesinden kaçmaya çalışan bir kuş gibi çırpınıyordu göğsünün içinde. Yine bir karartı. Bayılmıştı.

Gözlerini açtığında kulübedeydi.

Yine o tanıdık açlık. Doğruldu. Her şeyi sil baştan yaşıyordu sanki. Sofaya çıktı. Sağa baktı. Şömineyi gördü. Bu sefer yanmıyordu. Kapı ardına kadar açıktı. Kuş sesleri, içeri dolan güneş ışığı ve mis gibi bahar çiçekleri kokusu. Galiba sonunda o korkunç kabustan uyanmıştı. Ama nerdeydi?!

Kafasını sol yanına çevirdi. Aynı kulübe, aynı sedirler.

Aynı kedi. “Ah,hayır. Lütfen?!” Diye mırıldandı kendi kendine. Kedi bir anda sıçradı. Aykız karşısındaydı. Herşey tekrarlandı.

Sil baştan.

Önceki yaşananlar hakkında tek bir bahis yoktu ortada. Sanki ilk defa karşılaşıyormuş gibiydiler. Kadın anlam veremedi. Bu sefer çok da üzerinde durmaya niyetli değildi. Bir an önce toparlanıp çıkmaya karar verdi. Bu sefer ardından gelmelerine izin vermeyecekti. Israr ettiler. Ormanın köy çıkışına kadar gelmelerine izin verdi. Kar olmamasına rağmen yine epeyce yürüdüler. Önce onu buldukları yere geldiler.

Güzel, ağaçlar epeyce besiliydi. Bu iyiye işaretti. Aykız ve babasıyla orda vedalaştılar. Yolun kalan kısmında artık tek başınaydı. Her daim geçtiği yollardan geçti ve evinin olduğu yere yaklaştı. Uzaktan bir çatı görünüyordu. İçi içine sığmadı. Evet nihayet evine, adama kavuşacaktı. Yürüdü, yürüdü…

Fakat gördüğü şey pek hoşuna gitmedi. Uzaktan evi sandığı o çatı, adamla evlendikten sonra büyütüp değiştirdikleri o eski dağ eviydi. Bu da neydi şimdi böyle?!

Gözleri doldu, sinirinden ağlamak üzereydi ki bir çatırtı duydu. Hemen ağacın arkasına saklandı.

Uzaktan hızlı hızlı birileri geliyordu.

Genç bir delikanlı. Yüzünü seçemedi. Arkasında da bir kız. Tanımıyordu onları. Oğlan sinirli görünüyordu. Kızın yalvarır gibi bir hali vardı. İyice yaklaştılar, yaklaştılar…

bir ağacın arkasında kaldılar. Oğlan durmuş, yüzünü kıza dönmüş bir şeyler haykırıyordu. Kulak kabarttı;

“Bunu yapmayacaktın. Benim için bittin. Seni sevdiğim güne lanet olsun!” Dedi ve kıza laf söyleme fırsatı vermeden arkasını dönüp hızla yürümeye başladı. Kız da ağlayarak tam tersi istikamette koşmaya başladı.

Oğlan kadının arkasına saklandığı ağacı üç dört adım geçmişti ki durdu ve ağlamaya başladı. Ellerini dizlerinin üstüne koyup eğildi. Nefesi kesilmişti. Kadının da öyle, ama korkudan. Oğlan ayağa dikildi, bir hışımla arkasını döndü ve kadınla gözümde gelince ikisi de irkildi.

“Çok özür dilerim boş bulundum. Burda birilerinin olabileceğini tahmin etmemiştim. Korkutmadım umarım.?!” Dedi

Kadın gördüklerinden ötürü buz kesmişti. Bu gözler… Nerde olsa tanırdı o iri masmavi gözleri. Kocasıydı. 20’li yaşlarda bir delikanlı. Aklı yine ona oyun oynuyor olmalıydı. Kendini toparladı. İçini dolduran farklı duygulara kapılmıştı.

“Yo, hayır. Esas ben özür dilerim. İstemeden kulak misafiri oldum. Şey, ben burdan geç-“

“Başka biriyle evleniyor.” Dedi oğlan. “Söz vermişti, tutmadı. Babasına karşı gelememiş güya.”

“Eee, tamam. Şey, biraz konuşmak ister misin?!” Diye tuhaf bakışlarla sordu kadın. Bu cidden tuhaftı. Kocasının kalp yarasını mı dinleyecekti yani?!

“Burası gölgede kaldığı için serin olur, üşürsünüz. Beni takip edin isterseniz.”

Dedi oğlan.

Kadını alıp vadiye bakan bir yamaca götürdü. Kadının en sevdiği yerdi orası. Birbirlerini ilk gördükleri yer. Birbirlerine söz verdikleri yer. Onların özel yeri.

Vadinin üstünde tüm heybetiyle duran güneş yamaca vuruyor, bahar serinliğinde de olsa orayı ısıtıyordu. Kadın her zaman yaptığı gibi bağdaş kurup tek hamlede oturdu yere. Oğlan da biraz ötesindeki yalnız Ardıç’a dayadı sırtını. Anlatmaya başladı. Kadın dinledi. Dinledikçe bir tebessüm yayıldı yüzüne. Mavi iri gözlerine bakmaktan kendini alamadı. Kocasını tanıdığında 30’lu yaşlardaydı ve bu hali çok ilginç geldi. Baktıkça baktı. Doyamadı. O an hiç bitmesin istedi.

“Ah,gençlik!” Diye geçirdi içinden. Bulunduğu durum O kadar tuhaftı ki. Saatlerce sohbet ettiler. Fakat kadının aklı hep başka yerdeydi.

“Sahi siz? Gezgin misiniz? Sizi daha önce buralarda gördüğümü sanmıyorum.”

Oğlan düşünce selini bölmüştü bu soruyla. Kadın aklına gelen ilk hikayeyi uyduruverdi. İlk defa yalan söylüyordu ona. Bu bile dokunmuştu. Oğlan ona yukardaki tepeden köyü görebileceğini söyledi. Oraya doğru yollandılar. Yol boyunca sohbet ettiler. Kadın bu sefer sakin kalabildiğine şükrediyordu. 1986 yılında olduklarını öğrendi oğlandan. Zamanda bir tür sıçrama mı yaşamıştı. Tüm olanları zihninden geçirirken tepeye varmışlardı.

“İşte şurdan biraz eğilirsen, köyü ve aradığın evi rahatlıkla bulabilirsin.” Dedi oğlan.

“Teşekkür ederim. Sohbetin için de.” Dedi kadın.

Önlerinde kocaman bir vadi ve uçurum vardı. Deniz her zamanki parlaklığı ile karşılarında duruyordu. Yani kadının hatırladığı her zamanki parlaklığıyla.

Yanlarındaki zeytin ağacının dalına tutundu. Öne doğru hafifçe eğildi. Bir adım atayım derken ayağı boşa düştü. Dal kırıldı. Kadın uçurumun üzerinde boşlukta sallanıyordu. Oğlan seri bir hareketle kolundan yakalamıştı.

“Ne olur beni bırakma! Burası çok yüksek!” Diye yalvarmaya başladı kadın.

“Aşağı bakma, sakın aşağı bakma. Seni Yukarı çekeceğim.” Demesine kalmadan aşağı baktı kadın. Başı döndü. Nabzı hızlandı. Kalbi kanat çırpıyordu yine inatla. Kulağında o tanıdık uğultu başladı. Gözleri karardı.

…..

Uğultular; İnsan sesleri, demlik ıslığı, kedi miyavlaması, ateşin çıtırtısı.

“Gözlerini açıyor!”

Derinden gelen ahşap kokusu.

“Bilinci yerine gelmeye başladı sanırım.”

Öteye beriye koşuşturan birkaç ayak sesi.

“Su! Su getirin.”

Adama baktı. O iri mavi gözler. Nerde olsa tanırdı.

“Canım… Çok korkuttun.”

“Aykız”

“Aykız burda. Kızım, gel pisi pisi!”

“Büyücü, orman?”

“Büyücü mü? Tatlım, iyi misin? Başını çok sert vurmamıştın ama ayılman çok uzun sürdü. Ameliyatın biraz ağır geçti. Doktor bunun olabileceğini söylemişti.”

Artık tamamen ayılmıştı.

“Nasıl hissediyorsun?!”

“İ-iyiyim. Nerdeyim ben?”

“Evimizdeyiz.”

Olan biteni baştan aşağıya konuştular. Kadın bayılınca adam başına koşmuş. Tek hamlede kucaklayıp hemen eve geri dönmüşlerdi. Kamyonete atladıkları gibi şehre, hastaneye. Kalp rahatsızlığı iyice zor bir duruma sebep olmuştu. Acil ameliyat olması gerekiyordu. Neredeyse bir haftadır da uyutuluyordu. Kendine gelmesi bu yüzden uzun sürmüştü.

Aradan günler geçti. Zor da olsa adamın sevgi ve desteğiyle kadın kısa sürede toparlandı.

Kulübenin verandasında oturup çayını içiyordu kadın. Önündeki trabzanın üstünde kedisi, karşısında tepesi karlı dağlar. adam kadının sırtına bir şal getirdi üşüyebileceğini düşünerek bahar da olsa arada soğuk esiyordu ve hastaydı. Düşünceli ve nazikti adam. Şalı örterken olduğu gibi sarıldı.

“Şükürler olsun, iyisin.” Dedi.

Kadını derin düşüncelerinden uyandırarak.

“O kız kimdi?!” Dedi kadın.

“Hangi kız?” Diye sordu adam.

“Şu hani söz verip de tutmayıp başkasıyla evlenen, seni ormanda ağlatan kızdan söz ediyorum canım işte. Anlasana!”

“S-sen nerden biliyorsun?! Annem! Annem mi anlattı?! Anneeeeee?!” Diye içeri yollandı adam.

Kadın dona kaldı, beklediği cevap bu değildi. Çünkü herşeyin rüya gördüğünden emindi. Trabzanda oturan kedisine baktı. “Aykız?!” Dedi Şaşkınlıkla.

Kedi Uykusundan gözlerini araladı , kafasını şöyle bir kaldırdı, kadına doğru baktı ve göz kırptı. Sonra hiç bir şey olmamış gibi miskin miskin uyuklamaya devam etti. Kadın da kısa ve keskin bir kahkaha atıp çayını yudumlamaya..

Reklamlar

AVCI: “Hayatının Yarısı”

Puslu havanın hakim olduğu yüksek rakımlı bir bölgede yaşayan avcı kabilesinde yaşananlardan…

Adam ve Büyük Anne, kabilenin geri kalanında yaşanan sorunlardan dolayı çadırlarını, biraz daha yüksekte ve kabileden uzakta bir yere kurmuş, yaşamlarını sürüyorlardı. Yaşanan zorlu süreçlerin ardından ailelerinden sadece ikisi kalmıştı. Elbette kalmalarının bir anlamı vardı…

Kadın ise, bu bölgeyi araştıran ve yaşamlarını algılamaya çalışan araştırmacı. Artık araştırmayı bir kenara bırakmış ve etkilendiği bu hayatın içinde olma kararını vermişti…

Büyük Anne ve Kadın, vakit akşama dönerken, ormanın girişini gören açık bir bölgede beklemeye başladılar. Büyük Anne, ormanın üzerinden sıra sıra kalkan kuşları izleyerek merakını dindiriyor, Kadın ise heyecanla Adam’ın görünür olmasını bekliyordu…

Büyük Anne

“Yaklaştı!” dedi, havalanan kuşların mesafelerine ve havalanma sürelerine dikkat kesilerek.

“Ağır bir yükü var muhakkak, yavaş geliyor” diye ekledi.

Kadın, Büyük Anne’nin gözlemlerini daha önceki araştırmalarında izlemiş ve kayıt altına almıştı ancak heyecanı, bu dikkatini kör etmişti.

ve Adam göründü…

Sırtından ensesine yerleştirip, ön ve arka ayaklarından sağ ve sol elleriyle mengene gibi sıkıca tutmuş, üzerinde net olmayan kan ve çamur izleriyle, ağır ağır, zorlansa da artık uyuşmuş bir bedenle geliyordu. Onun bu halini gören Büyük Anne, torunun kudretli haline hem sevindi hem de yüreklendi.. ve Kadın’a dönerek;

“Her gittiğinde, bu dönüşü sabırla bekleyebilecek misin?” diye sordu. Karşılığında ise

“Böyle güzel geliş beklenmez mi…” çıktı Kadın’ın ağzından ancak bir büyüğünün yanında olduğunu hatırlayarak utanarak başını önüne eğdi. Büyük Anne ise bu şaşkın hallerini pek severdi Kadın’ın. Farklı kültürden olsa da, geçen süreçlerde içten sevmişti…

Adam yaklaştı…

Büyük Annesine selam verdi. Kadın’la ise sadece bir kere göz göze gelip, yanlarından ağır ağır ve bitkin geçerek yanan büyük ateşin yanına geçti. Hayvanı indirdi ve hiç durmadan belindeki bıçakla derisini yüzmeye başladı. Kendini biliyordu. Kenara oturup kalsa, yerinden kalkamazdı…

Büyük Anne de yardıma geldi. Birlikte hızla hallettiler, hayvanın her parçasına minnettar olarak ve ziyan etmeden. Büyük Anne bir parçayı da akşam yemeği için ateşin üzerine istifledi, ağır ağır pişirdi. Bu geçen süreçte Adam, Kadın’la ilgili hiçbirşey bahsetmedi, Büyük Anne de öyle. Av zamanı böyle olurdu. Sessizce işlerini halleder, içlerinden ve gözlerinden ise şükrü eksik etmezlerdi…

Büyük Anne ve Kadın, yemek hazırlığı yaparken, Adam da, çok yakın sayılmayan mesafedeki şelaleye gitti, yıkanmaya. Mevsim SonBahar’dı. Akan suyun soğukluğu artsa da, Adam’ın derisi bu coğrafyanın bir parçası gibiydi. Değen sudan zevk alıyordu, durmadan akan ve darbelerle vuran suyun altında. Ağır ağır yıkandı, yorgunluğunu suya bırakır gibi…

Üzerini giyip, ateşin yanına geçti. Yerdeki ayı postuna oturdu, uzun ve ıslak saçlarını kurutmaya. Ağır ağır parmak aralarında geçire geçire saçlarını taradı. Kadın da yemek hazırlığını yaparken bir yandan da Adam’ın hareketlerini izliyordu, işinin alışkanlığı olsa gerek ama Adam’ı izlerken gözleri de gönlü de mest oluyordu.

Adam hiç bakma gereksinimi yada güdüsü duymuyordu. Ancak saçlarını kuruturken baktığı ateşte, Kadın’la göz göze gelişlerindeki gözleri görüyordu ve düşünüyordu.

Yemek hazırlanınca Adam, yemeğini alıp ateşin bir köşesine kadınlardan uzakta yemeye koyuldu. Onları yalnız bıraktı. Kadın kendini rahatsız hissetmesin diye.

Ateşe sırtını vermiş, karşıdaki dağın ve ormanın üzerindeki yıldızları ve aralarda geçen bulutları izleyerek yedi yemeğini. Yemeğine duyduğu minnet ve yerken seyrini sevdiği bu ortama duyduğu minnet aynıydı…

Avını beklerken ormandan topladığı ve cebine doldurduğu kuşburnuları hafif patlatarak sıcak suyun içine koyup ateşin üstünde demlemeye bıraktı. Demlenince de el oyması kayın bardaklarına doldurup ikram etti kadınlara. Kendi yine yerine geçti, çayını içtikten sonra da uyuya kaldı orada…

Bir ara gözünü açtığında, Kadın’ın gözleriyle temas etti gözleri. Uzun sürdü; Kadın’ın dikilmiş iki geyik postunu üzerine örtene kadar geçen bir süre.

Yine de fazla dayanamadı, kapadı gözlerini ve öylece uykusuna devam etti…

Gün ağarmadan uyandı Adam. Etrafı kolaçan etti ani hareketlerle. Ateş dinmeye başlamış, etraf ise sakindi. Rüyasının etkisi ise üzerinde. Net olan bir çift göz. Avdan geldiğinde Kadın’la göz göze geldiğindeki gözler gibi. Ateşi harladı. Harlarken düşündü ve karar verdi…

Sabah yemeği için birşeyler hazırladı; Kayın bardaklarına daha önce tek tek yakaladığı arılardan topladığı polenlerden ve kayın ağacı kabuğundan yaptığı kabın içindeki ağaç kovuğu balından koydu, ılık suyla harmanladı. Oğlak derisinin içinde sakladıkları küflü peynir ve biraz da et hazırlamıştı. Büyük Anne ve Kadın da geldi. Önce Adam’ın hazırladığı bal karışımını ağır ağır içtiler. Doğada aceleye yer yok. Herşey tadında ve kararında. İçerken arılara ve Adam’ın emeğine de minnet duyarak…

Yemeklerini yedikten sonra Adam ayaklandı. Donandı av giysi ve araçlarını. Hazırlanırken Kadın’da Adam’ı izliyordu; balta ve bıçağını yuvalarına koyarken, yayını ve okunu sırtına takarken, sapanını da beline sıkıştırırken, başının tepesinden inen ateşin başında kendi başına ördüğü tek örgüsünün sallanışıyla…

Orman yoluna girmeden vedalaştı Büyük Annesiyle. Duasını aldı. Ardından, geceden beri düşündüğü konunun sonuca varması için Kadın’a döndü ve dedi ki:

“Her dönüşümü, bu gözlerle bekleyebilecek misin?”

Net sordu ve net cevap beklediğini de oldukça belli etti bakışıyla.. biraz endişeli bakışlarıyla…

Kabilelerinde asırlardır süren geleneğe göre, bekar bir erkeğin evine bekar bir kadın gelemez. Büyükler vasıtasıyla eğer gelirse, hayatını birleştirmek istediği adamı bulduğunu işaret ederdi. Kadın da bu usulleri bildiğinden, usulüne göre davrandı ve Adam, o avdan ilk geldiğinde göz göze gelişleriyle mühürlendi. Ancak kabile dışından olması, Kadın adına onu biraz endişelendirdi ve bu yüzden de bu soruyu sordu…

Heybetle duran Adam’ın net sorusu karşısında biraz utangaç tavırla başını eğdi. Kalp çarpıntısı bu süreçte arttıkça arttı. Kalbinin bu heyecanından yüreklenerek, başını aşağı yukarı olumlu bir şekilde salladı. Adam, Kadın’ın bu haline hafif tebessüm etti ancak ciddiyetini bozmadı bu hayati karar karşısında devam etti:

“Senden tek birşey isteyeceğim!”

Kadın, ciddiyetle ve merakla Adam’ın gözlerine döndü. Bu diyalog Büyük Anne’nin yanında gerçekleştiğinde, o da onların bu hallerini izliyor ve olan bitene ettiği şahitlik hoşuna gidiyordu.

“Beni sakın ola ki, ‘Çok sevme!’”

Kadın anlam veremedi bu sözüne ama ardını bekleyerek tepki vermedi. Adam ise her sözünden sonra bekliyor ve Kadın’ın sözlerine olan tepkisinde sabrını ölçüyordu. Çünkü bu hayatın temel taşı ‘sabır’dı.

“Beni çok seversen, kırmamak için kendinden ödünler verirsin. İstemem. Kendin ol isterim çünkü.

Üzülmeyeyim diye gerçeği saklar yada yualan söylersin. İstemem. Ben sadece gerçeği severim.

İyiliğimi düşünürsün belki ama bunlar beni iyi etmez. Beni iyi edecek olan dosdoğru olman.

Bana gül, bana ağla, bana kız, bir yerine birşey olsa ilk bana koş ve düşünme, “O üzülür” diye. Eğer dediğime uyacaksan, senin o güzel gözlerinle ölüm dahil herşeyi kabullenirim. Sırtımdaki güvenli kabuğumu yıkma yeter ki…”

Adam son sözünü, ihtiyaç duyduğu güvenli ortama hasretliğinden, boğazında bir düğümle bitirdi.

Kadın, Adam’ın heybetli görünümüne eş, emin ve gerçek bir tavırla, yerdeki omuz postunu aldı ve Adam’ın omuzuna koydu. Sırtına da üç kere, sağ avuç içiyle güçlü güçlü vurdu…

Kabilenin kadınları, adamlarını ava yollarken sırtlarına üç kere güçlü şekilde vururmuş. Anlamı ise, “Gözün arakada kalmasın”

Büyük Anne, onların bu haline huzurlu bir tebessümle baktı. Üzerine düşen son vazifeyi yerine getirmiş gibi…

Adam da huzur ve güvenle koyuldu yoluna. Ancak içinde her zamankinden farklı bir coşkuyla.

Artık avlanırken düşünmesi gereken biri daha vardı; Hayatının Yarısı…

_

Eğer bu yazıyı ve içindeki hakikati hissettiyseniz, daha nicesine ulaşması için paylaşın. Selametle…

Papatyalara baktı güzel kadın ve… (4. Bölüm: Sarıl..!)


“Hiç istifini bozmadı.. ben de öyle…

O, göğsümde, duyduğum huzuru kokluyordu; ben ise sağ omuzundan arkasına aldığım örgüsünü tek tek çözerken her boğumundan çıkan papatyadaki onu ve vadiden gelen günün sürpüntüsünü…

Örgülerini çözdüm…

Çözüşüm masaj gibi mi geldi bilmiyorum, soluğu uyur gibiydi. Sakinliği belli. O da severdi ben gibi, saçıyla oynamasını…

Hafif hafif, başının tepesinden sırtına doğru sallaya sallaya açtığım saçları kabardı.

Akşam çisesi bastırmıştı. Yükselen basınçla kokular daha da belirginleşmişti. Hemen çenemin altındaki başından da o koku yükseliyordu. Tenimin uyduğu o koku.. ten uyumu…

Sol göğsüme yaslanan başı hiç istifini bozmuyordu. Sağ ve sol kürek kemiğimdeki avuçları, belime inmiş, parmaklarını birbirine kenetlemişti. Yerini sağlama almıştı…

Birbirimize dayanmıştık. Birbirini destekleyen ama güç kullanmadan ayakta duran bedenler.. ayaktalar…”

O sıra Adam, vadide yanan ilk hanenin ışığına gözleri dalmış, zihninde kıymete değer bir güne gitmişti:

“Burayı temizleyelim de, papatya dikelim. Su içerken kokuları vurur burnumuza, belki her orada bulunduğumuzda, evladın başını okşar gibi, birer avuç su serperiz diplerine.. ihtiyacı olmasa da, varlığımızın kanıtı olarak…

Hem, sen vadiyi izlerken onlara da bakarsın.. seversin güzeli, güzel görmeyi, bakmayı…” demişti Kadın, vadiye bakan ve kendi topraklarının üzerinde, su ihtiyacı olanın ihtiyacını karşılasın diye duran musluğun yanındaki çeşitli otlarla çevrili ufak toprak parçasını, gözlerini normalden fazla açarak ve kafasını boynundan hafif bir hareketle ileri götürüp işaretleyici bakışlarla göstererek…

O vadinin, Adam için kıymeti vardı. Her dağa çıktığında, topraklarına ilk ulaştığı yerde onu karşılayan o vadiydi. Önce derinine bakar, derin derin koklar ve yoluna devam ederdi. Kadın bunu, Adam’ın oradaki halindeki farklılığı sezerek anlamıştı. Herşeyi açıkça söylemeye gerek yok çokça. Hislerine kavuşan, hisseder…

Kadın’ın da içinden, papatya dikmek gelmişti. Aslında içinden gelmesi de ayrı bir hikaye!

-Adam, papatya görünce; minik ellerinde annesinin gülen gözlerine uzanan papatyaları görüyordu.. ve dahası tabii bu hikayede…-

Kadın da düşünmüştü ki: “Huzuru bol olsun…”

Adam, “Bana yardım et de, beraber dikelim!” dedi Kadın’a. Anısı olan şeyleri severdi Adam. Papatya isteğinin nedenini anlamış, bu huzurlu anıya Kadın’ı da dahil etmişti…

Kadın, resim çizmeyi severdi ve çokça da çizerdi. Daha önceleri derin bir zihinden, hayal gücünün ötesinden berisinden çizerdi. Bir zaman geldi işte, Adam’la yolları kesişti, O’nu yaşadı. Yaşayınca, en güzel kurgunun yaşadıkları hayat olduğunu O da hissetti, inandı…

Adam’dan beri en güzel kurgu, yaşadığı hayattı.. O’na dokunan hayatlardı…

O gün de yaptıklarını; Adam’ın O’nun için yaptığı, vadiyi seyrederken çizim yapabileceği, kendinin de hemen yanında el işleriyle uğraşabileceği camekan atölyede çizimine yansıtacaktı. Etkilendiği her anda yaptığı gibi…

O gün de yansıtacağı aslında, aralarındaki en büyük bağdı. İkisinin de elleri topraktı. Aralarındaki bağı sağlayan, özün parçasındandı.Toğrağa dokunmak, birbirlerine dokunmaktı…

Adam, toprağın üzerindeki çeşitli otları temizliyordu. Bir yandan da tanıdıklarını Kadın’a anlatıyordu…

Kadın da, narin ve hafif pembe rengi avuç içlerini önce toprağa değdirdi.. bir ürperdi, akışı hissetti. İstemsizdi tabi başını göğe kaldırması ve olduğu andan bir an için sıyrılması.. artık bağlanmıştı.. artık birbirlerine özden dokunmuşlardı, hakikatin ürpertisiyle…

-Bu dokunuş aslında bir başlangıçtı. Yılların nasıl geçtiğini anlamadığı bir günde, işin yorgunluğuyla dinlenirken avuçlarındaki o narinliğin yok olduğunu farkettiğinde aldırış etmemişti. Hala o narin avuçların içini öpen bir Adam vardı hayatında. Narin Adam.. toprak kokan elleri severdi. Sevgisini ise göstermekten geri durmazdı…-

Sonrasında parmak uçları, Adam’ınkileri taklit ediyor, otları temizliyordu. Bildik bir iş gibiydi. Ardından Adam, elinde kazmayla, toprağın dibini üstüne, üstünü dibine getirdi. Tabirle, pamuk hâline büründürdü. Dikmek için en güzel hâle…

Sonra, Kadın’ı yanına aldı ve düştüler yola. Adam’ın hemen sol arka çaprazında, hafif bir uzaklıktan takip ediyordu. Adam, bir yandan çevrede anımsadıklarını ve onlarla olan yaşanmışlıklarını anlatıyordu. Bu süreç, hızlı çekim ama çok şeyi anlatan bir kısa film gibiydi…

Etrafta gördükleri papatya türlerini köklerinden koparıp alıyorlardı.. çeşit çeşit…

Bir ara Adam, sadece kendi soluğuyla başbaşa kaldığını hissettiğinde, çömeldiği yerde arkasına döndü.

Kadın, sessizce elini uzatmış ve uzaktan Adam’ın yüzünü kapatıyordu. Adam, bu duruma tebessüm ederek anlamaya çalıştı ve “Ne oldu?” diye sordu. Kadın ise esprili bir ağızla, “Işığın gözümü alıyor” dedi, ardından avucunun içi Adam’a dönük elini indirdi, gerçekten ışıktan kamaşmış gibi gözlerini kısarak…

Sonra ise, O’na en yakışanı yaptı. Koca koca güldü, gözleri her gülüşünde olduğu gibi kısıldı, gülüşünün hatırası olacak göz kenarındaki kırışıklıklar da belirginleşti. Adam, olduğu yerden huzurla sevdi Kadın’ı.. çok sevdi. Adam’da ki koca bir kahkaha değildi.

Nasıl desem..?

Hani şükür ettiren birşeylerle devamlı karşılaşırız ya; farkedebilirsek tabi; aynı ona olan tebessümle yaklaştı Kadın’ın varlığına. Gözleri hafif dolu, mutlu ve huzurlu bakış birlikteliğiyle.. kısa süre de olsa gözleri göğe kayarak…

Her ikisi de, tebessümlerini yitirmeden, ellerinde çeşitli papatyalarıyla girdiler dönüş yoluna. Etraflarını dokunarak izlemeye devam ediyorlardı, gözler fıldır fıldır, arayış içinde tabii…

Suyun yanına geldiklerinde Kadın, açtı kollarını ve gün batımının son kendine has renk tonlarını yanına alan vadiye doğru, saçları rüzgarda hafifçe sola doğru salınırken ve Adam’ın solundaki varlığının da hissiyle, “Kainata bak! Sanatı başka yerde arama!” diyerek sarıldı dağlara, vadiye, dünyaya; tüm aleme, sadece kendi duyabileceği bir ses tonuyla…

O’nu bulan neyi kaybetmiştir ki, değil mi..?

“Dikelim artık!”

Adam, seslenişini hemen aldırış eden Kadın’a bir kaç tanesini dikerek, nasıl dikileceğini göstedi. Gerisi Kadın’a aitti…

-Adam da birini iş yaparken seyretmeyi çok severdi. Sanki seyrederken kendi yapıyormuş gibi olurdu. Öyle tatlı bir hissiyat…-

Öylece geçti karşısına ve Kadın’ın işleyişini izledi. Her dikişinde Adam’ın gözlerine bakarak aldığı onayla daha da tecrübe kazandı. Elleri yatkınlaştı. Bunu görmek güzeldi…

Her dikişi severek oldu.. Adam da sevdi her dikişini ve bitti işi. Ellerini burnuna götürdü. Kokladığında gayri ihtiyari gözleri kapandı; başı, koklarken ki yukarı kalkışı yerine getirdi ve bir ürperme aldı tenini. İçten geldi ve sardı. İşte hissetmenin özüne değindi. Ürperdi.. O’na dokundu.. ellerindeki toprakla ve kokusuyla…

Koklarken tat alan tebessümü Adam’a da uzattı. Avucunu burnuna dayadı. Toprakla Kadın’ı kokladı. Unutamayacağı ilk koku.. hep anımsayacağı ve anımsatacağı. Toprakla fazlaca haşır neşir olan Adam, Kadın’ı her an anımsatacak ânı yaşamıştı işte…

Kadın, avucu Adam’ın yüzündeki hali, zihnine huzurla kaydetti. Bu ânı, resmedilecek en güzel kurguyu, hisli temâsı…

Adam’ın dalmış gözlerini ve zihnini geri getiren avuç içi oldu. Hissetmiş gibi Kadın, içinden geldiği gibi sağ elinin avuç içini dayamıştı Adam’ın burnuna. Adam, tek, derin ve uzun solukla, iç çekerek kokladı ve sevdiği o yeri.. ve yine severek öptü. Göğsünde hiç istifini bozmayan Kadın’ın avucuna gelen öpücükle yüzünde beliren mesajı alır tebessümünü Adam, yine göğsündeki o güzel gülüşe ulaşan yüz kaslarının hareketliliğinden anlamıştı.

Kadın, Adam’ın burnundan çektiği avucunu da alarak her iki avucuyla sırtından yukarıya kürek kemiğine doğru yollandı, kendine daha da yakınlaştırdı Adam’ı ve..

“Sarıl..!” diye mırıldandı yarım ağızla…

Adam ise, doladığı kollarının istifini bozmadan, daha da göğsüne bastırarak, çenesinin altında göğsüne yaslanmış kulağına söylendi, Kadın’ın duyunca güven ve güç hissedeceği bir ses tonuyla: “Hiç bırakmadım ki..!”

Kamer AYGÜN

Bir Vesile Daha: “Darbe Girişimi”

​Neler yaşadık?

Ne yaşamadık ki?

Bunları bir de ben dillendirince ne halkın duyarlısı olacağım, ne de birşeyler çözülecek!

Ama içim kaynıyor. Olayların sıcak yaşantısı buna sebep. Uzakta değil, tam da içinde…

En başından şu âna kadar, pek çoğuna vâkıf olduğum sürecin olmadığım kısmını dillendiremem. Çünkü duyduğuma inanmam, gördüğümün yarısına inanırım, yaşadığımın ise tamamına…

Yarısından bahsedecek çok şeyim var. Bir kanıt sunup inandırmak için değil, sadece konuşmaya ihtiyaç duydum…

Yaşananlar, süreci ve sonuçları.. bunların gerçekliğinin sorgulanması ve tam tersi gerçek olduğunun bağrılması.. sürecin gerçekleşme aşamaları, gerçekleşirken şahit olunanlar, sonuçları; göğüs kabartısı ve yürek burkuntusu…

Hiçbirşeyden haberi olmayan insanlar, fazlasıyla haberi olanlar.. bilerek ve isteyerek zarar verenler, bilmediğinden geri durup teslim olanlar.. tüm bunların ağır sonuçları ve yürek ferahlatmaya destek çıkarımları…

Herşeyin düzmece olduğu iddiaları, fazlasıyla gerçek yaşanılanlar, fazlasıyla yalan yayılan haberler(!), bunlara inanan insanlar ve akabinde dünyaları kurtaracak söylemleri(!)

Ben, o helikopterden inen mermilerin hedefinde değildim. Ancak o mermilerin isabet ettiği insanların kanına şahitlik ettim. Yaşamadım ama gördüm. Benim için inanma oranı yüksek. Okumadım yada duymadım.. gördüm ve hissettim…

Yan komşumun 3 arkadaşı boğaz köprüsünde vefat etti. Tankların insanların üzerinden geçerek ilerlediğini de aramızdaki konuşmada dillendirdi. Boğaz köprüsündeki askerlerin gördüğü muamelenin nedenini az çok gözlerinden görebiliyordum. Morali bozuktu, moralimiz bozuk. Bu denilenlere inanılmayabilir. İnanılsın diye de değil. Bulunduğumuz ortamın psikolojisi bu ve verilen tepkilerin ölçüsünü de bu psikolojiyle ayarlayan insanları da düşünelim ve dahası tabi…

Tüm dahası olayların üzerine gerçekliği sorgulanacak ve kanıt sunulamayacak onca haber yayılıyor. Bunlara inanılıyor ve tavır alınıyor. Karşı beri geçiliyor yada yandaş oluyor. Yine bir taraf olmaya zorlanıyor…

Hepsi bir yanda olsun. En gerçeğine gelelim. Vefat eden o insanlar! Gerçekten hayatları bu dünya için son buldu. Bunu nedensiz yaşamadılar. İnandık ve sonuçları onlara daha fazla etki etti.. ama o anlık. Sonuçlar devam ediyor. Geride kalanlar için sonuçlar daha da etkili!

Düşünsene!

Günlük yaşamının seyrindesin. Akşam oluyor ve bir haber geliyor. Sonra buna karşı geliyorsun ve hayatın ummadığın ama göze aldığın şekilde son buluyor. Birşey biliyorum ve ona inanarak yaşıyorum: “Bir insanın ölümü, doğduğu gün yazılmıştır”

O vefat edenlerin yazılmışlığı bu günde miydi?

Bana göre öyleydi. Bir hiç uğruna mı?

Hiç birşey nedensiz değildir. Asıl bundan sonra başladı…

Birşeyler değişsin istendi, sonra büyük bir taraf bunu istemedi, karşı çıktı ve değişmesini istemediği kısım değişmedi ama.. ama çok şey değişti…

Daha önce bunu dillendirsek, hayal gibi kalır ve çok da gözde büyütülmezdi.

Yaşanınca öyle değil ama…

İşte yaşananlarla değişenler var! Hani nedensiz değil ya yaşananlar.. işte çıkarılacak bir sürü nedenler:

Devamlı dillenen kısımlara değinmeyeceğim. Değişimin başladığı yapı taşına geleceğim, toplumun yapı taşına, bana!

Neleri değiştireceğim peki?

Nedir yapmam gereken?

Bu dünyadaki görevlerini tamamlayıp, birçok ders veren, yok olan hayatların etkisiyle neler değişecek?

Zaten yapmaya çalıştığım pek çok şey

●İnsani değerlerimde asli iyileştirme,

●Aklı başında ve doğru kararlar verecek sağlam bir bilinç,

●Tam desteklenmiş doğru inanç,

●En yüksek potansiyelde bir donanım,

●Birlik beraberliğe her an hazır bir iletişim,

●Güçlü ve ılımlı bir psikoloji,

●Yeri geldiğinde, gelen o kudretli gücü, doğru kullandıracak bir sakinlik,

●Duyduklarıyla değil, gördüğüyle ve yaşadıklarıyla orantılı karar verme gücü,

●Çözümsüz sözler, konuşmalar değil; çözümlü uygulamalar sağlayacak destekli davranışlar,

●Ayrım yapmayan ama doğru ayrımı da kaçırmayan bir bilinç,

●Üzüntüsünü yaşayan ancak üzüntüyle yok olmayan, daha güçlü ayaklanan ve daha iyiye ulaşmaya gayreti olan daimi kudrete kavuşan ve bu kudreti bırakmamak için gayret gösteren,

●Her ne olursa olsun, herşeyin zamanı geldiği için yaşandığını bilen ve bunları göz ardı etmeden, her an yok olabileceği bilinciyle yaşamını süren bir insan olmam gerekmiyor mu?

Bir an için yaşananlara ve sonuçlarına daldım. Kendime baktığımda bu durgun ve solgun halimin beni yok edeceğini hissettim. Ama yok olmadım. Benim yok olma zamanım değildi. Bu bilince ulaşmamın da vakti vardı ve geldi…

Göz ardı edilemeyecek yaşantılara şahitlik etsem de onlarla kalamazdım. Yaşananlar bir değişim içindi. Gelen düşünceler de öyle.. ve değişim başladı…

Rahmetle anacağım o insanlar, kızgınlığımı körükleyecek diğer insanlar, bir çok algı yaratarak önce kendini sonra ortalığı velveleye veren diğer insanlar.. işte tüm bunların bana olan etkisiyle olduğum yerde kalmayacağım. Bunları kalmam için değil, ilerlemem için yaşadım…

İçimde burukluk, kızgınlık, şaşkınlık, öfke, hayret, telaş ve dahasını yaşayarak, ümitle tüm bu olanların dersine vakıf olarak ilerlemem ve değişen toplumun sağlam bir yapı taşı olmam gerektiğini düşündüm. Ben iyiysem herkes iyi olabilir. Ben iyi olmazsam, herkese hiçbir faydam da olmaz!

Geri getiremeyeceğim pek çok şey var. Benim elimden, hatta kimsenin elinden gelmeyen şeyler. Tüm bunların devamlı içine girip, çıkmazlarda çıkış aramamın yanlış olduğunu düşünerek, geri gelmeyecek olan geçmişi kabullenip, doğru olan bilince bir an önce kavuşarak, yaşanılanların his, deneyim ve tecrübesine dayanarak ilerlemeliyim. Unutmayacağım ama içine de kendimi gömüp kalmayacağım. Değişime en doğru katkıyı vermek için, kendimle başlıyorum. Bunca yaşanılanın verdiği hisler, duygular ve bakışlar nedensiz değil. Bunları irdeleyecek ve yaşayarak dillendirmeye çalışacağım. Yani değişimimi sözde bırakmayacak, elimden ve gönlümden geldikçe yaşatacağım. Gözlerimin ve gönlümün dolarak yaşadığım bu topraklarımı seviyorum ve bu toprakları iyi etmek için de, atmam gereken adımların en sağlam olması gerektiğine inanıyorum. Bunca zaman bir faydası olsun diye çaba gösterdim, paylaşarak. Bunun etkilerine de şahit oldum. Bu etkiyi arttırmak ve gelişimimin bir fayda sağlaması için elimden ve gönlümden gelenleri yapmaya devam edeceğim. Her türlü desteğe ihtiyacım var ve  her türlü desteği vermek için de bir çabam var. Çünkü biz toplumuz. Biz birlikte varız ve birlikte yok olacağız. İlerlememiz de birliğimizle. En doğru ilerleyişe ortak olmak için, birliğimiz ve desteğimiz daim olsun…

Tüm bu süreçte yaşananlar bir oyun dahi olsa, gerçek olan birşey var!

“BİZ GERÇEKTEN BİR OLABİLDİK!”

İşte inancımı destekleyen bu güç!

Ümidimi destekleyen büyük güç!

Bu bir oyun dahi olsa(ki bu sadece bir misal), oyuna verilen karşılık gerçekti. Biz gerçektik. Bu millet gerçekti!

Tüm birliğimiz daim olsun!

Sözde kalmasın diye çabamı, bu birliği sağlayacak unsurlara yönelterek ve önce kendimi, sonra da çevremi geliştirerek göstereceğim. Ben değişince, biz de değişeceğiz!

Değişimimiz hayır olsun ve yolu açık olsun…

Süre Kısa, Etkisi Devasa: “Ege Yaşamı”

5 Temmuz 2016

Salı

Manisa

İzmir’e giden yolda durduğumuzda, Spil dağını karşıma aldım ve bir süre seyrettim. Askerlik dönemimin acemilik sayılan kısmını orada yaşamıştım. İlk aklıma gelen de dışarıdaki muslukta dişlerimi fırçalarken dağın tepesinden yükselen Ay’ı seyredip güç alışlarım geldi.  Tatlı tatlı geldi. Seyri güzel, hissi de güzeldi.. ve devam etti yol. İzmir’e ulaştık ve uzun yıllar görmediğim insanlarla bir araya geldim.. anıları olan…

—–

İzmir

Hiç bilmediğiniz bir ortamda nasıl davranırsınız? Birçok cevabı vardır elbet. Ben girdiğim ve bilmediğim bu ortamda tam anlamıyla kendimdim. Çünkü karşımdaki insanlar da kendiydi. Kurgu yok, samimiyetsizlik yok. Tam anlamıyla birbirimizi gördük diyebilirim. Böyle ortamları yaşamak çok da nasip olmuyor. Ama nasip işte, ummadık yerden çıkıyor…

Biraz sohbetin ardından Karacaağaç’a çiftlik yada köy evleri sayılabilecek bir araziye gittik, tam benlik…

Geldiğim gibi bir sürü meyve yedim; dut, erik, elma, karaüzüm, çilek. Çeşit çeşit gül kokladım, ikindi gülünün içimdeki yerine dokundum; biberiyenin, rezenenin aromasını tattım, bir sürü kedi sevdim(biri Van kedisi), peygamber devesiyle az da olsa vakit geçirdik.. ve dahası içe iyi gelenler…

Yemeğin ardından yediğim sıcağın da etkisiyle oturduğum yerde zor durdum. Dayanamayıp yattım. Tam bir saat kesintisiz uyudum. Şifa gibi geldi, gce uykusuz geçen yolculuğun ardından. Bünyeyi alıştırmadığım için otobüste uyuyamadım. Öyle yada böyle geçti işte, gerisinde yorgunluğu…

Akşam üstü karanlığın gelişiyle serinledi heryer. Sert rüzgarların tadına bakmak zevkliydi büyük dutların altında…

Bahçedeki biberiyelerden kaynattım. Aromatik bir çay ile de geceye giriş yaptık. Etrafımdan birşeyler tüketmenin hissi de bambaşka…

Bir sakinlik var içimde. Birşey yapmamak da birşey yapmak gibi geliyor ve iyi hissettiriyor. Birşey yapmadan bile duyular aktif. Yani yapmıyor sanarken fazlasıyla yapıyor oluyorsun…

Serin ve kendine has kokulu esinti, cırcır ve çekirge sesleri, tam bir karanlık ve şimdi başlayan yatsı ezanı…

İzmir, Karacaağaç’tayım. Gerisi için bir planım yok…

Tam da son verdikten sonra yazmaya, karar verdik yatmaya. Ama içim doluydu. Boşalsın istedim, yollandım bahçeye. Önce ağaçlara sarıldım, dallarını göğsüme dayayıp sevdim. Göğsüme dayadığımda bir akım oldu. Anlatamam elbet nasıldı diye. Oldu işte. Sevgi diyelim bu akıma. Sevildiklerini hissettiler…

Sonra yürüdüm. Gittim geldim, az ışığın olduğu yerde yakınlaşan yıldızların altında. Anlattım çok şey. Hemde fazla şey. Bir rahatladım anlattıkça, bir de serin esintiyle…

Gevşemiş gibi girdim yatağa. Anında uyumuş gitmişim…

6 Temmuz 2016

Çarşamba

İzmir/Karacaağaç

Cırcır ve horoz sesleriyle açılan gözler…

İzmir’de olsam da, bir köyde olmak güzel. Nasip işte, insan sevdiğine ne olursa olsun kavuşuyor. Erken yada geç, aslında zamanında…

Bayramın ikinci günü. Yanlarında bulunduğumuz akrabalarımızın vefat eden yakınlarını, mezarlığı ziyarete gittik. Tanımadığım insanlardı, geç de olsa tanıdım. Hatta sevdim de…

Biri annemin çocukluk arkadaşıydı. Sevgimi ise onun mezarlığın başından kalkarken gözlerinin dolmasıyla kazandım. Artık sevdiğim bir insanın orada olduğunu biliyordum. Bir teyzem.. ruhu şâd olsun…

Görmeden sevmenin, gördürecek hissi verenler sayesinde olduğunu öğrendim. Yada biliyordum da pekiştirdim…

Ardından Şahin Tepesine çıktık. Seyri sevilen bir tepe, ancak buraya göre güzel. Göreceli güzel. Ne desem yavan kalır. Ama denizin varlığı, yükseklik ve esen şiddetli rüzgar güzeldi. Güzelliği de iyi hissetirmesiydi…

Devasa Mevlana heykelinin olduğu bir tepeye çıktık sonra. Bu şehri kucaklar gibiydi. Acaba şehir mevlanayı kucaklıyor muydu yada şöyle diyeyim; Mevlana’nın aşk dediğini dünyevilikten kurtarabilmiş mi, hakikati bulabilmiş mi..? Bu soruların cevabına, burada geçirdiğim süre zarfında içim rahat bir cevap veremem…

Biraz turistik yerlerinde, biraz sokaklarında kısa vakitler geçirdik. Beni kendine çeken birşeyle karşılaşmadım. At çifliği, köyü, belki denizi hariç. Her insanın etilenişi farklı. Etki alanımın dışında olması da benim için anlamlı. Başkası için değil elbette. Yani benim için yaşanılır bir şehir mi diye sorulduğunda ki soruldu, bir şehirde yaşayacaksam hakkını veririm, doğduğum şehirde, İstanbul’da yaşarım zaten. Ama bir şehir yaşamını, getirilerinden çok götürülerinin hayat kalitemi etkileyeceğinden dolayı pek düşünmüyorum. Düşünmemem bir yana, bir de mecburiyetler olabiliyor. Bunlar sadece his ve fikir. Ne yaşayacağız, yaşadıkça göreceğiz…

Gece eve geldik. Aile büyüğü de evdeydi. Bir yandan birşeyler atıştırdık, bir yandan da eskileri yâd ettik. Ama benim için hepsi yeniydi. Çünkü tanımadığım akrabalarımdı…

Aile büyüğü teyzemizin eşinden konu açıldı. Teziymiş zamanında. Oldukça becerikli ve hareketliymiş, “Aynı senin gibi, yerinde durmazdı Hacı” diye de ekledi. Hoşuma gitti. Benim atam sayılır ve atamdan bir yan almak yani bir parça taşımak güzel bir enerji verdi. Sonra aklına geldi; eşi, namaz takkesi dikermiş. Vefatından evvel de dikmiş, her kafaya uygun şekilde, poşetleyip bir çantaya istiflemiş. Dağıtırmış zamanında. “Sana da vereyim” dedi. Bunu dediği anda hissettiklerimi anlatamam işte. Çünkü bir sürecin sonunda yaşadığım duygu yoğunluğunun üzerine geldi. Fazla anlamlıydı…

Uzun zamandır bir takke istiyordum. Farklı ve sadece benim olacak. Yıllarca kullanacağım ve nasipse olacak torunlarımın, “Dedemin yıllarca taktığı takkeydi” diyeceği bir anı bırakacaktım. Ya ben dikecektim ya da diktirecektim. Zamana bırakmıştım. Az da olsa dikiş bilgimle deneyecektim de…

İşte nasip beni nerede buldu. Önce eşinden bahsettik, andık ve sevdik. Final ise harikaydı. Gözlerim sevinçle doldu. Sevdiğim ve hayatta olmayan bir insanın emeğini taşıyacaktım. Pek çok şeyden fazla anlamlı…

Bu ânı unutmam herhalde. Her taktıkça rahmet verecek olma düşüncesine de kapıldım. Bir insanın yok olduktan sonraki etkisine, hala sevindirişine.. bizlere de bu etkiler nasip olsun…

Sonra annemin vefat eden çocukluk arkadaşının tesbihini verdiler bana. Yine bir duyguyla aldım. Annemin gözlerinin doluluğuyla sevdiğim insanın anısını yanıma aldım. Bunlar bir işaret.. beni bir yere götürecek.. hayır olsun sonu…

Ve ikinci günün sonu! Yorgunum ve mutluyum. Evimden farksız bir yuvanın içinde, huzurla uyuyabilirim.. güvenle…
7 Temmuz 2016

Perşembe

İzmir

Gece geç de olsa uyuyabildim. Düzen pek kalmıyor. Pek de aranmıyor. Arada anlık değişimler farklı tepkilerle yolundaki değişimlere vesile olabiliyor…

İzmir’den ayrılıyoruz.

İzmir’i sevdim mi?

İçindeki insanlar olduktan sonra severim. Evimden farksızlıkla ayrıldığım o insanlar olduktan sonra sevmek için bir sürü nedenim var.

Derler ki; “İnsanın evi, sevildiği yerdir”. Evimizden ayrıldık işte, daha ne diyeyim.

Farklı kişilikler, düşünceler, heyecanlar ve ortak bir payda. Paydamız ise sevgi elbet. Hiç bölünemeyen koca bir payda, çoğalan…

(NOT/İçindeki fırtınayı dindiren, içine gömen, içinde yaşayan: “Gözlerin anlattığı”)

Dillendirmediğim kazanımlarımı da aldım, başka insanlara, başka yaşanmışlıklara yollandım…

Pek alakası olmayan birkaç düşünce paylaşmak istiyorum. Bir evi huzur yeri yapmak, yaşanılır kılmak tek insana bakmamalı. Bakabilir elbet ancak o insanın hayatını adamasına sebeptir. Anneannemin huzurla geçmişini yâd etmesini isterim mesela. Ancak hala daha hakim olmaya, iyi etmeye, kolaylaştırmaya çalışıyor hayatları. Nasıl yaşadıysa geçmişini, aynı devam ediyor. Etmemesi için yapılacak şeyler var elbet. Etrafındaki insanların üzerine düşeni yapması gibi. Her hayatta aynı değil mi? Neden bir kişi yüklensin çoğulları, neden sırtının kamburunu belirginleştirsin? Asıl insan kamburları iyi etmeli. Herkes üzerine düşeni yaptıktan sonra düzelir ancak öyle değil mi? Omuz omuza verince kambur mu kalır? Kalmaz diyeyim, yine de çözümün imkanının kısıtını kaldırmayı ümit ederek…

Yolculuğa çıkmadan önce sevdiğim bir büyüğümün dilinden döküldü, ona da başkasından: “Herkesi yüklenemezsin. Onları da Allah yarattı. Bırak da, O düşünsün. Onları yaratan…”

Belli bir yetişmeyle geldim. Hamurunda fazlasıyla fedakarlık vardı. Sonra farkındalık da eklendi. O da körü körüne fedakarlıkta temkinli hale getirdi. Herkesi yüklenmek ve iyi etmek istesem de, tecrübe ettiğim birşey de var. Herkesin güçlenmesi gerek. Deneyimleyerek. Eli ayağı olmadan sadece yolu göstererek destek olmayı tercih ettim ben de. Tabi hamurun mayasını bozmak kolay değil. İyi gelen kısımları koruyup iyi gelmeyenleri egale etmek kolay değil. Biz de kolay diye yaşamıyoruz zaten. Ne gelirse onu yaşıyoruz.

Velhasıl, herşeyi kontrol edemeyiz. O kudret bizi Yaradan’da. Biz ancak kendimizi iyi edersek iyi oluruz.

Anneannem kendinin iyi olmasını, başkasının iyi olmasına bağlamış. Fedakar ve kudretli kadınlar…

Bayramın ilk günü aradığımda, “Şimdi yukarıdan inecektin yanıma” dedi. Gözlerinin o sevgiyle doluluğuna ne hissettiğim anlatsam, bu dünyadan gelmez herhalde bana da. Seni sevdiğini, “Seviyorum!” diyerek değil, daha güçlü ve içine en sağlam hislerle yer ettiren bildiren sözler, davranışlar, bakışlar…

Birlik ve beraberliği seviyorum. Bunu tek başıma sağlayamam. Bu birliğin her bir bireyi de sevmeli ve istemeli. İşte ben, o insanları arıyorum. Buluyorum ve bağlıyorum. En sağlam his ve duyguyla, onlarla oluyorum, çabalıyorum. Bu birlik bizi hak olana götürecek biliyorum. Bunu bildiğim için de haddim kadarı fedakarlıkla ilerlememde bir sorun görmüyorum. Tek isteğim karşılıksızlık. Karşılık beklemeden, içten geleni yaşayalım. İnancımız, değerlerimiz ve bit başka insanın özgürlüğünü zedelemeden…

Biraz farklı bir kısma geçtim anlatırken. Ancak bu, yazıda farklı. Şu anda yaşamımın tam içinde bu düşünceler. Olduğu gibi, geliştiği gibi de paylaşıyorum işte…

Denizli’ yolundayız annemle. Sakince ve sevgi dolu ilerliyoruz…

Denizli

Uzun süren tren yolculuğundan sonra yüze buhar vuran bir yere indik. Tabii ki etkiliydi. “İzmir iyiyidi” dedirtti ama gereksiz bir deyişti…

Aile dostlarımıza gelmiştik. Bir süre onları gördük, sohbet ettik. Ne de iyi ettik. Bu birlik hallerini çok seviyorum…

Harika bir konumdaydı evleri. Tam dağın eteğinde, ferah bir yer. Evin bir yanı koca sıra dağlara bakıyordu, yemyeşil. Akşama doğru gelen bulutlar, gürleyen gökle birlikte; beklediğim, aslında çok istediğim o ferahlık da geliyor gibiydi. Serinlik arttı. Artınca da biraz hareket edelim dedik. Havası bol bir ormana geçtik. Bir süre sonra da artan gök gürültüsü ve bulutlanma ile anında ıslatan bir yağmur başladı. Vücudumun ihtiyacı vardı. Nasıl bir ferahlık anlatamam. Gözlerimi kapadım, yüzümü kaldırdım, kollarımı açıp kucakladım yağanı. Sevgiyle tebessümü ve içten gelen sesleri de dışarı vurarak…

Hani İzmir’i sevme nedenimi söylemiştim, orada yaşayan sevdiklerim diye. Denizli’de de aynısı var ama fazladan bu güzel ortamın olması, yaşanabilir sözünü dillendirmeme vesile oldu. Sislenen dağın eteğinde, ferah ve seyrek evler, şehrin sesinden uzak, yaşanılırlığı yüksek. Sakinlik, dinginlik ve bana göre hayat kalitesini biraz daha yükseltmek isteyen için güzel. Benim için yeterli değil ama kanaat ettirecektir…

Yanlarında bulunduğumuz ailenin, iki de güzel evlatları var. Bunların nesilden bazı farklı yanları var. Yetiştirilmede tam olduğunu düşünmesem de, yüksek düzeyde bir bilinçle emek harcayan ebeveynler…

Çocukların anlattıklarını dinlerken, birinin onlara en detaylı şekilde anlattığı ve ilgilendiği seziliyor. İlgi ve alaka. Bunun dozunu güzel ayarlamaya özen gösterdikleri belli. Bir çocuk yetiştirirken çocuk yetiştirme tecrübesinden önce çocukluk dönemlerine gidip nasıl yetiştirilmek istediğini sorduğunda alacağın cevap sana yol gösterecektir, bunu kısmen denedim ve uyguladığım da oldu. En büyük tecrübe geçmişinde. Anımsayabildiğin ve farkedebildiğin sürece…

Burada birlikte vakit geçirdiğim bu çocuklar, bazı duygularımı tetiklemedi değil. Herşey bir süreç. Tetikliyor işte. Birer birer vesileler, yolumuzu çiziyor. Evlat koklamak, benim olmasa dahi, güzeldi…

Bu süreç bir yana, bunları yaşarken aklıma gelenleri de paylaşmak istiyorum. 

Çocuk yetiştirirken bizlerde bir korkutma tepkisi oluyor. Bunun kalıcı sonuçlar doğurmadığı düşüncesindeyim. Çocukluğum korkarak değil de, sevdiğim için ve sevgiyi kaybetmemek için çaba göstererek geçerdi diye anımsıyorum.

Diğer yandan bir çocuğa tehdit vari konuşup, sadece sözde kalmak da iyi değil. Uyarının sonucunda devam eden çocuğa bir yaptırımda bulunulmazsa, çocuk bu durumu su istimal etmekten geri durmayacaktır.

Bir diğer yandan da, çocuğun duygularını bastırmayacaksın. Bunu çoğu ebeveyn yapar. Duyguları ve hisleri kısıtlar. Öyle yetişmiştir ve farkıda olmadığı için öyle de yetiştirir. Çocuk, doğduktan itibaren gerçektir, içtendir. İçinden nasıl gelirse öyle davranır, kurgusuz…

Eğer bu çocuğa duygularını bastırması için öğüt verirsek, baskılanmış ve zamanında yaşayamamış olarak yetişecek. Biraz eksik…

Yol bu değil. Baskılamak değil. O an yaşanılan duyguyu yaşayıp o anda bırakmalı çocuk. Baskılandıkça o duyguyu, belki o çaresizliği yanında taşıyacak. Toplumumuzdaki güven kırıklığının biraz da nedeni bu. Utanma, sıkılma, içine atma gibi…

Gerçekten de, çocuklar koca bir nesli oluşturuyor. Ekin gibiler. Neyi ektiysen o çıkıyor. Böyle eşsiz bir sorumluluğa giren her ebeveyn, dünya zevklerinden biraz sıyrılmış olması gerekiyor. Çünkü fedakarlık, tam da burada başlıyor…

Bu günü de, Denizli’de sonlandırdım. Sessiz, sakin ve hafif serin bir uykuya doğru gidiyorum…
8 Temmuz 2016

Cuma

Denizli

Derin ve huzurlu bir uykudan uyandım…

Birkaç gündür, hem yollarda hem de uykusuz geçen sürece kısa bir mola gibi geldi. Sessiz, sakin ve serin bir ortamda, tam dağların eteğinde, benim için huzuru başka bir yerde geçirdiğim gece, şifa gibi geldi. Güzel çocukların sesleriyle uyandım. Onun etkisi de vardır elbet…

Hazırlanıp, yine yollara düştüm. Bu bölgeye gelişimin nedenlerinin ilk kısmı için, Aydın’ın Karacasu beldesine doğru yollandım. Geçmiş zamanlarda askere gitmeden ve askerden geldikten sonra ziyaret etmiştim. Büyük bir ailem var orada. Askere tüm Karacasu beni ve orada yaşayan dostumu uğurlamıştı. Beni hiç tanımayan insanlar, pek çok yakınımdan daha da yakındı. Yerleri ayrıdır…

Karacasu/Nazilli/Aydın

Karacasu Sapağı

Dostuma ilk sarılışım,

Kardeşime sarılışım gibi…

Yanında müstakbel eşi de sarılan bizlere sarıldı. Sevilmek ve sevmenin bir tablosuydu. O an, Karacasu sapağındaki yaşanmışlık pek çok ânı kıskandıracak histeydi. Ama sonrası…

Kadınların saatlerce süren kısa hazırlanmaları(!) Ama iyi oldu. Hem Cuma vaktine rahat bir şekilde girmiş oldum. Her ne kadar tıklık tıklım bir camiyle karşılaşmasam da, olana şükür dedik. Az da olsa, birlikten kuvvet doğuyor… Hem de erkeklerin konuşacak pek şeyi vardı. Beklemek de fırsata dönüştü. Yine de bu süreçler güzel olsa da, benim bünyem hala hazır değil. Hazır olduğumda yada hiç hazır olmama gerek kalmayacak bir düşünceyle aile olma adımını atmış olabileceğimdir belki de. Bazı düşünceler, bu hazır olmama engel kısımlar. Gerek ve gereksizlik. Yaşamın hakikatine yöneldiğinde bu sınırı düşünmeye başlıyorsun işte. Erken yada geç diyemeyiz. Her insanın hazırlığı başkadır. Uzun uzadıya nedenlerin dizileceği bir konu. Hak arayışım yok. Ancak bir düşüncem var. Yapılan herşeyin bir hayrı olsun. Hayrın hakikatle olan bağlantısını doğru kurduğunda, gerek ve gereksizlik beliriyor işte. Mesela şu an bu satırları yazdığım ortam. Sesimi duyamadığım seste müzikli bir kına organizasyonu. Erkeklerin de katıldığı ve tabiri caizse dağıttığı. Bu bir eğlence, herkesin bir arada olduğu ve eğlendiği, güldüğü, deşarj olduğu…

İşte bu dediklerimin ikamesini sağlayabildiğim için, yani eğlenme yöntemim biraz daha farklı olduğu için, böyle ortamlarda bulunmak beni sadece sevdiklerimi gördüğüm için memnun ediyor. Vücudumu yoracaksam bile, bir faydası ve katkısı olması gerek hayatıma. Bir geceden ne olur ki? Ama son gecense çok şey olur. Velhasıl, gerekli görmediğim detayları yaşamak ve yaşatmak istemem. Usül ve yöntemlerim farklı diyelim yada benlik…

Neyse en son sarıldık, az da olsa birşeyler paylaştık ve aynen gidişata kapıldık. Düğün telaşı tabi. Bu telaş benim olmasa da, gömleğin birkaç iliğini çözdürecek cinstendi. Buna ya bir çözüm bulacağım yada bunda olmayacağım. Bazen fazla düşünmemek gerek yada zamanı gelince düşünmek. Bu sürecin içindeyken ne diyeceğimi pek bilemiyorum. Vakit ve nasip…

Evlerine geldim. Her gördüğümü zaten tanıyordum. Daha önce tanımadıkları insanı askere uğurladılar. Fazlasıyla tanıyorlardı yani. Dostumun babasıyla ilk karşılaşmamız…

Daha büyük bir sarılma olsaydı, sanırım öyle de sarılırdık.. uzun uzun…

Sevilmek ve sevmek işte!

Buraların adeti, buraya has. Kına öncesi kız tarafının yemeği ve akşamında kına. Düğün öncesi de erkek tarafının yemeği, evden kızı alma ve düğün.

Yemeklerinde Keşkek vardı. En merak ettiğim yemeklerden. Keçi eti ve buğdaydan yapılıyor. Bazıları damağımı bilmediği için kendi sevmeyişlerinden bahsettiler. Ancak yediğimde sevdim. Oldukça lezzetliydi. Keyif alarak yedim. Buralar, yani Karacasu Keşkekiyle de meşhurdur. Her sene belli tarihde kazan kazan keşkek kaynar. Denemek isteyenin aklında bulunsun…

Bugünün de sonuna geliyorum. Kına yerinde, bir sandalyede, etrafa bilmiyorum garip geliyor mu ama, olduğum yerde bir memnuniyet taşıyarak oturuyorum. Sevdiğim insanlarım yanında olmamın etkisidir belki de. Faydalı birşey yapayım dedim, düşüncelerimi not aldım. Bu süreçler bitince, son bir sarılıp vedalaştığımda anlamlı olacak herşey. Yaşanmasının vardır bir hayrı diyerek…
9 Temmuz 2016

Cumartesi

Karacasu/Nazilli/Aydın

Hafif sıcak da olsa, uzun süren yorgunluğun ardından geç vakitte yattığım yatak öyle rahattı ki…

Acelem yoktu ve uzun uzun, gevşeye gevşeye uyudum. Toparlanıp, konakladığım yerden çıktım. Konakladığım yeri de düğün sahipleri hazır etmiş. Sağolsunlar ince düşünceli insanlar. En ufak tereddüt duymadan huzurla konakladım…

Ardından Karacasu’nun merkezindeki camiye geldim. Oldukça eski ve güzel detaylara sahip bir cami. Bunlar yüzeysel tabi. Camiyi cami yapan, cemaati. İçindeki birliği, beraberliği ve bana göre en önemlisi de içinin boş kalmayışı. Cami canlılığı sever. Bereketi sever. Her yerde bunu yakalayamasam da, gerektiğinde sığınacak bir çatının olması ve tereddütsüz seni kabul etmesi güzel…

Erkek tarafının yemek verdiği kısıma geldim. Tüm bu beldenin insanları uğruyor, yiyor ve gidiyor. Bir yandan da tebrik ediyordu. Ben geç kaltığım için, direk oraya gittim ve yemeklerden yedim. Bir yandan da, dayanışma içinde sofraların temizlenmesi, yemeğin servis edilmesi gibi işlerle uğraşmak için. Ancak mideye giren ilk yemek, yağı fazla ve etli olunca, mide bir gari işlemeye başlıyor elbet. Neyse ki çabuk adapte oldum. Yemeklerde etli nohut, güveç, şehriye çorbası, helva, turşu ve Keşkek vardı. Lezzetlerine sözüm yok. Hepsi enfesti. Hele ki Keşkek, tam benim dağlarda çalışırken yiyebileceğim, performans arttırıcı besin…

Yedikten sonra, zamanında askere giderken bizi uğurlayan, sadece bir gecede bir bağ kurduğumuz insanlar geldi. Onlarla uzun ve derin muhabbete girdik. Her biri kıymetle, ilgiyle ve samimiyetle yaklaştı. Bir vesile işte, çoğunu buralarda görmek nasip oldu.

Masaların kurulması, toplanması işi derken oldukça hareketli bir gündüz yaşandı. Bir şekilde bu gündüzün gecesine ulaşmış olduk…

Düğünün yapıldığı yere ulaştık. Hemen ardımızdan, uzun zamandır görmediğim, hani bir insana sevgiyle bakarken gözlerin dolar, öyle sevdiğim bir insan ve ailesi geldi. Düğünü olan güzel kardeşimle ortak bir yanımız o da. Nasıl bir sarılmak…

Hiçbirşey değişmemiş de, bıraktığımız yerden devam gibi, aynı sıcak ve aynı samimiyet ama biraz daha fazla sevgiyle.. hasretlik etkiliyor tabi…

Ben düğün organizasyonlarında, mutlu olduklarını görmem ve yanlarında olduğumu göstermek için bulunurum. Gelmesem de bu böyledir ama kardeş başka birşey oluyor işte. Benim için zaman pek geçmez bu kadar oynak ortamlarda. Eğlence anlayışımı, mutluluk kavramımı bana göre normal ama farklı gelebilecek bir boyuta taşıdım. Ben, fayda sağladığımda, ürettiğimde, hareketimin bir işe yaradığını hissettiğimde eğlenip mutlu oluyorum. Bunun dışında eğlence diye sayılan pek çok şey, beni olduğum gibiliğin dışına çıkarıyor. İçtenliğimi kısıtlayan birşeylerden uzak kalmak istemem de gayet normal. Ancak yanlarında olmak için ve mutluluklarını yaşamak için mecburiyet gibi gözükse de, böyle bir fedakarlık yapmamda çok bir sıkıntı görmüyorum. Bu o anlık birşey. Bir daha geri gelmeyecek. Sırf bağlarımız güçlensin diye…

Belki de yanlıştır. Taviz vermemem gerekir. Bu bağları başka yollarla güçlendirebilirim. Ancak şu anlık bunun bir yolunu sağlayamayacağımdan, imkanı değerlendirdim. İyi ki de gelmişim ve bu ortamda bulunmuşum. Uzun zamandır görmediğim dostumla, uzun paylaşımlarda bulunduk. Ailesiyle de öyle. Bir parçam gelmiş de tamamlanmış gibi. Birliğimiz daim olsun diyeyim…

Yolları uzun olduğundan, biraz daha erken kalktılar. Son son araçlarına bindiler ve güçlenen yüreklerimizin güveniyle uğurladım onları yollarına…

Gece devam etti ve soğuğu da kendini gösterdi. Bir ara dişlerimi vuruyordum birbirine. Nasıl da işledi içime o soğuk, böyle sıcak bir iklimde hem de.. harikaydı yine de…

Düğün defteri hazırlamışlardı. Birkaç birşey yazılacaktı sayfalara, sevdiklerinden…

Birkaç kişi yazdı. Bazıları hazırlamış geldiler ve deftere geçtiler, bazıları da be yazacağım diyerek, uzun boşluklar bırakarak yer kapladı. Birşey yazmanın zorluğunu yıllardır yaşamıyorum ama onları anlayabiliyorum. Aslında pek zor yanı yok. Cümle kurmayı biliyoruz. Sadece bak o insanlara ve ne hissediyorsan yaz. İçinden geleni yaz. Ancak içinden geleni bastıran ve kalıplara giren bir insansan yada pek bir yaşanmışlığın yoksa o insanlarla, yazacak da birşey bulamazsın işte…

Sonra bana sordular “Hazır mı yazacakların? diye. Ben de “Hazır!” dedim. Sadece onları izlemem ve yaşanmışlıklara gitmem yetecekti. Yetti de…

En başından, o âna kadar…

Defteri işgal ederim diye tek sayfayı kullandım. Yetmedi ama yettirdim. Sanırım en son, çok da dolu değildi defter. Dahası da yazılırdı, yazabilirdim içimi…

Eğlenceleri bitti, son fotoğraflar ve son veda…

Konakladığımız yere geri döndük. Gerçekten yorgun ve bitkin bir şekilde girdim yatağa. Tüm o curcuna bitmişti. Ferahlamıştım ama yorgun.. kafa yorgun…
10 Temmuz 2016

Pazar

Denizli Yolu

Ege bölgesine gelmeme, aile düğünü vesile oldu. İzmir’de, uzun yıllardır görüp tanımadığım insanları gördüm ve hiçbir yabancılık çekmeden, en içten…

Ardından Denizli’ye geldim. Aile dostlarımızı görmek, oldukça uzun bir zaman üzerine, çocukluğumun bazı kısımlarının birlikte geçtiği, o güzel yüreğiyle hep iyi hissetiren ablamı, eşini ve o güzel çocuklarını gördüm. Onları görmek ve yaşamak güzeldi. Bir de geldiğim gün beni karşılayan yağmur vardı ki, dağları kaplayan siz, gökgürültü ve şimşek.. nasıl da ferahlatıcı…

Yine ardından Karacasu’ya doğru yollandım. Askere uğurlandığım ve daha gelmeden beni tanıyan ve seven insanların yanına. Bu üçüncü gelişimdi. Artık tanıdıktı. Dolanırken buradan gibiydim…

Karacasu sapağında indim ve evlenecek olan çifti bekledim, geldiler. Güzel kardeşime kocaman sarıldım. Daha büyüğü olsaydı, öyle de sarılırdım. İçinde yer etmek istersin ya insanı, aynen öyle. Müstakbel eşi de sarılan bize sarıldı. O da, farklı değildi. Yıllar geçirdik, paylaştık, yaşadık. O an, o sarıldığımız o sapak, çok şeyden fazla anlamlı. Yolum yeniden oraya düştüğünde, o sapağa bakarken gözlerimde aynı sevgi ve heyecan olacaktır. Yazarken de aynı ânı yaşadıysam…

Düğün öncesi yemeğe gelen, sadece bir gece birbirimizi görüp sevdiğimiz insanlar geldi, hiç de öyle tanımıyor gibi değil, sanki hiç yabancı değilmişiz gibiydi. Öyle de güzel paylaşımlarla geçirdik vaktimizi…

Düğünde gelen aile parçam ise bambaşkaydı. Aramızdaki bağ, sevgiyle ve içtenlikle bakan gözlerimiz, paylaşımlarımız, o ânın anlamını daha da arttırdı. Bir yanda kardeşim evleniyor, mutluluğundan nasipleniyoruz, bir yanda bir kardeşimle hasret gideriyoruz. O an ki hissiyatı anlatacak donanımım yok. Düşünün işte en sevdiğinizlesiniz. Öyle işte…

Birçok yeni insan tanıdım sadece iki günde. Gözlemlediğim için az çok tanıdığımı hissediyorum. Bir tanesi başkaydı. Sadece birkaç saatlik irtibatımız oldu. Ama verimi saatlere sığmazdı. Hisleriyle yaşamaya çalışan, etrafındaki muazzam yaratılıştan etkilenip inancını destekleyen ve bundan taviz vermemek için bir çabası olan, hislerini paylaşırken gözleri parıldayan ve işte tam da orada, içimde yer eden bir insan. Bana yaşadığını, ben yaşamadan yaşatan insanların hissiyatını seviyorum. O da öyleydi. Anlattıklarını gözlerinden görebiliyor ve yaşayabiliyordum. Bu da benim için içtenlik belirtisiydi. Heyecanına ortak ediyordu. Bunu kurgusuz yapıyordu. İlişkilerin süresi yoktur. O kısa an diliminde, pek çok şeyi yaşattı bana anlatırken ve yaşattım ona anlatırken. Bu da aramızda güçlü bir bağ kurdu. Daim olsun diyebileceğim bir bağ…

Keşkeğin tadına baktım. Oldukça da beğendim. Çalışırken tüketebileceğim bir besin olduğunu hissettim. Eskiler işi biliyor. Öyle zor bir yapımı olmasa her gün soframda bir tabak dahi olsa bulundururum. Ancak bunu herkes yapsa da, buradaki yani Karacasu’daki gibi yapamaz sanırım. Muhlamayı andıran bir yapısı olsa da yani kaşık alırken uzayan, tad olarak alaka kuramam. Ama mısır tadı aldım biraz. Buğdayın etkisidir diye düşünüyorum ve tavsiye ediyorum! Hiçbir beklenti olmadan ve birşeye benzetmeden, onu o olduğu için yeyin. Sizdeki yeri, damağınızdaki olsun…

Bana göre farklı adetlere karşılaştım. Evlilik öncesi olan. Verilen yemekler, kız alma, oynanan oyunlar ve dahası küçük detaylar. Herbirini tasvip etmesem de saygı duyarak mutluluklarına destek ve ortak oldum…

Bir vesile ile, neler yaşadım ve yaşamaya devam ediyorum. Bu yola çıkmadan olan tereddütlerim gitti elbet ve iyi ki geldim ve bu ortamı yaşadım diyebilirim. Anlatamadığım ince detaylar da yanında cabası. Plan yapsam da böylesine güzel kurgulanmış bir süreci yaşayamazdım. Buna eminim. Doğaçlanarak gelişen ve anlamı her yanımı sarmış bu süreci verene şükrümüz vardır. Bir de şu var: “Bakalım, bu yaşadıklarım hayatımın yönünde nasıl bir değişim sağlayacak..?”
11 Temmuz 2016

Pazartesi

Denizli

Uzum bir yorgunluk uykusu çekmiş olmayı istesem de, bu tam olarak o huzurlu ve dinç uykuyu sağlayamadım. Olsun, süreç devam ediyor zaten ve sağlam bir kahvaltı ardından doğaçladık. Yarım saat uzaklıktaki Pamukkale Travertenlerine doğru yollandık annemle. İlk teklif edince istemedi, ancak bu imkanı bir daha sağlayamayacak olabiliriz diye kabul etti. İyi de oldu.. hatta harika…

Hiç bilmem Denizli’yi.. bu bölgeyi de. Ama bir güzel yan vardı. Kimse sorsam yolu en doğru şekilde gösterdi ve yardım etti. Bazısı gideceğimiz yere kadar eşlik bile etti. O yüzden, geçtiğim yeri de hatırımda tutabildiğim için, rahat bir şekilde Pamukkale’ye ulaştık. Ver elini travertenler…

İlk gelişimiz ve böyle bir yapıda ilk deneyim. Yalınayak deneyimlemeye başladık. Harikaydı! O kaygan olmayan dokusu, sıcak akan(36 derece) ancak taşa değdiği için ve aktığı uzun yolun etkisiyle serinleyen şifalı bilinen kalsiyumu bol olan su, suyun birikmesiyle oluşan havuzlar, olabildiğince göz alan beyaz ve harika bir manzara! En başa kadar çıktık ama yavaş yavaş. Tek derdim mayosuz olmamdı. Olsaydı tüm günü su içinde geçirebilirdim. Yolunuz düşerse mayolu olun, daha mutlu olun! 🙂

Travertenlerin bitiminde, Hierapolis Antik Kenti başladı. Bu kent, tam da travertenlerin üzerine kurulmuş. Suyunun şifalı olduğu düşünülen antik havuzdan hemen sonra da, kent başlıyor. Bu antik kent, çokça yıkıma uğramış(depremler) ve bu yüzden de ayakta duran yapısı oldukça azdı. Bir antik tiyatrosu, bir de mezarlık kısmı bana göre görülmeye değerdi. Fazla bir hissiyat vermedi, en son gördüğüm Afrodisias’tan sonra.. ve bir tavsiye daha, imkanınız varsa hem travertenleri hem de bu bölgedeki nice antik kenti, biraz daha serin havalarda ziyaret edin. İnsanlar pancar gibi dolanıyordu etrafımızda. Krem kullanmasaydık, bizde de durum vahimdi…

Antik Havuz

Antik Kent Manzarası

Tiyatro

Mezar

Mezar

Mezar Kapağı

Zeytinyağı Sıkma Yeri

Antik kentteki hararetli dolantının ardından geri dönmek için yine travertenlerden geçtik. Biraz daha hızlı ama yine keyifli. O suya değmek, yürüdüğün yerde zaman zaman sakin, zaman zaman güçlü akan suda yürümek her türlü keyif verdi ve aldığımız keyfi tadında bırakarak dönüş yoluna girdik. 21 km yol yürüdük. Tahmin edemeyeceğimiz kadar da su kaybettik. Öyle ki, içtiğim litrelerce su, sindirim sistemimden dışarı tam anlamıyla atılmadı. Her giren sıvı, ihtiyacı olan kısıma tutundu. Bit tavsiye de, her an su için. Zaman zaman belli aralıklarla içmeme rağmen durum buydu…

Doğaçlanan bir günün ardından aldığımız keyif, günün dolu geçtiği hissi, birşeyler yapmış olmak yada zihnimizde dokunulmamış yerlere dokunmuş olma düşüncesi ve tabii ki o güçlü yorgunlukla düştük yatağa. İşte en tatlı uyku da, yorgunken alınandı ve bir düredir pasif mutluluğumu, aktif mutluluğa çevirmenin harika hissiyle alınan oldu. Dağları tepeleri aşmamın bana faydalı bir kondisyon sağladığını tekrar gördüm ve bunun üstüne gitmem için de bir nedenim daha oldu…
12 Temmuz 2016

Salı

Denizli

Bu sıcak memlekette, üşüyerek uyumanın da keyfine vardım. Bu yüzden yaşanabilir şehirlerimden biri. Dağın eteğinde sayılan, sessiz ve serin bir gecede, sevdiklerinin barındığı bir evde, huzur uykusu…

Ve bugün, kısa ve mini Ege turumuzun son günü. Gelmeden birçok düşünceyle sıkıntılara girdiğim ancak İzmir’e geldiğim andan itibaren doğaçladığım bu süreçte yaşadıklarımı ve yaşattıklarımı unutamayacağım. Çünkü gerçek bir etkiyle yaşanan, verimli bir süreçti. Beklediğimin en üstünde ve bir ders daha. Ne kadar plan yapsam da, benim için en iyisini planlayan var. Yaptığım evhamların yersizliğini birkez daha gördüm ve gerçekten diyebilirim ki: “Şükür Yaradan’a!”.

Denk geldiğim her olay, iletişime girdiğim yada girmediğim her insan, yediğim tüm yemekler, her türlü duygu hallerinin, yaşamının yönünde bir anlamı ve yeri olduğuna inanıyorum. Bana dokunan ve benim dokunduğum her insanın bir amaca hizmet ettiğini ve yaşamlara şekil verdiğini her zaman hissetmişimdir. Bundan sonraki süreci de dikkatle inceleyerek, tadına vararak yaşayacağım inşallah….

Bugün, bir süreci daha sonlandırmış oldum. En başından beri, hergünün anlamını, hislerimi, derslerimi ve bana olan etkisini paylaşmaya çalıştım ve hergün bana birşey kattı. Bana göre harika etkilerdi. Çokça güldüm, sakin sakin gözlerimden yaş da aktı, bazen durduramadım gözlerimi, heyecanlandım, sevgiyle seyrettim, ilgiyle dinledim, merhameti en içimde hissettim. Hiç de korkmadım. Çünkü güvenli topraklardaydım…

Karşınıza bir imkan çıkarsa, karar vermek için gereksiz bahanelere sığınmayın. Varsa ufacık dahi bir imkan, kullanın. Benim için, zor bir karardı. Topraklarımda ikinci sürüm çay toplama zamanı. Ege’ye geldiğimde aldığım haber beni ne kadar dönmeye teşvik etse de, burada olmamın nedenini de yaşamam gerektiği düşüncesiyle, bu yersiz düşünceyi def ettim. Çünkü her yaşanılanın bir nedeni olduğuna inancım tamdı.

Çay için gelen işçilerimizin bizi yolun başında bırakması ve tüm ailemin çaylığa girmesi, eski günlerin gözümde canlanan bir karesini harekete geçirdi. Belki bu da, bizim için bir başka kapıydı. Bundan sonraki iş süreçlerinde daha temkinli ve güvenli yolşar seçmemiz gerektiğini düşünüyorum ve bu yolda adımlar atmaya çalışacağım. Bu süreçte uzakta olmam da, topraklarımda yaşanılan bu duruma daha geniş bakmama vesile oldu. Yaşadığım yeri yaşanılır kılmak önce Yaradan’ın, sonra da benim elimde. Yapmam gereken sadece çaba göstermek. Nasibe bırakmamın da temeli bu! Çaba…

Kısa bir süre için İstanbul’da olacağım. Bu sürecin de anlamlı olacağına inanıyorum. Her günün, her ânın olduğu gibi…

Şu âna kadar yazdığım en uzun soluklu yazı paylaşımımın, birine bir faydası olmasını ümit ederek paylaşıyorum. Verdiğim emeğin ekmeği de budur benim için, küçük bir hayır…

Sevgi ve selam olsun, vakit ayırana ve hissedene…

Bir Sürece, Bir Süreçle Hazırlanmak! 


27 Haziran 2016

Pazartesi

Trabzon

Geceden beri sıcağın etkisi, fazlasıyla gösterdi etkisini. Şıp şıp terleyerek uyudum, ayağımda buz kütlesine dayanarak. Yine şıp şıp terleyerek uyandım, ayağımda buz kütlesi olmasına rağmen sahura…

Akabinde bir kısa uyku gördü gözlerim ve hazırlandık, en erken yolculuğa. Saat 6’da İstanbul’a yollanan uçak için. Kontroller yapıldı ve beklediğim kapının karşısında gün doğuyordu. Öyle de nefis.. son son uğurluyor muydu, yoksa heryerde yanımda olduğu mesajı mıydı…

Az da olsa erken hareket ettik, hatta erken varılacak anonsu da geldi. Ancak o vazgeçilmez denilen şehire, İstanbul’a yaklaştığımızda durum değişti. 20dk gecikmeyle ulaştık ve ilk işaret geldi. Her ne kadar doğal gözükse de bana işaret gelen bir durum ve bu duruma cevap getiren soru: “Bu şehirden neden uzaklaştım?”

(Cevabını net veremem. His diyelim yada hissedememe…)

İnişin ardından yetişilen otobüs, otobüsten başka bir araca aktarma ve sağsalim eve geliş. Gece 3 saatlik uykunun etkisi büyüktü. Oldukça zorlayıcı…

Eves geliş, hiç gitmemiş gibi oluyor. Bıraktığım yerden devam gibi. Yıllarımı geçirdiğim gibi.. ve ikinci sıkan durum!

Ev telefonunu arayan telefon şebekelerinden. Emniyet hala telefonla iş çözüyor gibi, sesinden zerre ehemmiyet gelmeyen bir insan ve oldukça yoğunlaşam hislerimle yüzüne kapattığık telefon, ki yine de efendiliğimi bozmadım. Karadeniz’den ayrılış savunması saydığım hafif hırçınlığımı da dizginleyerek…

İşte bir neden daha! Olabilir. Hem de heryerde. Ancak tam da geldiğim ilk günde ve evdeki onca kişiye rağmen benim telefona bakmam ve konuşmam.. bir işaret mi saysam? Saymak hoşuma gidiyor. Çoğu insandan daha destek…

Yine de herşey bir yana, eve girdiğimde kardeşimle koca koca sarıldım, derin derin kokladım. Çoğu şeyin dermanı gibi.. uzun zaman olmuştu. Kardeş de evlat gibidir. Sorumluluğunu sevdiğim bir yan…

Sıcağın artışı ve uykusuzluğun etkisiyle uyumuş kalmışım. Belki de en tatlı uykulardan…

Gün bir şekilde biter, bereketli bir iftarla ve akabinde sevdiğim bir caminin teravih namazıyla bitti. Madem topraklarımdan koptum, bunu kabullenip verimini yaşamam gerekir diye düşündüm. İstanbul’da da yapılabilecek en anlamlı şeyi yapayım dedim; çeşitli ve anlamlı ibadet yerlerinde, doyuma yollanmak.. ilk günden bunu sağlamak için bir çaba…

“İlk gün, yorgunum” deyip geri çekikebilirdim. Belki de hakkımdı. Ancak kendimi rahat bırakan bir yapım yok. Harekette de bir bereket vardır hem…

—–

28 Haziran 2016

Salı

İstanbul

Sıcak uyandırdı, sarsarak…

Camları açtım ve uzanmaya devam ettim. Sonra birkaç ses geldi. Şifa sesi…

Tek tük yağmur sesi. O an yattığım yerin huzurunu anlatamam. Gevşedim kaldım ama bir yandan da bir coşku sardı. Omuzumda, sırtımda yada başımda bir el “Şşş.. ben buradayım, yanındayım…” diyordu. Beni toparlaması ve içime serpmesi için topraklarımdan gelmiş gibiydi…

Serin bir gün başladı!

Şehre en hızlı adapte yollarını yıllardır yaşadığım için, uyguladım yine. En kalabalık pazarlardan birine gittim. Bir anda gerçeğin içindeyim. Yoğun, kalabalık, telaş, ihtiyaç, akıllı, muhtaç.. dahası…

Uzun süren bir dolantı sonrası, hem bedenen hem de zihinen yorgun bir halde vardım eve. Yağmur sonrası sıcak da üzerimizde…

Günde en az iki kez suyun altına girdiren bir bunaltının yaşandığı, bunun öyle muazzam bir iş gücü veya yorgunluk sonunda değil, olağan bir gün içinde gerçekleşiyor olması da, şehrin yaptırımlarından diyelim, tabii benim için…

—–

29 Haziran 2016

Çarşamba

İstanbul

Her sabah gibi, yine sıcak uyandırdı beni. Öperek uyandırmıyor elbet. İyice sersemleterek uyandırıyor…

Başlayan bu günü de, çivisinin çıktığını düşündüğüm İstanbul sokaklarında geçirecektim. İstanbul’a geldiğimde yaptığım bir rutin. Pek çok ihtiyacımı, uzun soluklu gezintilerle karşılıyorum. Gördüğüm, yaşadığım manzaralar da çivisi dediğim kısımlar işte. Mesela Ramazan ayını atlayarak geçmiş yerler gibi…

İster dağda olayım, ister şehirde;  ben bu bedeni yormadan, “Tamam hakkını verdim!” demeden peşimi bırakmıyorum. Bugün de öyle oldu. Eve sağsalim ulaştığımı görmek iyi geldi. İhtiyaçalarımın bir kısmını temin etmek de…

Tüm bu kısıma baktığımda, şehir bir uğrak yer olarak katlanılabilir benim için. Herşeye olan ulaşılırlığıyla, asıl yaşamıma dönmem için süreci hızlandırabilir. Bunu kullanabilmek güzel. Bir günü de böyle, içimi biraz daha ferahlatacak düşünce ile bitiriyorken, iftar sonralarını da değerlendirdim. Kıymetli birkaç sevdiğim insanı, kısa olan sürecimin anlamına anlam katmasına olan desteklerinin önünü kesmedim. Bir de Ramazan’da İstanbul başka. Burada doğup büyüdüğüm için, bu huzuru sadece Ramazan’da yakalardım. Geceleri olan dinginlik…

—–

30 Haziran 2016

Perşembe

İstanbul

Anlık, sağnak yağan yağmurla uyandım. Harikaydı. Topraklarımı anımsatan o güzel ses…

Bir ferahlık geldi tabi. Hem cismime hem içime. Evden çıktığımda dinmişti. Kokusu az da olsa üzerindeydi. Gideceğim yere yollandım. Yolum bulutlarım gidişineydi sanırım. Yağmurla beraber gittim. Ohh…

Kilometrelerce yürüdüğüm ve hakkını verdiğim bir gün. Bugün tek değildim. İnsan insanı seyahatte daha iyi tanır derler. Bunu da ona uyarladık. Gezerken daha iyi tanınır dedik. Olduğumuz gibi…

Doğaçlama yaşanan anlardan oluşan bugün, tam bir tükenmişlikle sonlandı. Bazen abartıyorum…

İnsan iletişimlerinde samimiyet ve içtenlik önemli. Gerçek olan hissediliyor. Güven sağlayan da bu kısım…

Birkaç gündür uzun soluklu dolanmalarımın karşılığını iftar sofrasında tükettiğim sıvılarla karşılamaya çalıştım. Dediğim gibi, birşeylerin hakkını vermeyi seviyorum. Ancak bazen ucunu kaçırabiliyorum. Gençliğe olan güven diyelim ve dikkati daha da arttıralım en iyisi…

—–

1 Temmuz 2016

Cuma

İstanbul

Geceleri pek uyumuyorum. Sahura kadar biraz dinlenme sadece. Sabah da sıcağın sarsmasıyla uyanıyor olmak işte…

Erkek kalkıp, İzmir’e mecburi doğaçlama bilet bakmaya gittim. Arefe günü gözüken yola bir çaba işte.. buldum da…

Kısa süre de olsa, eve döndüğümde uzun süreli bir dağ çalışması yorgunluğu geldi. Değmedi tabi. Bedenimin hakkı bu değil. Ama bu yorgunluk da bedenen değil, zihinen.. tüm bedene etki eden…

Tabii ki, bir günü böyle bitirecek değildim. İlle de suyumu çıkaracağım. Büyük bir pazara doğru yollandım. Ev için ve dağda çalışmak için yıllardır pazardan alışveriş ederim. İşletme okumamın bunda büyük etkisi oldu. Sadece okumayıp yaşamamın daha çok. Ne derler: “Düşük fiyat, yüksek kalite!”

Birşeye hakettiğinden fazlasını veririm. Ancak bu şey, bir ustanın yılların birikimiyle hayata geçirdiği eser olmalı yada eşi olmamalı veya az olmalı. İkamesi olduğu sürece, seçenekleri gözden geçirmek akıllıca olmalı.

Şu da var! Devamlı bir kalitesizlik içinde tükenen ürünlerden ziyade, anneannemin geçmişten günümüze dillendirdiği akıllı alışveriş sözüyle ilerlemek bana hep daha akıllıca geldi: “Birşeyi alacaksam, bir kere alırım, tam alırım!”. Bir işi yaparken de öyledir. Bir işi ya tam yapar yada hiç yapmaz. Bu şekilde hanesinin bereketi de eksilmedi. Değer verdiklerimiz önemli. Neye hak ettiğinden fazla değer verirsen, senden o hızla uzaklaştığı hiç mi olmuyor? İsteğimiz sonsuz olsun. Sonlu olanlar birer araç. Tabii ki, yaşamımızı sürmemiz için gerekenler. Ancak kanaati unutunca, yeterlilik de ortadan kalkıyor…

Alacaklarımı aldım ve tüm yorgunluğun sırtımdaki gücüyle döndüm. Bir ara eve ulaşmak hayal gibi, sadece umut ettim. Sıcağın ve su kaybının etkisi yüksek…

Eve geldiğimde ilk işim, aldığım karpuzu çatlatmak oldu. Biran önce soğuma safhasına geçmeliydi. Sevdiğim gibiydi, gofret gibi.. gofret ısırığındaki sesi yaşatan…(Bu kavram bizimle literatüre geçebilir. İyi karpuz, gofret gibi olacak, et gibi değil. Bunları daha sonra detaylandırırım)

Önceki karpuzun da suyunu çıkarttım. Nasıl bir hararetle hareket ettiğimi düşünün işte. Soda ve karpuz karışımı…

İftara sağsalim ulaştık. Tek açtım. Annem gecikti. Diğerleri de çalışıyordu. Şehrin getirisi varsa böyle de götürüsü var işte. Kırsalda büyük ve kalabalık sofralar eksik olmazken, çalışmanın bir adabı varken, şehirde bunun imkanına pek ulaşamıyoruz. Çoğu zaman da bunu biz seçiyoruz. Uzak ve yalnız kalma istekleri(!)

Yaradan’a yakınlaşma günü bugün. Gecenin kadrini yaşamaya gittim sevdiğim camiye. Onca serinletecek araca rağmen, ibadet sırasında şıp şıp terledik. Binin üzerinde insanın toplanabileceği nadir çatı olunca(Bir cami), olağan durum. Bundan rahatsızlık duyulmaz elbet, bir araya gelmeyi sevene, işine bakana tabi…

Birleştiğimiz unsurları güçlendirmeliyiz. Unutmamak için, özü…

Sahura doğru yollanmıştım ki, biraz alıngan bir mesaj geldi. Benim sebep olduğum bir durum olması ihtimali bile bir endişe yarattı. Şehre düştüğümde kesilen sesime itafen bir sitemdi. Sadece şehirden de değil. İnsanları hayatları var. Yanımda değilken her an yanımda tutmak için bir çabayı engelleyecek düşünce yapısının da etkisi var. Mesela, zamanını almamak, bu zamanı daha anlamlı yaşamasının önüne geçmemek, bir iletişim aracına bağlamamak ve dahası ince düşünceler vardı. Ne gerek var öyle değil mi? Yaşa istediğin, içinden gelen gibi. Savunduğum bir yaklaşım. Yapıyorum elbet. Ancak her durum için bunu sağlamam, tüm geçmiş yaşantımın üzerine eklemelerimle olacak birşey. Bu durumu açıklıkla halledebiliriz ki, alınganlık yaşattığım kıymetli insan, samimiyetime güvenerek açık oldu. Sebebini sordu. Bu denli bir farkındalığım olmadığı için üzgündüm. Ancak açık yaklaşıma, gerçek yaklaşınca anlayışlı ortam sağlandı. Buna sevindim elbet ve anladım ki, bazen de çok düşünmek, düşüncesizliğe yol açıyor yada öyle bir algıya. Bu deneyimden sonra da diyebilirim ki, insan ilişkilerinizde açıklığa daha çok önem verin. Öyle haddinden fazla da tek başınıza düşünmeyin. Beraber düşünün. İletişim bunu gerektirir. Bunu daha iyi anladım ve tatlıya bağlanmasının huzurunu duydum…

—–

2 Temmuz 2016

Cumartesi

İstanbul

Güne ani kalkışla başladım. Bugün, uzun zamandır görmediğim dostumu görecektim. Askerlik vazifesi için İstanbul’da bulunduğundan, ben de kısa süreliğine gelince, imkan da olunca bir hasretlik dindirelim dedik. İyi de ettik. Çok da uzun sürmeyen yolculuk sonrasında koca koca sarıldık. Birkaç işimizi halledip vakit geçirecektik. Planı öyle yapmıştık. Plan mı?

Bir telefon geldi. İkimizin de ortak sevdiği kıymetli bir arkadaşımızın annesi Kadir gecesinde vefat etmişti. Bütün o planımız, heyecanımız durgunluğa ve düşüncelere itti bizi. Yollandık arkadaşımızın yanına. Evin dışında çökmüş, yaşlarını durduramıyordu. Sarıldık, uzun uzun.. sımsıkı.. biz buradayız…

Farkındalık dolu süreç başlamıştı her birimiz için. Uzun zamandır birbirimizi görmemiştik. Nasip işte, bizleri bir araya getiren olay…

Bir insanın acıyla dolan gözlerine nasıl dayanılır bilmiyorum. Sadece ortak olmayı yaşıyorum. Eş oluyorum ona. Ancak öyle anlamaya başlıyorum. İçine giriyorum, birlikte yaşıyoruz. Birimizin farkındalığıyla dizginleri ele almanın bir yolu bana göre.. öyle de oluyor…

Biz ona, onun yaşadıkları bize etki etti. Kaç gündür kafamda zerrelerin çözümüne rağmen kendimi çözümsüzlüğe ittiğimi gördüm. Tatlı canı bu kadar sıkmaya değer miydi? Böyle bir kaybı, alışkanlıkların ve anıların yokluğunu düşününce…

Bunları, bu denli derin yaşamamızın da nedenleri sıralanmıştır ardı ardına elbet. Hissedebildiklerim var!

-Kaybetmeden, kendime kaybetmişliği yaşattığım bu birkaç günde, gerçek kaybı görmem,

-Sanki garanti yaşayacakmış gibi olan uçsuz davranışlarımıza vurdumduymazlıklarımız,

-Her an hatırımızda taze tutmamız gereken en gerçek,

-Elindeyken, tüm imkanlarla yaşamak ve yaşatmak ve dahası…

Hala şaşkınım! Ne umduk, ne bulduk. Bulduğumuzun çıkarımlarına dikkat kesildiğimde ummamın pek bir etki alanında kalamadım. Şükür ki, farkındalık yaşatıldı. Duygusu yoğundu ama hak görülen bir yaşanmışlığın bizlere de nasibi vardı, nasiplendik…

Ayrıldık arkadaşımızın yanından. Kısa bir süre vakit geçirip, ayrılacaktık. Planlı giderken, doğaçlama gelişen süreçteki her an anlamlıydı. Ayak üstü paylaşımlar bunların içinde. Oldum olası  bir yeri gezmek, yaşamak kadar zevk vermiyor. Bir insanı da yaşamak, yaşamının yanında ortak tutmak, pek çok anlamlı süreçlerin ötesinde bir anlam yaşatıyor. Öyle de oldu. Doğaçlanan bir günde, neler de sığdırdık dostumla…

Yine oldukça yorgun bir şekilde tuttum evin yolunu. Sağsalim gitmek ümidiyle atıyordum adımlarımı.. gittim de…

Bir gün, yoğun duygular ve etkili çıkarımlar. Herşey olduğu kadar. Yaşanılacağı kadar…

—–

3 Temmuz 2016

Pazar

İstanbul

Dünden gelen mesaj, bahçesindeki karayemiş ağacını deşirmemi isteyen sevdiğim bir akrabamdandı. Belediyeden araç istemiş, ancak belediye bunu sağlamamış. “Araç yoksa da Kamer var!” demişler. ☺ Hem Ramazan oluşu hem de havanın sıcaklığını göz önünde bulundurduğumda, söz vermedim. Gün içindeki halime göre birşeyler yaparız dedim…

Bugün havanın ara ara güneşli ve serin olmasını bir işaret kabullendim. Madem durum böyle, bisikletle yollanmak üzere hazırlanmaya başladım. Bisikletin tekerlerini şişirirken bir sorun yaşadım. Pompanın arızalanması üzerine fazla bir uğraş vermeye başladım. Bir anda niye böyle oldu diye düşünmeye başladım. Aklıma ise, gecikmemin yada bisikletle gitmememin gerektiğiyle ilgili bir düşünce geldi. Sakinleşip işimi görmeye devam ettim. Neyse ki hallettim ve yola koyuldum. Aklımda ise bu düşünce tabi. Uzunca bir bayırı hızlıca inecek bir yolum vardı. Ancak nasip işte, önüme büyük bir belediye aracı geldi. Yolun geçişlerini kapattı. O gittikçe ben de gittim. Aklımdaki düşünce de güçlendi. Hızlı gitmemem gerektiğini düşündüm. Belli bir hız seviyesinde gitmeye devam ettim. Vardır bir hayır, eminim. Birşeylerden korunduğumu varsayarak sakince ulaştım ağacın altına. Direk çıktım ve toplamaya başladım karayemişleri. Biraz terletti ama keyifle gördüm işimi. Yanlış değilsem türü de Promo Karayemişiydi. En erken değen karayemiş türü. Bir de yeyip tadına bakabilseydim…

İşimi hallettim. Elleriyle diktiği ağacından topladığım karayemişlere vesile olan Fatma teyzemizin canına ruhuna gitsin. Kısa da olsa akrabalarımı da ziyaret etmiş oldum. Biraz sohbetten sonra da yola koyuldum. Sağsalim eve geldim ama yoruldum tabi. Biraz da yorgunluktan mayıştım…

İftar için bir şerbet hazırladım. Bir de nefis bir börek. Sonra istirahat ettim. İftarda yaptığım şerbetle ilgili, ilginç bir süreç yaşadım. Bardağıma doldurduğumu dudağıma götürdüğümde az az içemedim hiçbir bardağı. Nasıl bir ihtiyaç hissederek yaptıysam, her bardağı dikleyerek içtim. Buna inanırım. İhtiyacım olanı yapmışım ve onu gidermeye çalışıyor güdülerim. Giderdim de.. harikaydı…

İftar sonrasında karayemişlerden getirdi akrabamız. O nasıl güzel bir tat! Ne anılara götürsü öyle, ne yaşanmışlıklara…

Bereketini hissettiğim bir karayemiş günüydü. Emeğin karşılığını tüketmek gibisi var mı hiç? Hele ki, yapılan bu ufak işin ardından gelen dualar…

—–

4 Temmuz 2016

Pazartesi

İstanbul

Tüm günü yolculuk psikolojisiyle geçirdim. Sereserpe yatarak…

Ben kurduğum düzeni, işleyişi bozma ihtimalinde bile böyle psikolojik olarak rahatlığımı kaybediyorum. Tabi yolculukların da sebep ve sonuçları var. Bunlar katlanılır kılıyor. Bir dağ yolculuğunu yada yayla yolculuğunu uzun soluklu yaşamaktan duyacağım heyecanın ve huzurun sonu gelmez sanırım. Şu an ki yolculuğum ise İzmir, Aydın ve Denizli’ye olacak. Yolculuğun asli nedeni, sevdiğim bir dostumun mürüvetini görmek, diğer nedenler ise birçok sevdiğimiz ve sevenimizi görmek, vakit geçirmek. Yine de dediğim gibi, ben bir düzen oturttuğumda içindeki belirsizliği de sevebiliyorum. Hatta tüm o insanları çatımın altında toplamaktan büyük de mutluluk duyarım. Ama gel gör ki, ben şu an için bunu bir belirsizlik olarak görüyorum. Pek içim rahat etmeden gidiyorum. Tek tesellim sevdiğim insanlar…

Öyle yada böyle, yolculuğa çıktık. Sonu hayır olsun ve sonunda topraklarıma sağsalim döneyim istiyorum.

Bayramın birinci gününden sevgi ve selam olsun..!