Likapanın Zamansızlığı, İlişkinin Tatlılığı

Eve dönüş yolunda, içi dar ama gözü açık bir halde ilerlerken, kış ayının ortasında daha önce görüp de tatlı sıcak anıları canlandıracak tabiat unsurlarını bu kadar sık görmediğini hatırladı, likapa ağacındaki çiçek, yarı olgun ve olgun meyveyi avucuna aldığında.

Komar, çifin, çuha, kokulu mor menekşe ve dahası. ‘Vardır bir hikmeti’ der, yaratılanı pek sorgulamaz ama tadından da mahrum kalmazdı. Kalmadı da. Avucuna aldığı likapa ağacının mahsüllerini ağzına attı ve nefis anıların varlığıyla sarıldı, tat damağında yok olana kadar…
Eve yaklaşırken kuzineden tüten dumanın kokusu geldi burnuna. Daha yeni doğradığı Karayemiş odunlarını yaktığını anladı. Bu pek çok şeyi de anlattı. Mesela kuzinenin yanında bir iş yaparken daha ağır yansın diye yaş atardı Kadın. Hem fazla sıcak basmasın hem de kuru odunlar kara kışa kalsın diye. “Muhtemelen kuzinenin yanında bir işle ilgileniyor” diye düşünerek eve doğru ilerledi. Kapıyı açtığında tebessümü hiç gecikmedi Kadın’ı unlar içinde gördüğünde. Önünde bir yandan baklava hamurunu açıyor, diğer yandan da kuzinenin üzerinde mantı pişiriyordu. Adam selam verdi, karşılığını da aldı. Kadın tam kalkıp karşılayacaktı ki Adam’ı, “Sakın! İşine bak sen. Bereketli olsun” diyerek uzaktan öpücüğünü yolladı. Üzerini çıkardı sonra yanına geldi Kadın’ın. Alnıyla saçlarının birleşim yerinden derin bir soluk alarak öptü ve “Mmm.. mis… huzur kokuyorsun, üzerine sinmiş yemek kokularıyla…”
Kadın önce yanlış anladı ve kötü koktuğunu düşünerek suratı düştü ama Adam,
“Sakın yüzünü düşürme. Kötü birşey der miyim? Senden bana kötü birşey gelir mi hiç? Senin her halini tatmışım ben. Etme eyleme şöyle. Ne idiği belirsiz parfüm kokacağına, pişen yemek kok. Bileyim ki, bu kokan beni doyuran, aç komayandır” diye gönlünü ferahlattı Kadın’ın tüm içten hissiyatıyla.
“Nasıl oldun? İçindeki darlık geçti mi?” diye sordu Kadın da.
“Geçti, geçti. Şimdi daha da geçti. İnsan işte acizyete kapılır gider. Kimi zaman kendi döner, kimi zaman biri çeker döndürür. Vâr olasın. Verdiğin emeğe layık olmasam da…” diye karşılık verdi sorusuna ama biraz da mahçup, sabahtan beri Kadın’ı da sıkan asık suratından dolayı.
Kadın bu sözüne kızdı:
“Saçmala! Ne demek layık değil? Her koşulda bir olmuşuz. Sakın duymayayım bir daha böyle. Gel buraya. Ben de seni koklayayım. Bugün dışarı çıkmadım. Bakayım ne var dışarıda” diye hoş etti gönlünü Adam’ın, Adam eğildi, başından derin solukla öptü ve “Mmm” diye ekledi…

Reklamlar

Komarlı İfade

Komar Çiçeğini başka severdi Kadın. İlkBahar’la açan komarların, tüm kokusuzluğuna rağmen üzerinde yarattığı etki, görülmeye değerdi. Adam da ezberlemişti bu halini: Gözleri parıl parıl ve yüzüne sinmiş tadı yerinde tebessümüyle dolanırdı etrafta… Adam’da onu izlerken komarı izlerdi sanki. Böyle güzel etkiyi yaratana hayranlığı sanırım ondandı… Bazı sabahlar, erken saatlerde yataktan doğrulduğu gibi evin yakınında akan suya yüzünü yıkamaya giderdi Kadın. Yüz yıkamak bahaneymiş… Bir sabah, Adam da ardından düşmüş peşine ve gidişini izlemiş. Yol üstünde gördüğü gördüğü her komar ağacına sarılırken çiçekleriyle konuşmaåsını ve öpüşünü seyretmiş. Ardından suda yüzünü ve ensesini ıslatışını… Adam yaklaşmış ve görünür olmuş. Seyretmeye öylece devam etmiş. Severmiş onu seyretmeyi. Her hareketini sevmez mi insan, sevdiğinin?.. Kadın, yüzünü ve ensesini ıslattıktan sonra bir avuç da ağzına götürüp, yudumlarken dönmüş arkasını. Göz göze geldiklerinde su, boğazından aşağıya, yüzünde komar tebessümüne ek, sürprizin heyecanı eşliğinde indi. Muhtemelen Kadın da, Adam’a bakarken, Adam’ın Kadın’a bakarken ki güzel ifadesini sevmekle meşgul oldu. O nasıl da içten severek bakıştı öyle… Baka baka sevdiler birbirlerini önce, sonra yaklaştılar. Adam, kendinden bir karış sayılmayacak kısalıktaki Kadın’ı, çay çiçeğini koklar gibi kokladı. Gözlerini kapattı Kadın da, O’nun iç çekişiyle huzuru kokladı… Mevsimler geçti. Bahar da, yaz da geldi geçti. SonBahar’ın ilk ayı da sona ererken, bir sabah Kadın’da yine o Komarlı ifade. İhtimal veremedi Adam ama merak de etti bu zamansız ifadeye nedeni. O sevdiği ifadeyi görmesine neden olanı… Suya doğru yollanınca zamansız açan komarları gördü. Son zamanlar yapan sıcaklar sebep olacak ki, sadece o mu, elmalar, karayemişler de açmıştı çiçeğini… Komara mı, yoksa Komarlı Kadın’a mı sevindi bilinmez ama, anladı ki zamansız birşey yoktur. İnsan aklı işte. Allah “Ol!” dedikten sonra kim yerinde durabilir ki? Şu güzelliği ve güzelliğin o nadide etkisine “Şükür!” diye dillendirirken döndü arkasını, evine doğru yollanacaktı ki, Sürpriz! – Komarlı ifadesini farkeden Adam’ı hissetmiş ve ne yapacağını merakla peşine takılmıştı Kadın. Seyretti gidişini de, duruşunu da, anlamlandırdığı herşeyi de en çok da hissetti ilgisini. Geçirdi o güzel yüreğinden, “Bir Adam, bu kadar kıymet verir mi?” diye ve devam etti: “Yüzümdeki ifadenin nedenini sevmeye gitmiş…” – Göz göze geldiler. Tebessümleri birbirlerine olan hayranlıklarındandı. Yaklaştılar… Kadın, bir karış sayılmayacak uzunluktaki Adam’ın boynuna sokuldu ve çay çiçeğini koklar gibi özenle kokladı. Adam ise böyle yürekli bir bedenin huzurunu… Çiçek deyip geçmemek lazım. Çiçek nasıl yerinde güzelse, Kadın da öyle: “Yerinde güzel…”

Çay Çiçeğini Koklar Gibi…

Adam, çay çiçeğini çok severmiş. Gördüğü anda koklamadan edemezmiş. Ama koparıp değil, eğilip koklarmış.

Tıpkı Kadın’ı kokladığı gibi…

İçinden geldiğinde; Kadın ister uyusun, ister otursun, ister iş yapsın gider yanına yada eğilir başından, boynundan koklarmış. İşinden yada olduğu durumdan alıkoymazmış. Her kollayışı da, Kadın’ın hoşuna gidermiş; Adam’ın kokladıktan sonra doğrulurken ki tebessümüne de…

Bir gün sıklaşmış bu git gelleri. Kadın da sormuş artık, neden devamlı kokladığını.

Adam’ın cevabı içtenmiş:
“Kokular kolay unutulmaz…”

Adam kolay kolay unutmak istemezmiş. Tıpkı bir esintiyle gelen çay çiçeği kokusuyla hatrında canlanan çay çiçeği dokusunu unutmadığı gibi. Kadın’ı da her haliyle koklarmış ki, onsuz yaşadığı anlarda varlığını tebessümle hissetsin diye…

Süre Kısa, Etkisi Devasa: “Ege Yaşamı”

5 Temmuz 2016

Salı

Manisa

İzmir’e giden yolda durduğumuzda, Spil dağını karşıma aldım ve bir süre seyrettim. Askerlik dönemimin acemilik sayılan kısmını orada yaşamıştım. İlk aklıma gelen de dışarıdaki muslukta dişlerimi fırçalarken dağın tepesinden yükselen Ay’ı seyredip güç alışlarım geldi.  Tatlı tatlı geldi. Seyri güzel, hissi de güzeldi.. ve devam etti yol. İzmir’e ulaştık ve uzun yıllar görmediğim insanlarla bir araya geldim.. anıları olan…

—–

İzmir

Hiç bilmediğiniz bir ortamda nasıl davranırsınız? Birçok cevabı vardır elbet. Ben girdiğim ve bilmediğim bu ortamda tam anlamıyla kendimdim. Çünkü karşımdaki insanlar da kendiydi. Kurgu yok, samimiyetsizlik yok. Tam anlamıyla birbirimizi gördük diyebilirim. Böyle ortamları yaşamak çok da nasip olmuyor. Ama nasip işte, ummadık yerden çıkıyor…

Biraz sohbetin ardından Karacaağaç’a çiftlik yada köy evleri sayılabilecek bir araziye gittik, tam benlik…

Geldiğim gibi bir sürü meyve yedim; dut, erik, elma, karaüzüm, çilek. Çeşit çeşit gül kokladım, ikindi gülünün içimdeki yerine dokundum; biberiyenin, rezenenin aromasını tattım, bir sürü kedi sevdim(biri Van kedisi), peygamber devesiyle az da olsa vakit geçirdik.. ve dahası içe iyi gelenler…

Yemeğin ardından yediğim sıcağın da etkisiyle oturduğum yerde zor durdum. Dayanamayıp yattım. Tam bir saat kesintisiz uyudum. Şifa gibi geldi, gce uykusuz geçen yolculuğun ardından. Bünyeyi alıştırmadığım için otobüste uyuyamadım. Öyle yada böyle geçti işte, gerisinde yorgunluğu…

Akşam üstü karanlığın gelişiyle serinledi heryer. Sert rüzgarların tadına bakmak zevkliydi büyük dutların altında…

Bahçedeki biberiyelerden kaynattım. Aromatik bir çay ile de geceye giriş yaptık. Etrafımdan birşeyler tüketmenin hissi de bambaşka…

Bir sakinlik var içimde. Birşey yapmamak da birşey yapmak gibi geliyor ve iyi hissettiriyor. Birşey yapmadan bile duyular aktif. Yani yapmıyor sanarken fazlasıyla yapıyor oluyorsun…

Serin ve kendine has kokulu esinti, cırcır ve çekirge sesleri, tam bir karanlık ve şimdi başlayan yatsı ezanı…

İzmir, Karacaağaç’tayım. Gerisi için bir planım yok…

Tam da son verdikten sonra yazmaya, karar verdik yatmaya. Ama içim doluydu. Boşalsın istedim, yollandım bahçeye. Önce ağaçlara sarıldım, dallarını göğsüme dayayıp sevdim. Göğsüme dayadığımda bir akım oldu. Anlatamam elbet nasıldı diye. Oldu işte. Sevgi diyelim bu akıma. Sevildiklerini hissettiler…

Sonra yürüdüm. Gittim geldim, az ışığın olduğu yerde yakınlaşan yıldızların altında. Anlattım çok şey. Hemde fazla şey. Bir rahatladım anlattıkça, bir de serin esintiyle…

Gevşemiş gibi girdim yatağa. Anında uyumuş gitmişim…

6 Temmuz 2016

Çarşamba

İzmir/Karacaağaç

Cırcır ve horoz sesleriyle açılan gözler…

İzmir’de olsam da, bir köyde olmak güzel. Nasip işte, insan sevdiğine ne olursa olsun kavuşuyor. Erken yada geç, aslında zamanında…

Bayramın ikinci günü. Yanlarında bulunduğumuz akrabalarımızın vefat eden yakınlarını, mezarlığı ziyarete gittik. Tanımadığım insanlardı, geç de olsa tanıdım. Hatta sevdim de…

Biri annemin çocukluk arkadaşıydı. Sevgimi ise onun mezarlığın başından kalkarken gözlerinin dolmasıyla kazandım. Artık sevdiğim bir insanın orada olduğunu biliyordum. Bir teyzem.. ruhu şâd olsun…

Görmeden sevmenin, gördürecek hissi verenler sayesinde olduğunu öğrendim. Yada biliyordum da pekiştirdim…

Ardından Şahin Tepesine çıktık. Seyri sevilen bir tepe, ancak buraya göre güzel. Göreceli güzel. Ne desem yavan kalır. Ama denizin varlığı, yükseklik ve esen şiddetli rüzgar güzeldi. Güzelliği de iyi hissetirmesiydi…

Devasa Mevlana heykelinin olduğu bir tepeye çıktık sonra. Bu şehri kucaklar gibiydi. Acaba şehir mevlanayı kucaklıyor muydu yada şöyle diyeyim; Mevlana’nın aşk dediğini dünyevilikten kurtarabilmiş mi, hakikati bulabilmiş mi..? Bu soruların cevabına, burada geçirdiğim süre zarfında içim rahat bir cevap veremem…

Biraz turistik yerlerinde, biraz sokaklarında kısa vakitler geçirdik. Beni kendine çeken birşeyle karşılaşmadım. At çifliği, köyü, belki denizi hariç. Her insanın etilenişi farklı. Etki alanımın dışında olması da benim için anlamlı. Başkası için değil elbette. Yani benim için yaşanılır bir şehir mi diye sorulduğunda ki soruldu, bir şehirde yaşayacaksam hakkını veririm, doğduğum şehirde, İstanbul’da yaşarım zaten. Ama bir şehir yaşamını, getirilerinden çok götürülerinin hayat kalitemi etkileyeceğinden dolayı pek düşünmüyorum. Düşünmemem bir yana, bir de mecburiyetler olabiliyor. Bunlar sadece his ve fikir. Ne yaşayacağız, yaşadıkça göreceğiz…

Gece eve geldik. Aile büyüğü de evdeydi. Bir yandan birşeyler atıştırdık, bir yandan da eskileri yâd ettik. Ama benim için hepsi yeniydi. Çünkü tanımadığım akrabalarımdı…

Aile büyüğü teyzemizin eşinden konu açıldı. Teziymiş zamanında. Oldukça becerikli ve hareketliymiş, “Aynı senin gibi, yerinde durmazdı Hacı” diye de ekledi. Hoşuma gitti. Benim atam sayılır ve atamdan bir yan almak yani bir parça taşımak güzel bir enerji verdi. Sonra aklına geldi; eşi, namaz takkesi dikermiş. Vefatından evvel de dikmiş, her kafaya uygun şekilde, poşetleyip bir çantaya istiflemiş. Dağıtırmış zamanında. “Sana da vereyim” dedi. Bunu dediği anda hissettiklerimi anlatamam işte. Çünkü bir sürecin sonunda yaşadığım duygu yoğunluğunun üzerine geldi. Fazla anlamlıydı…

Uzun zamandır bir takke istiyordum. Farklı ve sadece benim olacak. Yıllarca kullanacağım ve nasipse olacak torunlarımın, “Dedemin yıllarca taktığı takkeydi” diyeceği bir anı bırakacaktım. Ya ben dikecektim ya da diktirecektim. Zamana bırakmıştım. Az da olsa dikiş bilgimle deneyecektim de…

İşte nasip beni nerede buldu. Önce eşinden bahsettik, andık ve sevdik. Final ise harikaydı. Gözlerim sevinçle doldu. Sevdiğim ve hayatta olmayan bir insanın emeğini taşıyacaktım. Pek çok şeyden fazla anlamlı…

Bu ânı unutmam herhalde. Her taktıkça rahmet verecek olma düşüncesine de kapıldım. Bir insanın yok olduktan sonraki etkisine, hala sevindirişine.. bizlere de bu etkiler nasip olsun…

Sonra annemin vefat eden çocukluk arkadaşının tesbihini verdiler bana. Yine bir duyguyla aldım. Annemin gözlerinin doluluğuyla sevdiğim insanın anısını yanıma aldım. Bunlar bir işaret.. beni bir yere götürecek.. hayır olsun sonu…

Ve ikinci günün sonu! Yorgunum ve mutluyum. Evimden farksız bir yuvanın içinde, huzurla uyuyabilirim.. güvenle…
7 Temmuz 2016

Perşembe

İzmir

Gece geç de olsa uyuyabildim. Düzen pek kalmıyor. Pek de aranmıyor. Arada anlık değişimler farklı tepkilerle yolundaki değişimlere vesile olabiliyor…

İzmir’den ayrılıyoruz.

İzmir’i sevdim mi?

İçindeki insanlar olduktan sonra severim. Evimden farksızlıkla ayrıldığım o insanlar olduktan sonra sevmek için bir sürü nedenim var.

Derler ki; “İnsanın evi, sevildiği yerdir”. Evimizden ayrıldık işte, daha ne diyeyim.

Farklı kişilikler, düşünceler, heyecanlar ve ortak bir payda. Paydamız ise sevgi elbet. Hiç bölünemeyen koca bir payda, çoğalan…

(NOT/İçindeki fırtınayı dindiren, içine gömen, içinde yaşayan: “Gözlerin anlattığı”)

Dillendirmediğim kazanımlarımı da aldım, başka insanlara, başka yaşanmışlıklara yollandım…

Pek alakası olmayan birkaç düşünce paylaşmak istiyorum. Bir evi huzur yeri yapmak, yaşanılır kılmak tek insana bakmamalı. Bakabilir elbet ancak o insanın hayatını adamasına sebeptir. Anneannemin huzurla geçmişini yâd etmesini isterim mesela. Ancak hala daha hakim olmaya, iyi etmeye, kolaylaştırmaya çalışıyor hayatları. Nasıl yaşadıysa geçmişini, aynı devam ediyor. Etmemesi için yapılacak şeyler var elbet. Etrafındaki insanların üzerine düşeni yapması gibi. Her hayatta aynı değil mi? Neden bir kişi yüklensin çoğulları, neden sırtının kamburunu belirginleştirsin? Asıl insan kamburları iyi etmeli. Herkes üzerine düşeni yaptıktan sonra düzelir ancak öyle değil mi? Omuz omuza verince kambur mu kalır? Kalmaz diyeyim, yine de çözümün imkanının kısıtını kaldırmayı ümit ederek…

Yolculuğa çıkmadan önce sevdiğim bir büyüğümün dilinden döküldü, ona da başkasından: “Herkesi yüklenemezsin. Onları da Allah yarattı. Bırak da, O düşünsün. Onları yaratan…”

Belli bir yetişmeyle geldim. Hamurunda fazlasıyla fedakarlık vardı. Sonra farkındalık da eklendi. O da körü körüne fedakarlıkta temkinli hale getirdi. Herkesi yüklenmek ve iyi etmek istesem de, tecrübe ettiğim birşey de var. Herkesin güçlenmesi gerek. Deneyimleyerek. Eli ayağı olmadan sadece yolu göstererek destek olmayı tercih ettim ben de. Tabi hamurun mayasını bozmak kolay değil. İyi gelen kısımları koruyup iyi gelmeyenleri egale etmek kolay değil. Biz de kolay diye yaşamıyoruz zaten. Ne gelirse onu yaşıyoruz.

Velhasıl, herşeyi kontrol edemeyiz. O kudret bizi Yaradan’da. Biz ancak kendimizi iyi edersek iyi oluruz.

Anneannem kendinin iyi olmasını, başkasının iyi olmasına bağlamış. Fedakar ve kudretli kadınlar…

Bayramın ilk günü aradığımda, “Şimdi yukarıdan inecektin yanıma” dedi. Gözlerinin o sevgiyle doluluğuna ne hissettiğim anlatsam, bu dünyadan gelmez herhalde bana da. Seni sevdiğini, “Seviyorum!” diyerek değil, daha güçlü ve içine en sağlam hislerle yer ettiren bildiren sözler, davranışlar, bakışlar…

Birlik ve beraberliği seviyorum. Bunu tek başıma sağlayamam. Bu birliğin her bir bireyi de sevmeli ve istemeli. İşte ben, o insanları arıyorum. Buluyorum ve bağlıyorum. En sağlam his ve duyguyla, onlarla oluyorum, çabalıyorum. Bu birlik bizi hak olana götürecek biliyorum. Bunu bildiğim için de haddim kadarı fedakarlıkla ilerlememde bir sorun görmüyorum. Tek isteğim karşılıksızlık. Karşılık beklemeden, içten geleni yaşayalım. İnancımız, değerlerimiz ve bit başka insanın özgürlüğünü zedelemeden…

Biraz farklı bir kısma geçtim anlatırken. Ancak bu, yazıda farklı. Şu anda yaşamımın tam içinde bu düşünceler. Olduğu gibi, geliştiği gibi de paylaşıyorum işte…

Denizli’ yolundayız annemle. Sakince ve sevgi dolu ilerliyoruz…

Denizli

Uzun süren tren yolculuğundan sonra yüze buhar vuran bir yere indik. Tabii ki etkiliydi. “İzmir iyiyidi” dedirtti ama gereksiz bir deyişti…

Aile dostlarımıza gelmiştik. Bir süre onları gördük, sohbet ettik. Ne de iyi ettik. Bu birlik hallerini çok seviyorum…

Harika bir konumdaydı evleri. Tam dağın eteğinde, ferah bir yer. Evin bir yanı koca sıra dağlara bakıyordu, yemyeşil. Akşama doğru gelen bulutlar, gürleyen gökle birlikte; beklediğim, aslında çok istediğim o ferahlık da geliyor gibiydi. Serinlik arttı. Artınca da biraz hareket edelim dedik. Havası bol bir ormana geçtik. Bir süre sonra da artan gök gürültüsü ve bulutlanma ile anında ıslatan bir yağmur başladı. Vücudumun ihtiyacı vardı. Nasıl bir ferahlık anlatamam. Gözlerimi kapadım, yüzümü kaldırdım, kollarımı açıp kucakladım yağanı. Sevgiyle tebessümü ve içten gelen sesleri de dışarı vurarak…

Hani İzmir’i sevme nedenimi söylemiştim, orada yaşayan sevdiklerim diye. Denizli’de de aynısı var ama fazladan bu güzel ortamın olması, yaşanabilir sözünü dillendirmeme vesile oldu. Sislenen dağın eteğinde, ferah ve seyrek evler, şehrin sesinden uzak, yaşanılırlığı yüksek. Sakinlik, dinginlik ve bana göre hayat kalitesini biraz daha yükseltmek isteyen için güzel. Benim için yeterli değil ama kanaat ettirecektir…

Yanlarında bulunduğumuz ailenin, iki de güzel evlatları var. Bunların nesilden bazı farklı yanları var. Yetiştirilmede tam olduğunu düşünmesem de, yüksek düzeyde bir bilinçle emek harcayan ebeveynler…

Çocukların anlattıklarını dinlerken, birinin onlara en detaylı şekilde anlattığı ve ilgilendiği seziliyor. İlgi ve alaka. Bunun dozunu güzel ayarlamaya özen gösterdikleri belli. Bir çocuk yetiştirirken çocuk yetiştirme tecrübesinden önce çocukluk dönemlerine gidip nasıl yetiştirilmek istediğini sorduğunda alacağın cevap sana yol gösterecektir, bunu kısmen denedim ve uyguladığım da oldu. En büyük tecrübe geçmişinde. Anımsayabildiğin ve farkedebildiğin sürece…

Burada birlikte vakit geçirdiğim bu çocuklar, bazı duygularımı tetiklemedi değil. Herşey bir süreç. Tetikliyor işte. Birer birer vesileler, yolumuzu çiziyor. Evlat koklamak, benim olmasa dahi, güzeldi…

Bu süreç bir yana, bunları yaşarken aklıma gelenleri de paylaşmak istiyorum. 

Çocuk yetiştirirken bizlerde bir korkutma tepkisi oluyor. Bunun kalıcı sonuçlar doğurmadığı düşüncesindeyim. Çocukluğum korkarak değil de, sevdiğim için ve sevgiyi kaybetmemek için çaba göstererek geçerdi diye anımsıyorum.

Diğer yandan bir çocuğa tehdit vari konuşup, sadece sözde kalmak da iyi değil. Uyarının sonucunda devam eden çocuğa bir yaptırımda bulunulmazsa, çocuk bu durumu su istimal etmekten geri durmayacaktır.

Bir diğer yandan da, çocuğun duygularını bastırmayacaksın. Bunu çoğu ebeveyn yapar. Duyguları ve hisleri kısıtlar. Öyle yetişmiştir ve farkıda olmadığı için öyle de yetiştirir. Çocuk, doğduktan itibaren gerçektir, içtendir. İçinden nasıl gelirse öyle davranır, kurgusuz…

Eğer bu çocuğa duygularını bastırması için öğüt verirsek, baskılanmış ve zamanında yaşayamamış olarak yetişecek. Biraz eksik…

Yol bu değil. Baskılamak değil. O an yaşanılan duyguyu yaşayıp o anda bırakmalı çocuk. Baskılandıkça o duyguyu, belki o çaresizliği yanında taşıyacak. Toplumumuzdaki güven kırıklığının biraz da nedeni bu. Utanma, sıkılma, içine atma gibi…

Gerçekten de, çocuklar koca bir nesli oluşturuyor. Ekin gibiler. Neyi ektiysen o çıkıyor. Böyle eşsiz bir sorumluluğa giren her ebeveyn, dünya zevklerinden biraz sıyrılmış olması gerekiyor. Çünkü fedakarlık, tam da burada başlıyor…

Bu günü de, Denizli’de sonlandırdım. Sessiz, sakin ve hafif serin bir uykuya doğru gidiyorum…
8 Temmuz 2016

Cuma

Denizli

Derin ve huzurlu bir uykudan uyandım…

Birkaç gündür, hem yollarda hem de uykusuz geçen sürece kısa bir mola gibi geldi. Sessiz, sakin ve serin bir ortamda, tam dağların eteğinde, benim için huzuru başka bir yerde geçirdiğim gece, şifa gibi geldi. Güzel çocukların sesleriyle uyandım. Onun etkisi de vardır elbet…

Hazırlanıp, yine yollara düştüm. Bu bölgeye gelişimin nedenlerinin ilk kısmı için, Aydın’ın Karacasu beldesine doğru yollandım. Geçmiş zamanlarda askere gitmeden ve askerden geldikten sonra ziyaret etmiştim. Büyük bir ailem var orada. Askere tüm Karacasu beni ve orada yaşayan dostumu uğurlamıştı. Beni hiç tanımayan insanlar, pek çok yakınımdan daha da yakındı. Yerleri ayrıdır…

Karacasu/Nazilli/Aydın

Karacasu Sapağı

Dostuma ilk sarılışım,

Kardeşime sarılışım gibi…

Yanında müstakbel eşi de sarılan bizlere sarıldı. Sevilmek ve sevmenin bir tablosuydu. O an, Karacasu sapağındaki yaşanmışlık pek çok ânı kıskandıracak histeydi. Ama sonrası…

Kadınların saatlerce süren kısa hazırlanmaları(!) Ama iyi oldu. Hem Cuma vaktine rahat bir şekilde girmiş oldum. Her ne kadar tıklık tıklım bir camiyle karşılaşmasam da, olana şükür dedik. Az da olsa, birlikten kuvvet doğuyor… Hem de erkeklerin konuşacak pek şeyi vardı. Beklemek de fırsata dönüştü. Yine de bu süreçler güzel olsa da, benim bünyem hala hazır değil. Hazır olduğumda yada hiç hazır olmama gerek kalmayacak bir düşünceyle aile olma adımını atmış olabileceğimdir belki de. Bazı düşünceler, bu hazır olmama engel kısımlar. Gerek ve gereksizlik. Yaşamın hakikatine yöneldiğinde bu sınırı düşünmeye başlıyorsun işte. Erken yada geç diyemeyiz. Her insanın hazırlığı başkadır. Uzun uzadıya nedenlerin dizileceği bir konu. Hak arayışım yok. Ancak bir düşüncem var. Yapılan herşeyin bir hayrı olsun. Hayrın hakikatle olan bağlantısını doğru kurduğunda, gerek ve gereksizlik beliriyor işte. Mesela şu an bu satırları yazdığım ortam. Sesimi duyamadığım seste müzikli bir kına organizasyonu. Erkeklerin de katıldığı ve tabiri caizse dağıttığı. Bu bir eğlence, herkesin bir arada olduğu ve eğlendiği, güldüğü, deşarj olduğu…

İşte bu dediklerimin ikamesini sağlayabildiğim için, yani eğlenme yöntemim biraz daha farklı olduğu için, böyle ortamlarda bulunmak beni sadece sevdiklerimi gördüğüm için memnun ediyor. Vücudumu yoracaksam bile, bir faydası ve katkısı olması gerek hayatıma. Bir geceden ne olur ki? Ama son gecense çok şey olur. Velhasıl, gerekli görmediğim detayları yaşamak ve yaşatmak istemem. Usül ve yöntemlerim farklı diyelim yada benlik…

Neyse en son sarıldık, az da olsa birşeyler paylaştık ve aynen gidişata kapıldık. Düğün telaşı tabi. Bu telaş benim olmasa da, gömleğin birkaç iliğini çözdürecek cinstendi. Buna ya bir çözüm bulacağım yada bunda olmayacağım. Bazen fazla düşünmemek gerek yada zamanı gelince düşünmek. Bu sürecin içindeyken ne diyeceğimi pek bilemiyorum. Vakit ve nasip…

Evlerine geldim. Her gördüğümü zaten tanıyordum. Daha önce tanımadıkları insanı askere uğurladılar. Fazlasıyla tanıyorlardı yani. Dostumun babasıyla ilk karşılaşmamız…

Daha büyük bir sarılma olsaydı, sanırım öyle de sarılırdık.. uzun uzun…

Sevilmek ve sevmek işte!

Buraların adeti, buraya has. Kına öncesi kız tarafının yemeği ve akşamında kına. Düğün öncesi de erkek tarafının yemeği, evden kızı alma ve düğün.

Yemeklerinde Keşkek vardı. En merak ettiğim yemeklerden. Keçi eti ve buğdaydan yapılıyor. Bazıları damağımı bilmediği için kendi sevmeyişlerinden bahsettiler. Ancak yediğimde sevdim. Oldukça lezzetliydi. Keyif alarak yedim. Buralar, yani Karacasu Keşkekiyle de meşhurdur. Her sene belli tarihde kazan kazan keşkek kaynar. Denemek isteyenin aklında bulunsun…

Bugünün de sonuna geliyorum. Kına yerinde, bir sandalyede, etrafa bilmiyorum garip geliyor mu ama, olduğum yerde bir memnuniyet taşıyarak oturuyorum. Sevdiğim insanlarım yanında olmamın etkisidir belki de. Faydalı birşey yapayım dedim, düşüncelerimi not aldım. Bu süreçler bitince, son bir sarılıp vedalaştığımda anlamlı olacak herşey. Yaşanmasının vardır bir hayrı diyerek…
9 Temmuz 2016

Cumartesi

Karacasu/Nazilli/Aydın

Hafif sıcak da olsa, uzun süren yorgunluğun ardından geç vakitte yattığım yatak öyle rahattı ki…

Acelem yoktu ve uzun uzun, gevşeye gevşeye uyudum. Toparlanıp, konakladığım yerden çıktım. Konakladığım yeri de düğün sahipleri hazır etmiş. Sağolsunlar ince düşünceli insanlar. En ufak tereddüt duymadan huzurla konakladım…

Ardından Karacasu’nun merkezindeki camiye geldim. Oldukça eski ve güzel detaylara sahip bir cami. Bunlar yüzeysel tabi. Camiyi cami yapan, cemaati. İçindeki birliği, beraberliği ve bana göre en önemlisi de içinin boş kalmayışı. Cami canlılığı sever. Bereketi sever. Her yerde bunu yakalayamasam da, gerektiğinde sığınacak bir çatının olması ve tereddütsüz seni kabul etmesi güzel…

Erkek tarafının yemek verdiği kısıma geldim. Tüm bu beldenin insanları uğruyor, yiyor ve gidiyor. Bir yandan da tebrik ediyordu. Ben geç kaltığım için, direk oraya gittim ve yemeklerden yedim. Bir yandan da, dayanışma içinde sofraların temizlenmesi, yemeğin servis edilmesi gibi işlerle uğraşmak için. Ancak mideye giren ilk yemek, yağı fazla ve etli olunca, mide bir gari işlemeye başlıyor elbet. Neyse ki çabuk adapte oldum. Yemeklerde etli nohut, güveç, şehriye çorbası, helva, turşu ve Keşkek vardı. Lezzetlerine sözüm yok. Hepsi enfesti. Hele ki Keşkek, tam benim dağlarda çalışırken yiyebileceğim, performans arttırıcı besin…

Yedikten sonra, zamanında askere giderken bizi uğurlayan, sadece bir gecede bir bağ kurduğumuz insanlar geldi. Onlarla uzun ve derin muhabbete girdik. Her biri kıymetle, ilgiyle ve samimiyetle yaklaştı. Bir vesile işte, çoğunu buralarda görmek nasip oldu.

Masaların kurulması, toplanması işi derken oldukça hareketli bir gündüz yaşandı. Bir şekilde bu gündüzün gecesine ulaşmış olduk…

Düğünün yapıldığı yere ulaştık. Hemen ardımızdan, uzun zamandır görmediğim, hani bir insana sevgiyle bakarken gözlerin dolar, öyle sevdiğim bir insan ve ailesi geldi. Düğünü olan güzel kardeşimle ortak bir yanımız o da. Nasıl bir sarılmak…

Hiçbirşey değişmemiş de, bıraktığımız yerden devam gibi, aynı sıcak ve aynı samimiyet ama biraz daha fazla sevgiyle.. hasretlik etkiliyor tabi…

Ben düğün organizasyonlarında, mutlu olduklarını görmem ve yanlarında olduğumu göstermek için bulunurum. Gelmesem de bu böyledir ama kardeş başka birşey oluyor işte. Benim için zaman pek geçmez bu kadar oynak ortamlarda. Eğlence anlayışımı, mutluluk kavramımı bana göre normal ama farklı gelebilecek bir boyuta taşıdım. Ben, fayda sağladığımda, ürettiğimde, hareketimin bir işe yaradığını hissettiğimde eğlenip mutlu oluyorum. Bunun dışında eğlence diye sayılan pek çok şey, beni olduğum gibiliğin dışına çıkarıyor. İçtenliğimi kısıtlayan birşeylerden uzak kalmak istemem de gayet normal. Ancak yanlarında olmak için ve mutluluklarını yaşamak için mecburiyet gibi gözükse de, böyle bir fedakarlık yapmamda çok bir sıkıntı görmüyorum. Bu o anlık birşey. Bir daha geri gelmeyecek. Sırf bağlarımız güçlensin diye…

Belki de yanlıştır. Taviz vermemem gerekir. Bu bağları başka yollarla güçlendirebilirim. Ancak şu anlık bunun bir yolunu sağlayamayacağımdan, imkanı değerlendirdim. İyi ki de gelmişim ve bu ortamda bulunmuşum. Uzun zamandır görmediğim dostumla, uzun paylaşımlarda bulunduk. Ailesiyle de öyle. Bir parçam gelmiş de tamamlanmış gibi. Birliğimiz daim olsun diyeyim…

Yolları uzun olduğundan, biraz daha erken kalktılar. Son son araçlarına bindiler ve güçlenen yüreklerimizin güveniyle uğurladım onları yollarına…

Gece devam etti ve soğuğu da kendini gösterdi. Bir ara dişlerimi vuruyordum birbirine. Nasıl da işledi içime o soğuk, böyle sıcak bir iklimde hem de.. harikaydı yine de…

Düğün defteri hazırlamışlardı. Birkaç birşey yazılacaktı sayfalara, sevdiklerinden…

Birkaç kişi yazdı. Bazıları hazırlamış geldiler ve deftere geçtiler, bazıları da be yazacağım diyerek, uzun boşluklar bırakarak yer kapladı. Birşey yazmanın zorluğunu yıllardır yaşamıyorum ama onları anlayabiliyorum. Aslında pek zor yanı yok. Cümle kurmayı biliyoruz. Sadece bak o insanlara ve ne hissediyorsan yaz. İçinden geleni yaz. Ancak içinden geleni bastıran ve kalıplara giren bir insansan yada pek bir yaşanmışlığın yoksa o insanlarla, yazacak da birşey bulamazsın işte…

Sonra bana sordular “Hazır mı yazacakların? diye. Ben de “Hazır!” dedim. Sadece onları izlemem ve yaşanmışlıklara gitmem yetecekti. Yetti de…

En başından, o âna kadar…

Defteri işgal ederim diye tek sayfayı kullandım. Yetmedi ama yettirdim. Sanırım en son, çok da dolu değildi defter. Dahası da yazılırdı, yazabilirdim içimi…

Eğlenceleri bitti, son fotoğraflar ve son veda…

Konakladığımız yere geri döndük. Gerçekten yorgun ve bitkin bir şekilde girdim yatağa. Tüm o curcuna bitmişti. Ferahlamıştım ama yorgun.. kafa yorgun…
10 Temmuz 2016

Pazar

Denizli Yolu

Ege bölgesine gelmeme, aile düğünü vesile oldu. İzmir’de, uzun yıllardır görüp tanımadığım insanları gördüm ve hiçbir yabancılık çekmeden, en içten…

Ardından Denizli’ye geldim. Aile dostlarımızı görmek, oldukça uzun bir zaman üzerine, çocukluğumun bazı kısımlarının birlikte geçtiği, o güzel yüreğiyle hep iyi hissetiren ablamı, eşini ve o güzel çocuklarını gördüm. Onları görmek ve yaşamak güzeldi. Bir de geldiğim gün beni karşılayan yağmur vardı ki, dağları kaplayan siz, gökgürültü ve şimşek.. nasıl da ferahlatıcı…

Yine ardından Karacasu’ya doğru yollandım. Askere uğurlandığım ve daha gelmeden beni tanıyan ve seven insanların yanına. Bu üçüncü gelişimdi. Artık tanıdıktı. Dolanırken buradan gibiydim…

Karacasu sapağında indim ve evlenecek olan çifti bekledim, geldiler. Güzel kardeşime kocaman sarıldım. Daha büyüğü olsaydı, öyle de sarılırdım. İçinde yer etmek istersin ya insanı, aynen öyle. Müstakbel eşi de sarılan bize sarıldı. O da, farklı değildi. Yıllar geçirdik, paylaştık, yaşadık. O an, o sarıldığımız o sapak, çok şeyden fazla anlamlı. Yolum yeniden oraya düştüğünde, o sapağa bakarken gözlerimde aynı sevgi ve heyecan olacaktır. Yazarken de aynı ânı yaşadıysam…

Düğün öncesi yemeğe gelen, sadece bir gece birbirimizi görüp sevdiğimiz insanlar geldi, hiç de öyle tanımıyor gibi değil, sanki hiç yabancı değilmişiz gibiydi. Öyle de güzel paylaşımlarla geçirdik vaktimizi…

Düğünde gelen aile parçam ise bambaşkaydı. Aramızdaki bağ, sevgiyle ve içtenlikle bakan gözlerimiz, paylaşımlarımız, o ânın anlamını daha da arttırdı. Bir yanda kardeşim evleniyor, mutluluğundan nasipleniyoruz, bir yanda bir kardeşimle hasret gideriyoruz. O an ki hissiyatı anlatacak donanımım yok. Düşünün işte en sevdiğinizlesiniz. Öyle işte…

Birçok yeni insan tanıdım sadece iki günde. Gözlemlediğim için az çok tanıdığımı hissediyorum. Bir tanesi başkaydı. Sadece birkaç saatlik irtibatımız oldu. Ama verimi saatlere sığmazdı. Hisleriyle yaşamaya çalışan, etrafındaki muazzam yaratılıştan etkilenip inancını destekleyen ve bundan taviz vermemek için bir çabası olan, hislerini paylaşırken gözleri parıldayan ve işte tam da orada, içimde yer eden bir insan. Bana yaşadığını, ben yaşamadan yaşatan insanların hissiyatını seviyorum. O da öyleydi. Anlattıklarını gözlerinden görebiliyor ve yaşayabiliyordum. Bu da benim için içtenlik belirtisiydi. Heyecanına ortak ediyordu. Bunu kurgusuz yapıyordu. İlişkilerin süresi yoktur. O kısa an diliminde, pek çok şeyi yaşattı bana anlatırken ve yaşattım ona anlatırken. Bu da aramızda güçlü bir bağ kurdu. Daim olsun diyebileceğim bir bağ…

Keşkeğin tadına baktım. Oldukça da beğendim. Çalışırken tüketebileceğim bir besin olduğunu hissettim. Eskiler işi biliyor. Öyle zor bir yapımı olmasa her gün soframda bir tabak dahi olsa bulundururum. Ancak bunu herkes yapsa da, buradaki yani Karacasu’daki gibi yapamaz sanırım. Muhlamayı andıran bir yapısı olsa da yani kaşık alırken uzayan, tad olarak alaka kuramam. Ama mısır tadı aldım biraz. Buğdayın etkisidir diye düşünüyorum ve tavsiye ediyorum! Hiçbir beklenti olmadan ve birşeye benzetmeden, onu o olduğu için yeyin. Sizdeki yeri, damağınızdaki olsun…

Bana göre farklı adetlere karşılaştım. Evlilik öncesi olan. Verilen yemekler, kız alma, oynanan oyunlar ve dahası küçük detaylar. Herbirini tasvip etmesem de saygı duyarak mutluluklarına destek ve ortak oldum…

Bir vesile ile, neler yaşadım ve yaşamaya devam ediyorum. Bu yola çıkmadan olan tereddütlerim gitti elbet ve iyi ki geldim ve bu ortamı yaşadım diyebilirim. Anlatamadığım ince detaylar da yanında cabası. Plan yapsam da böylesine güzel kurgulanmış bir süreci yaşayamazdım. Buna eminim. Doğaçlanarak gelişen ve anlamı her yanımı sarmış bu süreci verene şükrümüz vardır. Bir de şu var: “Bakalım, bu yaşadıklarım hayatımın yönünde nasıl bir değişim sağlayacak..?”
11 Temmuz 2016

Pazartesi

Denizli

Uzum bir yorgunluk uykusu çekmiş olmayı istesem de, bu tam olarak o huzurlu ve dinç uykuyu sağlayamadım. Olsun, süreç devam ediyor zaten ve sağlam bir kahvaltı ardından doğaçladık. Yarım saat uzaklıktaki Pamukkale Travertenlerine doğru yollandık annemle. İlk teklif edince istemedi, ancak bu imkanı bir daha sağlayamayacak olabiliriz diye kabul etti. İyi de oldu.. hatta harika…

Hiç bilmem Denizli’yi.. bu bölgeyi de. Ama bir güzel yan vardı. Kimse sorsam yolu en doğru şekilde gösterdi ve yardım etti. Bazısı gideceğimiz yere kadar eşlik bile etti. O yüzden, geçtiğim yeri de hatırımda tutabildiğim için, rahat bir şekilde Pamukkale’ye ulaştık. Ver elini travertenler…

İlk gelişimiz ve böyle bir yapıda ilk deneyim. Yalınayak deneyimlemeye başladık. Harikaydı! O kaygan olmayan dokusu, sıcak akan(36 derece) ancak taşa değdiği için ve aktığı uzun yolun etkisiyle serinleyen şifalı bilinen kalsiyumu bol olan su, suyun birikmesiyle oluşan havuzlar, olabildiğince göz alan beyaz ve harika bir manzara! En başa kadar çıktık ama yavaş yavaş. Tek derdim mayosuz olmamdı. Olsaydı tüm günü su içinde geçirebilirdim. Yolunuz düşerse mayolu olun, daha mutlu olun! 🙂

Travertenlerin bitiminde, Hierapolis Antik Kenti başladı. Bu kent, tam da travertenlerin üzerine kurulmuş. Suyunun şifalı olduğu düşünülen antik havuzdan hemen sonra da, kent başlıyor. Bu antik kent, çokça yıkıma uğramış(depremler) ve bu yüzden de ayakta duran yapısı oldukça azdı. Bir antik tiyatrosu, bir de mezarlık kısmı bana göre görülmeye değerdi. Fazla bir hissiyat vermedi, en son gördüğüm Afrodisias’tan sonra.. ve bir tavsiye daha, imkanınız varsa hem travertenleri hem de bu bölgedeki nice antik kenti, biraz daha serin havalarda ziyaret edin. İnsanlar pancar gibi dolanıyordu etrafımızda. Krem kullanmasaydık, bizde de durum vahimdi…

Antik Havuz

Antik Kent Manzarası

Tiyatro

Mezar

Mezar

Mezar Kapağı

Zeytinyağı Sıkma Yeri

Antik kentteki hararetli dolantının ardından geri dönmek için yine travertenlerden geçtik. Biraz daha hızlı ama yine keyifli. O suya değmek, yürüdüğün yerde zaman zaman sakin, zaman zaman güçlü akan suda yürümek her türlü keyif verdi ve aldığımız keyfi tadında bırakarak dönüş yoluna girdik. 21 km yol yürüdük. Tahmin edemeyeceğimiz kadar da su kaybettik. Öyle ki, içtiğim litrelerce su, sindirim sistemimden dışarı tam anlamıyla atılmadı. Her giren sıvı, ihtiyacı olan kısıma tutundu. Bit tavsiye de, her an su için. Zaman zaman belli aralıklarla içmeme rağmen durum buydu…

Doğaçlanan bir günün ardından aldığımız keyif, günün dolu geçtiği hissi, birşeyler yapmış olmak yada zihnimizde dokunulmamış yerlere dokunmuş olma düşüncesi ve tabii ki o güçlü yorgunlukla düştük yatağa. İşte en tatlı uyku da, yorgunken alınandı ve bir düredir pasif mutluluğumu, aktif mutluluğa çevirmenin harika hissiyle alınan oldu. Dağları tepeleri aşmamın bana faydalı bir kondisyon sağladığını tekrar gördüm ve bunun üstüne gitmem için de bir nedenim daha oldu…
12 Temmuz 2016

Salı

Denizli

Bu sıcak memlekette, üşüyerek uyumanın da keyfine vardım. Bu yüzden yaşanabilir şehirlerimden biri. Dağın eteğinde sayılan, sessiz ve serin bir gecede, sevdiklerinin barındığı bir evde, huzur uykusu…

Ve bugün, kısa ve mini Ege turumuzun son günü. Gelmeden birçok düşünceyle sıkıntılara girdiğim ancak İzmir’e geldiğim andan itibaren doğaçladığım bu süreçte yaşadıklarımı ve yaşattıklarımı unutamayacağım. Çünkü gerçek bir etkiyle yaşanan, verimli bir süreçti. Beklediğimin en üstünde ve bir ders daha. Ne kadar plan yapsam da, benim için en iyisini planlayan var. Yaptığım evhamların yersizliğini birkez daha gördüm ve gerçekten diyebilirim ki: “Şükür Yaradan’a!”.

Denk geldiğim her olay, iletişime girdiğim yada girmediğim her insan, yediğim tüm yemekler, her türlü duygu hallerinin, yaşamının yönünde bir anlamı ve yeri olduğuna inanıyorum. Bana dokunan ve benim dokunduğum her insanın bir amaca hizmet ettiğini ve yaşamlara şekil verdiğini her zaman hissetmişimdir. Bundan sonraki süreci de dikkatle inceleyerek, tadına vararak yaşayacağım inşallah….

Bugün, bir süreci daha sonlandırmış oldum. En başından beri, hergünün anlamını, hislerimi, derslerimi ve bana olan etkisini paylaşmaya çalıştım ve hergün bana birşey kattı. Bana göre harika etkilerdi. Çokça güldüm, sakin sakin gözlerimden yaş da aktı, bazen durduramadım gözlerimi, heyecanlandım, sevgiyle seyrettim, ilgiyle dinledim, merhameti en içimde hissettim. Hiç de korkmadım. Çünkü güvenli topraklardaydım…

Karşınıza bir imkan çıkarsa, karar vermek için gereksiz bahanelere sığınmayın. Varsa ufacık dahi bir imkan, kullanın. Benim için, zor bir karardı. Topraklarımda ikinci sürüm çay toplama zamanı. Ege’ye geldiğimde aldığım haber beni ne kadar dönmeye teşvik etse de, burada olmamın nedenini de yaşamam gerektiği düşüncesiyle, bu yersiz düşünceyi def ettim. Çünkü her yaşanılanın bir nedeni olduğuna inancım tamdı.

Çay için gelen işçilerimizin bizi yolun başında bırakması ve tüm ailemin çaylığa girmesi, eski günlerin gözümde canlanan bir karesini harekete geçirdi. Belki bu da, bizim için bir başka kapıydı. Bundan sonraki iş süreçlerinde daha temkinli ve güvenli yolşar seçmemiz gerektiğini düşünüyorum ve bu yolda adımlar atmaya çalışacağım. Bu süreçte uzakta olmam da, topraklarımda yaşanılan bu duruma daha geniş bakmama vesile oldu. Yaşadığım yeri yaşanılır kılmak önce Yaradan’ın, sonra da benim elimde. Yapmam gereken sadece çaba göstermek. Nasibe bırakmamın da temeli bu! Çaba…

Kısa bir süre için İstanbul’da olacağım. Bu sürecin de anlamlı olacağına inanıyorum. Her günün, her ânın olduğu gibi…

Şu âna kadar yazdığım en uzun soluklu yazı paylaşımımın, birine bir faydası olmasını ümit ederek paylaşıyorum. Verdiğim emeğin ekmeği de budur benim için, küçük bir hayır…

Sevgi ve selam olsun, vakit ayırana ve hissedene…

Bir Sürece, Bir Süreçle Hazırlanmak! 


27 Haziran 2016

Pazartesi

Trabzon

Geceden beri sıcağın etkisi, fazlasıyla gösterdi etkisini. Şıp şıp terleyerek uyudum, ayağımda buz kütlesine dayanarak. Yine şıp şıp terleyerek uyandım, ayağımda buz kütlesi olmasına rağmen sahura…

Akabinde bir kısa uyku gördü gözlerim ve hazırlandık, en erken yolculuğa. Saat 6’da İstanbul’a yollanan uçak için. Kontroller yapıldı ve beklediğim kapının karşısında gün doğuyordu. Öyle de nefis.. son son uğurluyor muydu, yoksa heryerde yanımda olduğu mesajı mıydı…

Az da olsa erken hareket ettik, hatta erken varılacak anonsu da geldi. Ancak o vazgeçilmez denilen şehire, İstanbul’a yaklaştığımızda durum değişti. 20dk gecikmeyle ulaştık ve ilk işaret geldi. Her ne kadar doğal gözükse de bana işaret gelen bir durum ve bu duruma cevap getiren soru: “Bu şehirden neden uzaklaştım?”

(Cevabını net veremem. His diyelim yada hissedememe…)

İnişin ardından yetişilen otobüs, otobüsten başka bir araca aktarma ve sağsalim eve geliş. Gece 3 saatlik uykunun etkisi büyüktü. Oldukça zorlayıcı…

Eves geliş, hiç gitmemiş gibi oluyor. Bıraktığım yerden devam gibi. Yıllarımı geçirdiğim gibi.. ve ikinci sıkan durum!

Ev telefonunu arayan telefon şebekelerinden. Emniyet hala telefonla iş çözüyor gibi, sesinden zerre ehemmiyet gelmeyen bir insan ve oldukça yoğunlaşam hislerimle yüzüne kapattığık telefon, ki yine de efendiliğimi bozmadım. Karadeniz’den ayrılış savunması saydığım hafif hırçınlığımı da dizginleyerek…

İşte bir neden daha! Olabilir. Hem de heryerde. Ancak tam da geldiğim ilk günde ve evdeki onca kişiye rağmen benim telefona bakmam ve konuşmam.. bir işaret mi saysam? Saymak hoşuma gidiyor. Çoğu insandan daha destek…

Yine de herşey bir yana, eve girdiğimde kardeşimle koca koca sarıldım, derin derin kokladım. Çoğu şeyin dermanı gibi.. uzun zaman olmuştu. Kardeş de evlat gibidir. Sorumluluğunu sevdiğim bir yan…

Sıcağın artışı ve uykusuzluğun etkisiyle uyumuş kalmışım. Belki de en tatlı uykulardan…

Gün bir şekilde biter, bereketli bir iftarla ve akabinde sevdiğim bir caminin teravih namazıyla bitti. Madem topraklarımdan koptum, bunu kabullenip verimini yaşamam gerekir diye düşündüm. İstanbul’da da yapılabilecek en anlamlı şeyi yapayım dedim; çeşitli ve anlamlı ibadet yerlerinde, doyuma yollanmak.. ilk günden bunu sağlamak için bir çaba…

“İlk gün, yorgunum” deyip geri çekikebilirdim. Belki de hakkımdı. Ancak kendimi rahat bırakan bir yapım yok. Harekette de bir bereket vardır hem…

—–

28 Haziran 2016

Salı

İstanbul

Sıcak uyandırdı, sarsarak…

Camları açtım ve uzanmaya devam ettim. Sonra birkaç ses geldi. Şifa sesi…

Tek tük yağmur sesi. O an yattığım yerin huzurunu anlatamam. Gevşedim kaldım ama bir yandan da bir coşku sardı. Omuzumda, sırtımda yada başımda bir el “Şşş.. ben buradayım, yanındayım…” diyordu. Beni toparlaması ve içime serpmesi için topraklarımdan gelmiş gibiydi…

Serin bir gün başladı!

Şehre en hızlı adapte yollarını yıllardır yaşadığım için, uyguladım yine. En kalabalık pazarlardan birine gittim. Bir anda gerçeğin içindeyim. Yoğun, kalabalık, telaş, ihtiyaç, akıllı, muhtaç.. dahası…

Uzun süren bir dolantı sonrası, hem bedenen hem de zihinen yorgun bir halde vardım eve. Yağmur sonrası sıcak da üzerimizde…

Günde en az iki kez suyun altına girdiren bir bunaltının yaşandığı, bunun öyle muazzam bir iş gücü veya yorgunluk sonunda değil, olağan bir gün içinde gerçekleşiyor olması da, şehrin yaptırımlarından diyelim, tabii benim için…

—–

29 Haziran 2016

Çarşamba

İstanbul

Her sabah gibi, yine sıcak uyandırdı beni. Öperek uyandırmıyor elbet. İyice sersemleterek uyandırıyor…

Başlayan bu günü de, çivisinin çıktığını düşündüğüm İstanbul sokaklarında geçirecektim. İstanbul’a geldiğimde yaptığım bir rutin. Pek çok ihtiyacımı, uzun soluklu gezintilerle karşılıyorum. Gördüğüm, yaşadığım manzaralar da çivisi dediğim kısımlar işte. Mesela Ramazan ayını atlayarak geçmiş yerler gibi…

İster dağda olayım, ister şehirde;  ben bu bedeni yormadan, “Tamam hakkını verdim!” demeden peşimi bırakmıyorum. Bugün de öyle oldu. Eve sağsalim ulaştığımı görmek iyi geldi. İhtiyaçalarımın bir kısmını temin etmek de…

Tüm bu kısıma baktığımda, şehir bir uğrak yer olarak katlanılabilir benim için. Herşeye olan ulaşılırlığıyla, asıl yaşamıma dönmem için süreci hızlandırabilir. Bunu kullanabilmek güzel. Bir günü de böyle, içimi biraz daha ferahlatacak düşünce ile bitiriyorken, iftar sonralarını da değerlendirdim. Kıymetli birkaç sevdiğim insanı, kısa olan sürecimin anlamına anlam katmasına olan desteklerinin önünü kesmedim. Bir de Ramazan’da İstanbul başka. Burada doğup büyüdüğüm için, bu huzuru sadece Ramazan’da yakalardım. Geceleri olan dinginlik…

—–

30 Haziran 2016

Perşembe

İstanbul

Anlık, sağnak yağan yağmurla uyandım. Harikaydı. Topraklarımı anımsatan o güzel ses…

Bir ferahlık geldi tabi. Hem cismime hem içime. Evden çıktığımda dinmişti. Kokusu az da olsa üzerindeydi. Gideceğim yere yollandım. Yolum bulutlarım gidişineydi sanırım. Yağmurla beraber gittim. Ohh…

Kilometrelerce yürüdüğüm ve hakkını verdiğim bir gün. Bugün tek değildim. İnsan insanı seyahatte daha iyi tanır derler. Bunu da ona uyarladık. Gezerken daha iyi tanınır dedik. Olduğumuz gibi…

Doğaçlama yaşanan anlardan oluşan bugün, tam bir tükenmişlikle sonlandı. Bazen abartıyorum…

İnsan iletişimlerinde samimiyet ve içtenlik önemli. Gerçek olan hissediliyor. Güven sağlayan da bu kısım…

Birkaç gündür uzun soluklu dolanmalarımın karşılığını iftar sofrasında tükettiğim sıvılarla karşılamaya çalıştım. Dediğim gibi, birşeylerin hakkını vermeyi seviyorum. Ancak bazen ucunu kaçırabiliyorum. Gençliğe olan güven diyelim ve dikkati daha da arttıralım en iyisi…

—–

1 Temmuz 2016

Cuma

İstanbul

Geceleri pek uyumuyorum. Sahura kadar biraz dinlenme sadece. Sabah da sıcağın sarsmasıyla uyanıyor olmak işte…

Erkek kalkıp, İzmir’e mecburi doğaçlama bilet bakmaya gittim. Arefe günü gözüken yola bir çaba işte.. buldum da…

Kısa süre de olsa, eve döndüğümde uzun süreli bir dağ çalışması yorgunluğu geldi. Değmedi tabi. Bedenimin hakkı bu değil. Ama bu yorgunluk da bedenen değil, zihinen.. tüm bedene etki eden…

Tabii ki, bir günü böyle bitirecek değildim. İlle de suyumu çıkaracağım. Büyük bir pazara doğru yollandım. Ev için ve dağda çalışmak için yıllardır pazardan alışveriş ederim. İşletme okumamın bunda büyük etkisi oldu. Sadece okumayıp yaşamamın daha çok. Ne derler: “Düşük fiyat, yüksek kalite!”

Birşeye hakettiğinden fazlasını veririm. Ancak bu şey, bir ustanın yılların birikimiyle hayata geçirdiği eser olmalı yada eşi olmamalı veya az olmalı. İkamesi olduğu sürece, seçenekleri gözden geçirmek akıllıca olmalı.

Şu da var! Devamlı bir kalitesizlik içinde tükenen ürünlerden ziyade, anneannemin geçmişten günümüze dillendirdiği akıllı alışveriş sözüyle ilerlemek bana hep daha akıllıca geldi: “Birşeyi alacaksam, bir kere alırım, tam alırım!”. Bir işi yaparken de öyledir. Bir işi ya tam yapar yada hiç yapmaz. Bu şekilde hanesinin bereketi de eksilmedi. Değer verdiklerimiz önemli. Neye hak ettiğinden fazla değer verirsen, senden o hızla uzaklaştığı hiç mi olmuyor? İsteğimiz sonsuz olsun. Sonlu olanlar birer araç. Tabii ki, yaşamımızı sürmemiz için gerekenler. Ancak kanaati unutunca, yeterlilik de ortadan kalkıyor…

Alacaklarımı aldım ve tüm yorgunluğun sırtımdaki gücüyle döndüm. Bir ara eve ulaşmak hayal gibi, sadece umut ettim. Sıcağın ve su kaybının etkisi yüksek…

Eve geldiğimde ilk işim, aldığım karpuzu çatlatmak oldu. Biran önce soğuma safhasına geçmeliydi. Sevdiğim gibiydi, gofret gibi.. gofret ısırığındaki sesi yaşatan…(Bu kavram bizimle literatüre geçebilir. İyi karpuz, gofret gibi olacak, et gibi değil. Bunları daha sonra detaylandırırım)

Önceki karpuzun da suyunu çıkarttım. Nasıl bir hararetle hareket ettiğimi düşünün işte. Soda ve karpuz karışımı…

İftara sağsalim ulaştık. Tek açtım. Annem gecikti. Diğerleri de çalışıyordu. Şehrin getirisi varsa böyle de götürüsü var işte. Kırsalda büyük ve kalabalık sofralar eksik olmazken, çalışmanın bir adabı varken, şehirde bunun imkanına pek ulaşamıyoruz. Çoğu zaman da bunu biz seçiyoruz. Uzak ve yalnız kalma istekleri(!)

Yaradan’a yakınlaşma günü bugün. Gecenin kadrini yaşamaya gittim sevdiğim camiye. Onca serinletecek araca rağmen, ibadet sırasında şıp şıp terledik. Binin üzerinde insanın toplanabileceği nadir çatı olunca(Bir cami), olağan durum. Bundan rahatsızlık duyulmaz elbet, bir araya gelmeyi sevene, işine bakana tabi…

Birleştiğimiz unsurları güçlendirmeliyiz. Unutmamak için, özü…

Sahura doğru yollanmıştım ki, biraz alıngan bir mesaj geldi. Benim sebep olduğum bir durum olması ihtimali bile bir endişe yarattı. Şehre düştüğümde kesilen sesime itafen bir sitemdi. Sadece şehirden de değil. İnsanları hayatları var. Yanımda değilken her an yanımda tutmak için bir çabayı engelleyecek düşünce yapısının da etkisi var. Mesela, zamanını almamak, bu zamanı daha anlamlı yaşamasının önüne geçmemek, bir iletişim aracına bağlamamak ve dahası ince düşünceler vardı. Ne gerek var öyle değil mi? Yaşa istediğin, içinden gelen gibi. Savunduğum bir yaklaşım. Yapıyorum elbet. Ancak her durum için bunu sağlamam, tüm geçmiş yaşantımın üzerine eklemelerimle olacak birşey. Bu durumu açıklıkla halledebiliriz ki, alınganlık yaşattığım kıymetli insan, samimiyetime güvenerek açık oldu. Sebebini sordu. Bu denli bir farkındalığım olmadığı için üzgündüm. Ancak açık yaklaşıma, gerçek yaklaşınca anlayışlı ortam sağlandı. Buna sevindim elbet ve anladım ki, bazen de çok düşünmek, düşüncesizliğe yol açıyor yada öyle bir algıya. Bu deneyimden sonra da diyebilirim ki, insan ilişkilerinizde açıklığa daha çok önem verin. Öyle haddinden fazla da tek başınıza düşünmeyin. Beraber düşünün. İletişim bunu gerektirir. Bunu daha iyi anladım ve tatlıya bağlanmasının huzurunu duydum…

—–

2 Temmuz 2016

Cumartesi

İstanbul

Güne ani kalkışla başladım. Bugün, uzun zamandır görmediğim dostumu görecektim. Askerlik vazifesi için İstanbul’da bulunduğundan, ben de kısa süreliğine gelince, imkan da olunca bir hasretlik dindirelim dedik. İyi de ettik. Çok da uzun sürmeyen yolculuk sonrasında koca koca sarıldık. Birkaç işimizi halledip vakit geçirecektik. Planı öyle yapmıştık. Plan mı?

Bir telefon geldi. İkimizin de ortak sevdiği kıymetli bir arkadaşımızın annesi Kadir gecesinde vefat etmişti. Bütün o planımız, heyecanımız durgunluğa ve düşüncelere itti bizi. Yollandık arkadaşımızın yanına. Evin dışında çökmüş, yaşlarını durduramıyordu. Sarıldık, uzun uzun.. sımsıkı.. biz buradayız…

Farkındalık dolu süreç başlamıştı her birimiz için. Uzun zamandır birbirimizi görmemiştik. Nasip işte, bizleri bir araya getiren olay…

Bir insanın acıyla dolan gözlerine nasıl dayanılır bilmiyorum. Sadece ortak olmayı yaşıyorum. Eş oluyorum ona. Ancak öyle anlamaya başlıyorum. İçine giriyorum, birlikte yaşıyoruz. Birimizin farkındalığıyla dizginleri ele almanın bir yolu bana göre.. öyle de oluyor…

Biz ona, onun yaşadıkları bize etki etti. Kaç gündür kafamda zerrelerin çözümüne rağmen kendimi çözümsüzlüğe ittiğimi gördüm. Tatlı canı bu kadar sıkmaya değer miydi? Böyle bir kaybı, alışkanlıkların ve anıların yokluğunu düşününce…

Bunları, bu denli derin yaşamamızın da nedenleri sıralanmıştır ardı ardına elbet. Hissedebildiklerim var!

-Kaybetmeden, kendime kaybetmişliği yaşattığım bu birkaç günde, gerçek kaybı görmem,

-Sanki garanti yaşayacakmış gibi olan uçsuz davranışlarımıza vurdumduymazlıklarımız,

-Her an hatırımızda taze tutmamız gereken en gerçek,

-Elindeyken, tüm imkanlarla yaşamak ve yaşatmak ve dahası…

Hala şaşkınım! Ne umduk, ne bulduk. Bulduğumuzun çıkarımlarına dikkat kesildiğimde ummamın pek bir etki alanında kalamadım. Şükür ki, farkındalık yaşatıldı. Duygusu yoğundu ama hak görülen bir yaşanmışlığın bizlere de nasibi vardı, nasiplendik…

Ayrıldık arkadaşımızın yanından. Kısa bir süre vakit geçirip, ayrılacaktık. Planlı giderken, doğaçlama gelişen süreçteki her an anlamlıydı. Ayak üstü paylaşımlar bunların içinde. Oldum olası  bir yeri gezmek, yaşamak kadar zevk vermiyor. Bir insanı da yaşamak, yaşamının yanında ortak tutmak, pek çok anlamlı süreçlerin ötesinde bir anlam yaşatıyor. Öyle de oldu. Doğaçlanan bir günde, neler de sığdırdık dostumla…

Yine oldukça yorgun bir şekilde tuttum evin yolunu. Sağsalim gitmek ümidiyle atıyordum adımlarımı.. gittim de…

Bir gün, yoğun duygular ve etkili çıkarımlar. Herşey olduğu kadar. Yaşanılacağı kadar…

—–

3 Temmuz 2016

Pazar

İstanbul

Dünden gelen mesaj, bahçesindeki karayemiş ağacını deşirmemi isteyen sevdiğim bir akrabamdandı. Belediyeden araç istemiş, ancak belediye bunu sağlamamış. “Araç yoksa da Kamer var!” demişler. ☺ Hem Ramazan oluşu hem de havanın sıcaklığını göz önünde bulundurduğumda, söz vermedim. Gün içindeki halime göre birşeyler yaparız dedim…

Bugün havanın ara ara güneşli ve serin olmasını bir işaret kabullendim. Madem durum böyle, bisikletle yollanmak üzere hazırlanmaya başladım. Bisikletin tekerlerini şişirirken bir sorun yaşadım. Pompanın arızalanması üzerine fazla bir uğraş vermeye başladım. Bir anda niye böyle oldu diye düşünmeye başladım. Aklıma ise, gecikmemin yada bisikletle gitmememin gerektiğiyle ilgili bir düşünce geldi. Sakinleşip işimi görmeye devam ettim. Neyse ki hallettim ve yola koyuldum. Aklımda ise bu düşünce tabi. Uzunca bir bayırı hızlıca inecek bir yolum vardı. Ancak nasip işte, önüme büyük bir belediye aracı geldi. Yolun geçişlerini kapattı. O gittikçe ben de gittim. Aklımdaki düşünce de güçlendi. Hızlı gitmemem gerektiğini düşündüm. Belli bir hız seviyesinde gitmeye devam ettim. Vardır bir hayır, eminim. Birşeylerden korunduğumu varsayarak sakince ulaştım ağacın altına. Direk çıktım ve toplamaya başladım karayemişleri. Biraz terletti ama keyifle gördüm işimi. Yanlış değilsem türü de Promo Karayemişiydi. En erken değen karayemiş türü. Bir de yeyip tadına bakabilseydim…

İşimi hallettim. Elleriyle diktiği ağacından topladığım karayemişlere vesile olan Fatma teyzemizin canına ruhuna gitsin. Kısa da olsa akrabalarımı da ziyaret etmiş oldum. Biraz sohbetten sonra da yola koyuldum. Sağsalim eve geldim ama yoruldum tabi. Biraz da yorgunluktan mayıştım…

İftar için bir şerbet hazırladım. Bir de nefis bir börek. Sonra istirahat ettim. İftarda yaptığım şerbetle ilgili, ilginç bir süreç yaşadım. Bardağıma doldurduğumu dudağıma götürdüğümde az az içemedim hiçbir bardağı. Nasıl bir ihtiyaç hissederek yaptıysam, her bardağı dikleyerek içtim. Buna inanırım. İhtiyacım olanı yapmışım ve onu gidermeye çalışıyor güdülerim. Giderdim de.. harikaydı…

İftar sonrasında karayemişlerden getirdi akrabamız. O nasıl güzel bir tat! Ne anılara götürsü öyle, ne yaşanmışlıklara…

Bereketini hissettiğim bir karayemiş günüydü. Emeğin karşılığını tüketmek gibisi var mı hiç? Hele ki, yapılan bu ufak işin ardından gelen dualar…

—–

4 Temmuz 2016

Pazartesi

İstanbul

Tüm günü yolculuk psikolojisiyle geçirdim. Sereserpe yatarak…

Ben kurduğum düzeni, işleyişi bozma ihtimalinde bile böyle psikolojik olarak rahatlığımı kaybediyorum. Tabi yolculukların da sebep ve sonuçları var. Bunlar katlanılır kılıyor. Bir dağ yolculuğunu yada yayla yolculuğunu uzun soluklu yaşamaktan duyacağım heyecanın ve huzurun sonu gelmez sanırım. Şu an ki yolculuğum ise İzmir, Aydın ve Denizli’ye olacak. Yolculuğun asli nedeni, sevdiğim bir dostumun mürüvetini görmek, diğer nedenler ise birçok sevdiğimiz ve sevenimizi görmek, vakit geçirmek. Yine de dediğim gibi, ben bir düzen oturttuğumda içindeki belirsizliği de sevebiliyorum. Hatta tüm o insanları çatımın altında toplamaktan büyük de mutluluk duyarım. Ama gel gör ki, ben şu an için bunu bir belirsizlik olarak görüyorum. Pek içim rahat etmeden gidiyorum. Tek tesellim sevdiğim insanlar…

Öyle yada böyle, yolculuğa çıktık. Sonu hayır olsun ve sonunda topraklarıma sağsalim döneyim istiyorum.

Bayramın birinci gününden sevgi ve selam olsun..!

Yaşıyordu Ömer…

image

     Sakince oturuyordu. Etrafında onunla konuşanlar…

     Hikayesi vardı elbet, o küçük boyların kendine büyük hikayesi. Bildiği kadarını anlatabileceği, en güzel yanın da içinden geldiği gibi anlatabileceği, baskısız, sınırsız…

     Yüzünü görmeden geçtim arkasına oturdum. Açıkta olan ensesinden içten, öptüm. Fotoğraf çekilirken bir anda kadraja dahil olunca çekildi fotoğraf da…

     Ellerini gördüm. Yer yer pütür pütür, hafif karartılı. Ellerimi gösterdim ona. Yer yer pütürlü. “Bak bunlar çalışan eller!” dedim.. derken ki hislerim…
Önceleri böyle değildim. Bilmezdim. Ama şimdi bildiğim ve hissettiğim birşeyler var. Her uzvumun yaşadığını bilmek…
Ellerimde, kollarımda, vücudumun diğer noktalarındaki izler, çizikler, yaralar.. bunlar bana yaşadığımı bildiriyor…

     Geçtiğimiz günlerde limonata yaparken baş parmağımın üstünü rendelemiştim. O yaranın her sızısı, bana o günü ve o gündekileri hatırlatıyor. Şimdi kapandı. Geçiyor ama o kadar hatırlattı ki, geçse de o günün tadını unutmam herhalde…

     Ömer’in elleri de yaşıyordu. O küçük elleri, yaylada ailesine yardım ediyordu. Çok da düşünceliydi. Küçük adam.. derdimi anlatsam derman da olurdu, kim bilir…

     Son bir güzel başından kokladım. Ben kokuyu pek unutamam. Onu da unutmak istemedim…

     Ona son dediğim ise, etrafında öpmek isteyen ablalarına karşı, “Öptürme Ömer! Kendini sakla’ idi… 😆

HEMŞİN YAYLALARI: “BADARA/GİTO”

Yola çıktık…
Biri hariç hiç tanımadığım insanlarla yola çıktım. Kısa sürede sima ve isimlerle olan tanışıklıkla yola devam ettik. Böyle bir ortamda etkileşimi sağlayan pek çok unsuru desteklemeyen, amaçsızca çalan şarkıların gereksizliğine aldırış etmedik diyelim. Ben tabiatı, araçla da gezsem, sesini duymayı isterim. O olmadı, yanımdaki insanların varlığının sesini isterim.. ki bu düşünceyi yaşatan ne kadar insan var ki…
Yoldayız. Saat 15.30 ve herşey şu anda yolunda. Dağlarda sis ve araçta yoğun bir parfüm kokusu. Bunlar katlanılır şeyler. Sorun yok…

Saat 15.54
Şimşir ormanlarının yanından geçtik. Muazzam büyüklüğü ve kalınlığı yakalamışlar. Onları koklamak isterim  bedenine dokunmak da. Hatta bir parçasını oymak da…
Aracın kıçı başı ayrı oynuyor. Yolların engebesi zorlayıcı. Hele ki araçtayken. Yürümeyi ve her kıvrımını tatmak isterim. Bunu bir kenarda tutacağım. Gezmeyi değil, yaşamayı severim. Bir kere de olsa yaşamayı…

Saat 16.46
Badara Yaylası

image

image

image

image

image

Saat 18.06
Gito Yaylası
Alabildiğince sis. Arada gidiyor, çokça geliyor. Yüze değiyor, hissediliyor. Bıyıklarım ve sakallarım ıslanmış. Serinliği çokça. Kulaklarım üşüyor. Kokuda arada ahır var ve ahırın içindekiler…
İlginç bir his. Olduğum yerde birçok ev var, dipdibe. Sisliyken hiçbir yer görünmüyor. Belki bir ada misali. Sadece biz varız. Bizler yaşıyoruz. Başka bir dünyamız ve sınırlarımız var ama sonsuz…
Eşsizliklerle dolu dünyamda birine daha şahitlik ettim. Esinti çoğaldı. Büyük bir kayanın üzerinde yosunların rengini severek yazıyorum. Arada ileri bakıyorum. Görünür gibi oluyor ama olmuyor. Müsade yok. Olsun. Kabullenip yaşayana sorun da yok…

image

image

image

image

image

Saat 19.19
Şimşir ormanı
Eşsiz ve muazzam yapılar. Böyle kalınına denk gelmedim elbet. Öyle etkileyici ki, hisleri bol. İçinde ruh olan bir orman. Hemen yanında gürül gürül dere. Örtüde oluşan yosunlar da koruma kalkanı. Bize de halısı…

image

image

Saat 21.23
İftara birkaç dakika geç kalsak da, sağsalim orucumuzu açtık. Herhangi bir yabancı kalmadan yedik, içtik, sohbet ettik. Hiç bir araya gelmeyen insanların, vedalaşmasıyla sona erecek.

Saat 21.25
Dağdan topladığım likapaları araçta yedik. Tatmayanlar da tattı. Bir de birşey anlattım. Burada da anlatayım. Dedem zamanından…
Eskilerde daha siyah çay yokken, dedem likapa yapraklarını köyün gençlerine toplatır, yoğurtarak siyah çaya benzer bir likapa çayı yaptırırmış. Bu çayı da Trabzon’a satarmış. Ey gidi günler diyelim…

Saat 00.55
Yatağa uzandım. Uyumayacağım. Sahura birşey kalmadı. Geleli de, 3 saate yakın oldu…
Ummadık, anlık gelişimlerle yaşamın örtüşmesi ve tüm geçen günlerde bir üst kademeyi göstermesi, oldukça düşündürücü ve bir yola koyucu olduğunu düşünüyorum. Etkileşimle değişen hayatlar…
Tüm süreçte anlamlı anlar yaşandı. Biri vardı ki, gözlerimi doldurdu. Şimşir ormanındaki o koca ve yaşayan ağaçlar. Yanından akan derenin sesi, ağaçların üzerinden sarkan ve üzerini kaplamış yosunlar, ormanın içinde bulunduğum konum ve yaşadığım an. Nasıl da güçlü, içimi seven bir his…
Yürürken yanından geçtiğim her ağaca dokunarak veda ettim. Yine geleceğimi dillendirmeden. Hissetmişlerdir eminim, aralarında uzanmayı nasıl istediğimi…
Bir haber hayatların kesişmesiyle gelişen, bana göre geziden çok hisli sürecin verdiklerini ve vereceklerini yaşamaya ve yaşatmaya devam edeceğimdir. Çünkü yaşanan her an, o anda kalmıyor. O anda sana verdikleriyle yoluna devam ediyorsun. Tek istediğim, sonu hayır olsun…
Sevgiler ve selamlar..!