AVCI: “Hayatının Yarısı”

Puslu havanın hakim olduğu yüksek rakımlı bir bölgede yaşayan avcı kabilesinde yaşananlardan…

Adam ve Büyük Anne, kabilenin geri kalanında yaşanan sorunlardan dolayı çadırlarını, biraz daha yüksekte ve kabileden uzakta bir yere kurmuş, yaşamlarını sürüyorlardı. Yaşanan zorlu süreçlerin ardından ailelerinden sadece ikisi kalmıştı. Elbette kalmalarının bir anlamı vardı…

Kadın ise, bu bölgeyi araştıran ve yaşamlarını algılamaya çalışan araştırmacı. Artık araştırmayı bir kenara bırakmış ve etkilendiği bu hayatın içinde olma kararını vermişti…

Büyük Anne ve Kadın, vakit akşama dönerken, ormanın girişini gören açık bir bölgede beklemeye başladılar. Büyük Anne, ormanın üzerinden sıra sıra kalkan kuşları izleyerek merakını dindiriyor, Kadın ise heyecanla Adam’ın görünür olmasını bekliyordu…

Büyük Anne

“Yaklaştı!” dedi, havalanan kuşların mesafelerine ve havalanma sürelerine dikkat kesilerek.

“Ağır bir yükü var muhakkak, yavaş geliyor” diye ekledi.

Kadın, Büyük Anne’nin gözlemlerini daha önceki araştırmalarında izlemiş ve kayıt altına almıştı ancak heyecanı, bu dikkatini kör etmişti.

ve Adam göründü…

Sırtından ensesine yerleştirip, ön ve arka ayaklarından sağ ve sol elleriyle mengene gibi sıkıca tutmuş, üzerinde net olmayan kan ve çamur izleriyle, ağır ağır, zorlansa da artık uyuşmuş bir bedenle geliyordu. Onun bu halini gören Büyük Anne, torunun kudretli haline hem sevindi hem de yüreklendi.. ve Kadın’a dönerek;

“Her gittiğinde, bu dönüşü sabırla bekleyebilecek misin?” diye sordu. Karşılığında ise

“Böyle güzel geliş beklenmez mi…” çıktı Kadın’ın ağzından ancak bir büyüğünün yanında olduğunu hatırlayarak utanarak başını önüne eğdi. Büyük Anne ise bu şaşkın hallerini pek severdi Kadın’ın. Farklı kültürden olsa da, geçen süreçlerde içten sevmişti…

Adam yaklaştı…

Büyük Annesine selam verdi. Kadın’la ise sadece bir kere göz göze gelip, yanlarından ağır ağır ve bitkin geçerek yanan büyük ateşin yanına geçti. Hayvanı indirdi ve hiç durmadan belindeki bıçakla derisini yüzmeye başladı. Kendini biliyordu. Kenara oturup kalsa, yerinden kalkamazdı…

Büyük Anne de yardıma geldi. Birlikte hızla hallettiler, hayvanın her parçasına minnettar olarak ve ziyan etmeden. Büyük Anne bir parçayı da akşam yemeği için ateşin üzerine istifledi, ağır ağır pişirdi. Bu geçen süreçte Adam, Kadın’la ilgili hiçbirşey bahsetmedi, Büyük Anne de öyle. Av zamanı böyle olurdu. Sessizce işlerini halleder, içlerinden ve gözlerinden ise şükrü eksik etmezlerdi…

Büyük Anne ve Kadın, yemek hazırlığı yaparken, Adam da, çok yakın sayılmayan mesafedeki şelaleye gitti, yıkanmaya. Mevsim SonBahar’dı. Akan suyun soğukluğu artsa da, Adam’ın derisi bu coğrafyanın bir parçası gibiydi. Değen sudan zevk alıyordu, durmadan akan ve darbelerle vuran suyun altında. Ağır ağır yıkandı, yorgunluğunu suya bırakır gibi…

Üzerini giyip, ateşin yanına geçti. Yerdeki ayı postuna oturdu, uzun ve ıslak saçlarını kurutmaya. Ağır ağır parmak aralarında geçire geçire saçlarını taradı. Kadın da yemek hazırlığını yaparken bir yandan da Adam’ın hareketlerini izliyordu, işinin alışkanlığı olsa gerek ama Adam’ı izlerken gözleri de gönlü de mest oluyordu.

Adam hiç bakma gereksinimi yada güdüsü duymuyordu. Ancak saçlarını kuruturken baktığı ateşte, Kadın’la göz göze gelişlerindeki gözleri görüyordu ve düşünüyordu.

Yemek hazırlanınca Adam, yemeğini alıp ateşin bir köşesine kadınlardan uzakta yemeye koyuldu. Onları yalnız bıraktı. Kadın kendini rahatsız hissetmesin diye.

Ateşe sırtını vermiş, karşıdaki dağın ve ormanın üzerindeki yıldızları ve aralarda geçen bulutları izleyerek yedi yemeğini. Yemeğine duyduğu minnet ve yerken seyrini sevdiği bu ortama duyduğu minnet aynıydı…

Avını beklerken ormandan topladığı ve cebine doldurduğu kuşburnuları hafif patlatarak sıcak suyun içine koyup ateşin üstünde demlemeye bıraktı. Demlenince de el oyması kayın bardaklarına doldurup ikram etti kadınlara. Kendi yine yerine geçti, çayını içtikten sonra da uyuya kaldı orada…

Bir ara gözünü açtığında, Kadın’ın gözleriyle temas etti gözleri. Uzun sürdü; Kadın’ın dikilmiş iki geyik postunu üzerine örtene kadar geçen bir süre.

Yine de fazla dayanamadı, kapadı gözlerini ve öylece uykusuna devam etti…

Gün ağarmadan uyandı Adam. Etrafı kolaçan etti ani hareketlerle. Ateş dinmeye başlamış, etraf ise sakindi. Rüyasının etkisi ise üzerinde. Net olan bir çift göz. Avdan geldiğinde Kadın’la göz göze geldiğindeki gözler gibi. Ateşi harladı. Harlarken düşündü ve karar verdi…

Sabah yemeği için birşeyler hazırladı; Kayın bardaklarına daha önce tek tek yakaladığı arılardan topladığı polenlerden ve kayın ağacı kabuğundan yaptığı kabın içindeki ağaç kovuğu balından koydu, ılık suyla harmanladı. Oğlak derisinin içinde sakladıkları küflü peynir ve biraz da et hazırlamıştı. Büyük Anne ve Kadın da geldi. Önce Adam’ın hazırladığı bal karışımını ağır ağır içtiler. Doğada aceleye yer yok. Herşey tadında ve kararında. İçerken arılara ve Adam’ın emeğine de minnet duyarak…

Yemeklerini yedikten sonra Adam ayaklandı. Donandı av giysi ve araçlarını. Hazırlanırken Kadın’da Adam’ı izliyordu; balta ve bıçağını yuvalarına koyarken, yayını ve okunu sırtına takarken, sapanını da beline sıkıştırırken, başının tepesinden inen ateşin başında kendi başına ördüğü tek örgüsünün sallanışıyla…

Orman yoluna girmeden vedalaştı Büyük Annesiyle. Duasını aldı. Ardından, geceden beri düşündüğü konunun sonuca varması için Kadın’a döndü ve dedi ki:

“Her dönüşümü, bu gözlerle bekleyebilecek misin?”

Net sordu ve net cevap beklediğini de oldukça belli etti bakışıyla.. biraz endişeli bakışlarıyla…

Kabilelerinde asırlardır süren geleneğe göre, bekar bir erkeğin evine bekar bir kadın gelemez. Büyükler vasıtasıyla eğer gelirse, hayatını birleştirmek istediği adamı bulduğunu işaret ederdi. Kadın da bu usulleri bildiğinden, usulüne göre davrandı ve Adam, o avdan ilk geldiğinde göz göze gelişleriyle mühürlendi. Ancak kabile dışından olması, Kadın adına onu biraz endişelendirdi ve bu yüzden de bu soruyu sordu…

Heybetle duran Adam’ın net sorusu karşısında biraz utangaç tavırla başını eğdi. Kalp çarpıntısı bu süreçte arttıkça arttı. Kalbinin bu heyecanından yüreklenerek, başını aşağı yukarı olumlu bir şekilde salladı. Adam, Kadın’ın bu haline hafif tebessüm etti ancak ciddiyetini bozmadı bu hayati karar karşısında devam etti:

“Senden tek birşey isteyeceğim!”

Kadın, ciddiyetle ve merakla Adam’ın gözlerine döndü. Bu diyalog Büyük Anne’nin yanında gerçekleştiğinde, o da onların bu hallerini izliyor ve olan bitene ettiği şahitlik hoşuna gidiyordu.

“Beni sakın ola ki, ‘Çok sevme!’”

Kadın anlam veremedi bu sözüne ama ardını bekleyerek tepki vermedi. Adam ise her sözünden sonra bekliyor ve Kadın’ın sözlerine olan tepkisinde sabrını ölçüyordu. Çünkü bu hayatın temel taşı ‘sabır’dı.

“Beni çok seversen, kırmamak için kendinden ödünler verirsin. İstemem. Kendin ol isterim çünkü.

Üzülmeyeyim diye gerçeği saklar yada yualan söylersin. İstemem. Ben sadece gerçeği severim.

İyiliğimi düşünürsün belki ama bunlar beni iyi etmez. Beni iyi edecek olan dosdoğru olman.

Bana gül, bana ağla, bana kız, bir yerine birşey olsa ilk bana koş ve düşünme, “O üzülür” diye. Eğer dediğime uyacaksan, senin o güzel gözlerinle ölüm dahil herşeyi kabullenirim. Sırtımdaki güvenli kabuğumu yıkma yeter ki…”

Adam son sözünü, ihtiyaç duyduğu güvenli ortama hasretliğinden, boğazında bir düğümle bitirdi.

Kadın, Adam’ın heybetli görünümüne eş, emin ve gerçek bir tavırla, yerdeki omuz postunu aldı ve Adam’ın omuzuna koydu. Sırtına da üç kere, sağ avuç içiyle güçlü güçlü vurdu…

Kabilenin kadınları, adamlarını ava yollarken sırtlarına üç kere güçlü şekilde vururmuş. Anlamı ise, “Gözün arakada kalmasın”

Büyük Anne, onların bu haline huzurlu bir tebessümle baktı. Üzerine düşen son vazifeyi yerine getirmiş gibi…

Adam da huzur ve güvenle koyuldu yoluna. Ancak içinde her zamankinden farklı bir coşkuyla.

Artık avlanırken düşünmesi gereken biri daha vardı; Hayatının Yarısı…

_

Eğer bu yazıyı ve içindeki hakikati hissettiyseniz, daha nicesine ulaşması için paylaşın. Selametle…

Reklamlar

“HAKİKATE YOLCULUK…” Hikayesinin Hikayesi



“Adam girdiği ormanda, seçtiği yerde, yaktığı ateşle, ısıttığı suyla, demlediği kahveyi; hafif eğimli, nemli toprağın üzerine serdiği kabanının üzerinde oturup yudumlarken, bir ses duydu!”
—–

Birgün, bir fotoğraf yayınladım İnstagram hesabımdan. Altına bir paragraf yazdım ve devam etmek isteyenlere bıraktım…

Çokça devam cümleleri geldi. Bazıları ne sesi duyduğumdan bahsetti, bazıları ise bununla birlikte hikayeye yeni bir soluk getirdi. En önemlisi de vakit ayırarak yazma inceliğini gösterdi. Birkaç kişinin yazısı devam edilebilir nitelikteydi ve devam ettim. Ancak fazla uzun sürmedi…

İçlerinden biri vardı ki, hikayeyi ummadık bir boyuta soktu ve dahası bana okuduklarımı yaşattı. Ben okurken de yaşadım, ettirdiğim devamda da yaşadım. O bırakmadı hiç devam etmeyi, ben de öyle. Günlerce yazdık öyle. Baktım iş ciddiye gidiyor kurguyu derinleştirip genişlettik. Yazarken yaşadım ve keyif aldım. Genelde böyle oluyor yazarken. Eğer böyle oluyorsa da muhakkak karşı taraftan da hissediliyor…
Hikaye için bir son geldi aklıma. Bıraksak devam edecekti. Bırakmadık. Sona doğru devam ettik ve bitirdik…

Karşımda yazan kişiyi tanımıyordum. Ne ismini, ne de cismini. Hikayeyi düzenlemeye giriştiğimizde kitap yazarı olduğunu öğrendim sadece. Düzenlemelerde bana oldukça yardımı oldu ricam üzerine. Son dokunuşları da beraber yapıp paylaştık…

Bir anda paylaşınca okunmayacak kadar uzun olduğundan, 12 sayfalık bu hikayeyi, eskiden ve hala radyolarda olan “Arkası Yarın” programlarına benzettim. Her gün bölüm bölüm paylaşacaktım ve bölümleri simgeleyen başlıklar koyarak.. öyle de yaptım ve sonuna geldim…

Bu süreci bana yaşamama destek olan gizemli yazara teşekkür ediyorum. Sosyal ağları gerçeği yansıtmak ve paylaşmak için kullanıyorum. Ancak gelecek nesillerime içinde gerçeklerin bulunduğu hikayeler, masallar da paylaşmak istiyorum. Bu yüzden hikaye yazmayı seviyorum. Detaylandırarak anlatmayı, anlatırken yaşatmayı, en çok da o sevinç ve hüzün göz yaşlarını düşürmeyi çok seviyorum. Onları görünce, “İşte gerçek duygu!” diyebiliyorum…

Buna benzer projelere devam etmeyi düşünüyorum. Diğer yandan blog ve İnstagram yazılarım hissedilirliğini korumakta. Bir de iki sayısında da içinde bulunduğum Pastel Dergisi var. Tüm yazılarım bir yana, oradaki yazılarım diğer yazılarımdan farksız olsa da, hissedilirliğini had safhaya çıkarmaya çalışıyorum ve gelen tepkilerden de bunu az da olsa başarabildiğimi görüyorum. Ama hep dahası vardı ve bu dahasına ulaşmak için çabamı da daim kılmam gerektiğini biliyorum.. sonum gelene kadar…

Diğer hikayelerde, hissedilirliği tatmak ümidiyle…

HAKİKATE YOLCULUK… -7.Bölüm: “Birleşen Hayatlar”-

Bir Kırsal Adam ve Gezgin Kadın Hikayesi

7.Bölüm: “Birleşen Hayatlar”

Sabah olunca, Kadın uyanık halde ama yerinde yatmaya devam ederken, “Hadi beyler artık kalkın” diyordu. Algıladığı anda bir gülme aldı Adam’ı. “İlk ben kalkacağım” dedi. O sıra Çocuk bir anda yarışarak doğruldu ve çıktı dışarı. Adam ani bir sıçrayışla Kadın’ın üzerinden atladı ve yerde yuvarlanarak doğruldu. Çocuğu yakaladığı gibi doğru dereye koştu. Kadın da gülerek peşlerinden gidiyordu. Adam çocuğun kollarıyla bedenini tutarak yüzünü baş aşağı dereye soktu. Gülmeye devam ediyordu Çocuk, Adam’ın aksiyonuna ayak uydurarak, onun hareketlerine güvenerek. Kadın’da avucuna doldurduğu suyu, Adam’ın ensesinden içine akıttı. Adam bu şakaya karşılık vermek istediyse de ağır kaçabileceğini düşündüğü için vazgeçti. Kadın’ı suya atmayı düşünmüştü ama narinliğe kıyamadı. Koşarak ateşin başına geldi…

Hazırlanıp, bir şeyler atıştırarak ana kamp yerlerine yollandılar ama bu sefer farklı bir yoldan…

Tepeden indikçe düzlükler yerini ormanlara bırakıyordu. Ormandan geçerken kuş sesleri çok yoğunlaşmıştı. “Burada biraz vakit geçirelim” dedi Adam. Aklında bir kuş yakalayıp, hem yakalamayı öğretmek, hem de kuşu çocuğa deneyimletmek vardı. Kadın biraz dolaşacağını söyledi. Orman çok sesliydi, kalabalık hissettiriyordu. Yakında da akan bir su vardı. Sesi kendine çekmişti Kadın’ı ve o yöne doğru yürümeye başladı etrafını izleyerek…

Adam hemen toprağın üzerini temizledi ve yanındaki bitmek üzere olan yolluk aldığı bulgurdan döktü. Üzerine de orta büyüklükte kamp tenceresini bir sopayla tutturarak kapanı kurdu. Yanındaki ipi de uzatarak kapandan uzağa geçtiler. Çocuk meraklı bakışlarla ve heyecanla Adam’ı izliyordu. Uzaklaştılar. Etraftan yapraklı dallarla kendilerine bir gözetleme yeri yapıp, başladılar beklemeye…

Çok kalabalıktı. Ardı ardına kuşlar üzerinden uçmaya başladı. Ancak uzunca süre hiçbiri yanaşmadı. Çocuk ve Adam dikkatle etraflarını izliyordu. Her harekete dikkat kesilmişlerdi. Bir sincabın ağaçtan ağaca atlayışını gördüklerinde ikisinin de yüzünde güller açmıştı. Nihayet bir saka kuşu üzerine kondu tencerenin, sonra atlayıp içine doğru yürüdü. İpin ucunu çocuğa verdi Adam “Tüm gücünle çek” diye de ekledi ve çocuk ipi çekti. Koşarak kapanın yanına gittiler. Adam elini sokup kuşu eline aldı, yüreği pırpır ediyordu kuşun. Çocuk önce tutmaya çekindi. Adam avucunu açtı çocuğun, kuşun ayaklarını serçe ve yüzük parmağının arasına kıstırarak avucuna bıraktı. Hayretle ve sevgiyle bakıyor, burnuna doğru götürüp başını kokluyordu. Adam çocuğu izlerken kendi yaptığı hareketleri gördü. Gözleri doldu ve ona dedi ki:

“Avucunda atan kalbi hissedebiliyor musun? İşte atan o kalbin sahibi var ve sahibi istediği zaman duracak…”

Çocuk kuşun gözlerine bakarken gözleri daldı, babasını anımsadı. Yaşamı son bulmuştu, onu kazada kaybetmişti ama ona o canı veren almıştı.. yani zamanı gelmişti.

Çocuk, Adam’a baktı. Adam son sözünü gözlerine bakarak ekledi: “O avucundaki hakikat! Hakikatin parçası. Öp onu ve aç avucunu” dedi. Çocuk dediğini yaptığında kuşla göz göze geldi. Kuş, avucunda hareketsiz yatıyordu. Bir şey olduğunu sandı. Adam sessizce “Bekle!” dedi ve ani bir hareketle ortadan kayboldu kuş. Çocuğun ise dilinde: “Hakikat, uçtu!”

Adam şaşırmıştı. Çocuğa kısa süren bir şaşkınlıkla baktıktan sonra gülmeye başladı. Yine bir vesile işte. Bu ormandan geçiş sebepleri, kuşların yoğunluğunu görüp  tutma isteği ve yaşanılan bu olay. Çocuk Adam’a sarıldı, hani dünyalar kadar dedikleri gibi kocaman açarak kollarını…

Adam ise başından uzun uzun koklayarak öptü. “Her şey hak ettiğimiz gibi olacak. Bana ve bu anları bize yaşatana güven” diye ekledi. Çocuk daha sıkı sarıldı Adam’a. 

“Hadi gel bir tane daha tutalım ama bu sefer her şey sana ait.”

Çocuk Adam’dan gördüklerini yaptı ve beklemeye başladı. Adam, çocuğu bırakarak ve ormana da güvenerek hızlı adımlarla suyun yanına doğru gitti. Giderken etrafını izliyordu. Bir Ardıç ağacının dibinde gözüne çarpan solmaya giden çiçeği kopardı ve yanına aldı. Suya yaklaşınca Kadın’ı gördü, derenin yanına uzanmış saçlarını açmış sakin soluklarla keyfini sürüyordu, uyur vaziyette…

Adam yanına geldi. Sesine tepki vermeyince uyku halinde olduğunu düşündü. Hareketleri daha narin devam etti… Tek dizinin üzerine çöktü ve Kadın başına doğru eğildi. Dudaklarını alnıyla saçlarının başladığı yere dayayarak sıcaklık aldı. Dudağı olduğu yerdeyken burnunu saçlarının arasına gömdü ve koklayarak öptü. Kadın gözlerini açınca yüzleri gözleri aynı hizada buluşmuştu ürpermeleriyle… 

“Bundan sonra benimle yaşayacaksınız” dedi Adam.

“İçinden geçeni söyle” dedi Kadın’a. Tebessümle gözünü kaçırarak kalkarken “Tamam. Yaşayalım…” dedi. 

Adamda da kabul edilmenin verdiği sevinçle tebessümünü her zaman kullanmak için yakınlarda tuttuğu yerden, yüzündeki yerini edindi. Kadın’ın üzerinden doğruldu. Sol avucunu sağ avucuna alarak kaldırdı onu yerden.. yine ince bir dal kaldırır gibi…

Çocuğun yanına doğru yollanan Kadın’ın ardından, yakınlaşmadan mesafeyi koruyarak takip etti. Arada arkasına, Adam’a kısa kısa parlayan gözlerle bakarak devam etti. Çocuk ayaktaydı ve elindeki kuşu seviyordu. Annesi seslenince Çocuk ona döndü ve avucunu açtı. Kuş havalanınca Çocuk, “Hakikat” diye bağırdı ardından. Kadın durdu, inanamadı. Çocukla birbirlerine bakarlarken Çocuk, “Anne!” diyerek koşup sarıldı annesine. Kadın gözyaşlarını öyle severek akıttı ki…

İçten, içten ağlamaya başladı. Bir gerginliğin gevşemesiyle, o rahatlamayla tüm geçmiş anıları ve yaşananları gözüne getirerek. “Hepsi geçti” diye dillendirerek…

Çocuk annesinden ayrıldı ve koşarak ona göstermek için kapanı kurmaya gitti. Kadın Adam’a döndü ve koşarak sarıldı. Başını boynuna gömdü ve “Sonumuz gelene kadar ve bu günleri bize yaşatan izin verdiği sürece ben ve oğlum, seninleyiz” dedi. Bu sözlere karşılık Adam daha da sıkı sarıldı Kadın’a, hafiften ayaklarını yerden keserek ve tüm duyularıyla bu ânı sonu gelene dek unutmamak için kokladı, izledi, duydu ve Kadın’a bir kez daha sımsıkı sarıldı…

“Hakikat yolunda artık birlikteyiz” dedi son kez kadına. “Tüm tabiat buna şahit bundan sonra.. asıl bu anı yaşatan…”

Gezilerini bambaşka devam ettirerek sonlandırdılar. Bambaşka olan aslında dile gelen, gönülden coşkuyla çağlayan duygular…

Döndüklerinde Anneanne bu duruma pek şaşırmamış, çokça sevinmişti. Nedensiz yaşamadığını, bir asıra doğru giden ömründe elbet anlamıştı. Vesileler… vesileler… 

Hayatlarını birleştirdi Adam’la Kadın. Adam, Kadın’a ve çocuğa evlerini inşâ etmeyi teklif etti. Çocuk ilk kabul eden oldu. Kadın ise “Elimizden ve gönlümüzden geldikçe yanındayız” dedi gücünü hissettirerek. Adam da bunu aramıştı hep. Kendine, kendinden bir güç. Birlik içinde daha güçlü bir birliktelik. Dahasına göğüs germek ve gönül vermek için…

Adam, hayali olan evi inşa ederken, en yakın yardımcısı Çocuk’du. Dili iyice açılmış ve her şeyi merakla sorar olmuştu. Adam, bu ilk ev deneyimi bir yana, hem çocuğa bildiklerini anlatıyor hem de yeni deneyimin heyecanını paylaşıyordu. Kadın ise, zor da geçse kolay da, güvenini hiç yitirmeden, erkeğini yüreklendirerek desteğini daim kıldı. Adam, ailesiyle birlikte bu evi çoktan yuvaya çevirmişlerdi…

Hep inandılar bu süreçlerden sonra.. nedensiz yaşamıyorlardı ve her şeyde O’ndan bir yansıma…

Daha Fazlası İçin:

İnstagram/kameraygun

HAKİKATE YOLCULUK… -6.Bölüm: “Vesileler, Nedenlere Götürür…”

Bir Kırsal Adam ve Gezgin Kadın Hikayesi

6.Bölüm: “Vesileler, Nedenlere Götürür…”

Sabah yakındaki derede ihtiyaçlarını giderdikten sonra yemeklerini yiyip çadırı da kurulu bir şekilde bırakıp devam ettiler. Bundan sonrasında, macera devreye girdi. İki günlük gezilecek yerler vardı ve barınakları Adam yapacaktı. Hem bilgileri aktif tutmak, becerileri geliştirmek iyi hissettirir, hem de yanındakilere farklı bir deneyim yaşatır diye düşünmüştü. Birkaç göl ve tepe gezerek bitirdiler bir günü daha. Gölden birer tane de balık da tuttular akşam için. İkindiyi biraz geçmişti ki hemen barınak yapmak için ormanlık alana girdiler. Adam uygun bir yer seçip, kolay bir barınak inşa etmeye başladı. Kadınsa yine ateş ve yemekle ilgilendi. Adam, yatacakları yer için kuru yaprak ve çam iğneleriyle geniş bir yer hazırladı. Yağış beklemediği için çatısını sadece rüzgarın şiddetini kesecek kadar yaptı ve hazırdı. Bundan en çok çocuk mutluydu. İlk kez böyle bir şeyi, bir insanın yaptığını görüyordu. Yani ev gibiydi. Her ne kadar gezse de şehirlerdeki evleri genelde koca aletler makineler yapardı. Hayranlıkla inceledi barınağı. Adam, işi bitince yemeğe destek oldu. Her biri keyiften dört köşe olmuştu. Yemeklerini yediler. Ellerine sağlık diledi Adam ve çocuk da sarılarak eşlik etti Adam’a…

Adam, yanına aldığı bir paketi çıkardı çantasından. Kurabiye yapacaktı, tabi ihtimal vermedi diğerleri. Adam hamuru hazırladı, sonra daha önce etrafta bulduğu ateşte ısıttığı yüzeyi düz taşların üzerine, iğneli çam dalını fırça haline getirerek yağ sürdü ve kurabiyeleri kısım kısım pişirmeye başladı. Dikkatle ve ustalıkla yapıyordu. Ateşte ısıttığı taşın üzerinde pişirirken taşa değdiği yerlerde kısım kısım karartılar oluşsa da içi gayet iyi pişmişti. Böyle bir ortamda gayet güzel bir tatlıydı.

Çocuk hayretini gizleyemedi gözlerinden. Hele ki “Mmmm…” diye diye yiyişleri…

Kadın da öyle. Güven duyması artmaz mı insanın, artıyordu. Bilen insana artıyor ama asıl o emeği verecek yüreğe sahip olması önemliydi.
Artık yatma vaktiydi. Biraz yadırgansa da bulundukları ortama göre yatak yerleri oldukça yumuşaktı. Çocuk, barınağın giriş yerine yakın yattı. Ateşi de oraya yakın yakmışlardı, üşümesin diye. Kadın da diğer yanına çocuğun, Adam da onun yanına. Gecenin hayrına bıraktılar kendilerini.

Ertesi sabah Adam hepsinden önce açtı gözlerini. İlk gördüğü tüm gece burnuna vuran kokunun kaynağıydı. Kadın sırtı dönük ama saçları Adam’a doğru uzanmış yatıyordu. Uyandığında derin bir soluk alırdı Adam, kendine çarçabuk gelmek için. Bu soluğuna Kadın da katılmıştı. Derin, derin…

Ürperdi. Ürpermesiyle ilgili bir düşüncesi vardı ve her oluştuğunda onu düşünürdü: “Eğer ürperiyorsam güçlü bir his vardır”. Hissettim derdi. Bu seferde öyleydi, Kadın’ı hissetmişti ve aykırı hiçbir şey yoktu. Bir uyum hissetti. Günden güne yakınlıklarının artmasında da bir uyum vardı…

Üzerlerinden geçerek dışarıya çıktı. Yiyecek bir şeyler hazırlayıp kaldırdı onları da. Sonra da toparlanıp yollarına gittiler… Bu günü de aynı şekilde dışarıda barınak yemek ve tabiatın güzellikleriyle geçirdiler.

Gece yine aynı şekilde yatmışlardı. Adam yaptığı barınağın tavanına dalmış yanında uyuyanların nefes alışlarını dinliyordu. Bu sese alışmıştı. Bu güvene bu birliğe günden güne alışmıştı. Düşününce farkına varmıştı ki, ben ne yaşıyorum diyerek…

Düşünmezken, yıllardır süregelen birliktelik gibi hissetmişti. Düşüncelerine öncelik verince daha net anlamıştı bunu. Sonra, Kadın’ın vefat eden eşi geldi aklına. Daha sonra ise Kadın’ın rüyası, çocuğun konuşmaması, hepsi bir anda doluştu kafasına…

Doğruldu bir anda, yaşadığı bu süreç çok gerçekti, bir amaca hizmet ediyor gibiydi. Bu ailenin önceki yaşamı nasıldı bilmiyordu ama bir vesileyle bu aile dağıldı, çocuk sesini kesti, yollara düştüler. Bir rüya ile hakikat uğruna…

Hakikat için çabalayan ve düşünce geliştiren bu insanlar bana yollanmışlar sanki ve son birkaç gün…

Bu düşünceler ardından Adam ellerini açtı ve rahmet diledi Kadın’ın eşine. Neden dolu olduğunu anlamadı gözlerinin ama tüm bu düşüncelerin ardında bir yaratan gördü yine, hep gördüğü gibi…

Ellerini yüzüne götürdü, ellerini çekerken de gözlerinden topladığı yaşlarını parmak uçlarıyla yüzüne ve sakallarına dağıttı…

HAKİKATE YOLCULUK… -5.Bölüm: “Güvenilir Erkek”

Bir Kırsal Adam ve Gezgin Kadın Hikayesi

5. Bölüm: “Güvenilir Erkek”

Tırmandılar, indiler, oturdular, kalktılar.

Çıktıkları uzun süreli yolculuklarda, beslenme ve barınma için, gezdiklerinden daha çok vakit harcıyorlardı. Aslında en zevkli kısımları da bunlar oluyordu. Birlikte, becerilerine güvenerek yaşam mücadelesi veriyorlardı bir nevi. Atalarımızın dediği gibi insanlar birbirini en iyi yolculukta tanırdı. Onların ki, yolculuktan öte yaşamdı aslında. Tamamen tabii olanaklarla ilerliyorlar, yiyorlar ve barınıyorlardı. Çocuğu ise zaman zaman Adam, sırtında taşıyordu…

Gittikleri yerlerde barınağı genellikle Adam hazırlıyordu. İlk gün akşamı olmadan çadırı kurmuşlardı. Adam bununla uğraşırken, Kadın ateş ve yemekle ilgileniyordu. Adam, Kadın ateşi yaksın diye kuru ağaç toplamaya da kendisi gitti, ağaçların üzerindeki kuru dalları kesmek için onu yollamak istememişti. İlk gün olduğu için hedef odaklıydılar ve Adam’ın gitmek istediği yere, ana kamp yeri olarak gördüğü yere gitmişlerdi. Bir gece burada kaldıktan sonra, bir kaç gün için bu kurulu düzeni dönmek üzere burada bırakacaklardı. Her ihtimale karşın dönmek için…
Diğer gidecekleri yerlere de buradan gideceklerdi. Mevsimden dolayı buralara pek kimse gelmezdi. Gelenlerde nadiren avcılar olurdu.

Yanlarında yeterli kadar yiyecek vardı fakat bitmesi durumunda avlanacaklardı. Şimdilik buna gerek olmadığı için, biraz gezinin keyfini çıkarmak istiyorlardı. Ateşin yanında yemeklerini yediler. Adam yolda gelirken topladığı birkaç çam iğnesi, taze olmasa da böğürtlen yaprağı ve kuşburnundan çay yaptı. Çocuk, çaya eşlik edemeden, uyuya kalmış, yorgun düşmüştü. Kadın onu yatırıp geldi. Birlikte çadırda geniş tulumun içinde yatacaklardı. Adam da hemen yanlarındaki bir başka tulumda yatacaktı.

Etraf zifiri karanlık değildi. Hava açıktı ve ay yeni doğmaya başlıyordu. Yarım aydan biraz daha geçmiş hali. Ay doğumunu izlemek, tüm geçen yola değdi. Çaylarını içerlerken günün değerlendirmesini yapıyorlar, ayı izliyorlar ve etrafın karanlığını yumuşatan yıldızlara bakıyorlardı. Yeryüzüne daha da yaklaşmış gibiydiler. Nasıl da bu kadar net ve yakınlardı… 

Kadın, Adam’a bir kez daha teşekkür etti. Adam ise buna devam etmemesini söyledi. 

“Ben sadece vesileyim. Sadece yapmamı içime doğurana şükret” diye ekledi.

Sonra Kadın neden yalnız olduğunu sordu. Bu çokça duyduğu bir soruydu Adam’ın. Yazar olduğundan ve hayatından parçaları paylaştığından, ona ulaşan insanlar ilk bunu sorardı ve neden bu yaşamı seçtiğini. Kısa bir gülme aldı Adam’ı. Kadın da eşlik etti, içten… Bu sorunun sıradanlığını ona da anlattı ve cevap verme adına başladı anlatmaya:

“Yalnız değilim.. Hem de hiç! Belki de fazlasıyla kalabalığımdır. Benim hayatım güvencede. Yaradan tarafından hak ettiğimi yaşayacağıma inancımla güvencede. Bugün yarın hayatım son bulabilir. Bunu düşünmüyorum ama yapmak istediklerimde bu düşünce ön ayak oluyor bana. Bir yolum var. Yolun sonunda ulaşmak istediğim, sonsuz sevincim de…

İşte bu yolda bana destek olacak insanlarla, benim destek olabileceğim ve toplumuma topraklarıma fayda sağlayabileceğim insanlarla devam etmek istiyorum. Çünkü biliyorum ki, ben iyi olmazsam kimseyi iyi edemem. Yoluma destek olma ihtimalini göz önünde bulundurduğum içinde, önce kendime sonra da çevreme olan desteği yüksek tutuyorum. Yaşadığım yer insanlardan uzak gibi görünse de aslında kalabalığın içinde yalnızlıktan daha pozitif etkide. Çünkü çevremde az ve öz insan var. Komşularım, beni ziyarete gelen insanlarla, iş yaptığım insanlarla sürekli irtibat içindeyim. Hem de hepsiyle…

Yani yaşadığım ortamın faydasını tamamen sağlıyorum.

Şehirde öyle mi?

Bir mekanda yüz kişi olsa da sadece yanındaki arkadaşınla muhatap oluyorsun. Burada öyle değil. Yüz yüze bakan her insan birbiriyle muhatap. Çünkü her birine vakit ayırabileceğim dozda insanlarlayım. Çoğun derdi de çoktur ama azın özüne inebilirsin. En azından daha kolaydır ve zaten çok da kolay olmayan yaşamımı daha da zorlaştırmamın anlamı yok öyle değil mi?

Velhasıl, ben güçlü olduğum yerdeyim. Buradan güç arayanlara en yüksek faydayı sağlayabilirim. Amacım da o! Ben iyi olacağım ve iyi olmak isteyenlere destek olacağım…”

Kadın, öze giden bu düşüncelerden etkilenmişti. Aslında o da bir vesileyle bu yola çıkmıştı. Oğlunun rüyasında yönlendirmesiyle, ‘Hakikat’ diye bir arayışa yollanmıştı…

Şimdi bulunduğu yerde ise buna giden bir Adam vardı. Bir an düşündü, acaba hakikati ona bu Adam mı yansıtacaktı yada bu yolda ona destek mi olacaktı…

Bunları düşünürken Adam’ı onaylar şekilde kafa salınışları ve tebessümünü mimikleriyle yansıttı. Sessizleştiler…

Ateşin çatırtısı öyle güzel geldi ki ikisine de, aynı anda ataşe bakarken, göz göze geldi ateşin iki yanında oturan bedenler. Rüzgar esti hafiften, Kadın’ın ardından.. ve esintiyle gelen, ateşle ısınan kokusu Kadın’ın…

Uzun uzun bakmaya devam ettiler. İçinde hiç bir imâ olmadan, yalnızca baktılar birbirlerine… Gözlerinde nasıl yansıdıklarına baktılar. İkisinin de parıl parıldı ve ikisi de huzurlu hissediyordu. Belki de yaşadıkları huzurun heyecanıydı bu.

Bir an ses geldi bulundukları düzlüğün yamacında başlayan ormandan. Bakışlarını ayırmadan, Kadın’ın sesten bir endişe duyduğunu gözlerinin sese gidişinden anlayıp, gözlerini Kadın’dan hiç ayırmadan,

“Karaca, çakal ya da domuzdur. Hiçbirinin bizle işi yok emin ol. Aksine korkuyorlardır muhtemelen…”

diyerek rahatlatıcı tebessümüyle sakinleştirdi Kadın’ı.

“Artık yatayım ben” dedi Kadın.

“Sen git bende ateşi körükleyip geliyorum. Ateşe gelmez hayvanlar. Sabaha kadar meraklarını ertelemiş oluruz bu sayede.”

Birbirleriyle ilgili onca paylaşımdan sonra hitabetlerindeki samimiyette artmıştı. Ancak saygı daha çok artmıştı. Adam kadının güçlü duruşuna ve becerilerine hayrandı, çadıra giden Kadın’ı izlerken bu anı da düşünceleriyle bütünleştirdi. Kadın ise Adam’ın yaşam gayesine ve tüm donanımına güven duyarak çadırdan ateşle uğraşışını izledi…
—Güven veren bir erkek. Bu güven insanı sakinleştirir. Tam da istediği sakinlikte bir hayat!—
Adam da toparlanıp girdi çadıra. Kadının gözleri açıktı. Dışarıda yanan ateş çadırın içini mum ışığı kıvamında aydınlanıyordu. Adam da girdi tulumunun içine. Yatmadan duasını etti. Dua bir şükürdü onun için. Bugün yapabileceği herşeyi yapmıştı artık. Yarına kalkabilirse aynen devamdı…

Kadında onu görünce kalktı ve bu davranışa vesile olduğu için tebessüm ederek duasını etti, oğlunu öptü ve yüzü Adam’a dönük yatmaya devam etti. Adam da ona dönük yatıyordu. İkisi de birbirine öylece ifadesiz ama anlamlı bakarak uyudular. İkisinin de ortak yanı, huzurlarıydı, dağda ve bir başlarına olmalarına rağmen…

HAKİKATE YOLCULUK… -4.Bölüm:”Yolculuk Öncesi”

Bir Kırsal Adam ve Gezgin Kadın Hikayesi

4.Bölüm: “Yolculuk Öncesi”

Sonrasında Adam yaptığı işi Kadın’a anlatmaya başladı. Birlikte tepeye doğru tırmanıp, budama işini birlikte yapmaya başladılar. Aşağıda biriken dalları görünce Kadın ağaçtan indi ve taşımaya devam etti. Adam, güven hissederek ara ara onun işleyişini izledi…

Ağacın alt dallarındayken sormuştu Kadın’a:

“Oğlun neden konuşmuyor”.

Gözleri daldı Kadın’ın, bir yandan da çalışma içgüdüsüyle el işine devam ediyordu. 

“Eşim…” dedi ve ekledi:

“Biz bir trafik kazası geçirdik. Detaylarını hatırlamak istemiyorum artık. Eşimi orada kaybettik. Oğlum onun şokuyla konuşamaz oldu. Babasını o halde görmesi de cabası. Bizim ise yaşayacağımız varmış işte…

Ama oğlumda bir şey var, biz soru sormasak bile bakışarak, hal ve hareketlerimizle anlaşabiliyoruz. Benden de çok bir şey istemez zaten, kendi halleder işlerini. Çok küçük olmasına karşın ihtiyaçlarını kendi görebilen güçlü bir oğlanla ben de o gücü hissederek hakikatin peşine düştüm. Bir gün rüyamda yollar göründü bana; oğlum önümde ben ise onu takip ediyordum, “Hakikat” diye diye devam ediyordu yoluna…

Ben de gezgindim evlenmeden önce, “Neden olmasın” diyerek ona bildiklerimi yaşatmak ve yaşamadıklarımı da birlikte yaşamak istedim. Böylece düştük yollara… Şimdilik konuşmaya ihtiyacı yok gibi, ancak derse çok dolu konuşacak gibi. Yollarda her yerde gün batımlarına vakit ayırırdı. Dalar gider düşünürdü. Tebessümü hiç eksik olmazdı…”
Adam dalları kesmeye devam ederken, anlatılanları tebessümle dinledi. Tebessümü de ondan olan, kendine benzettiği bu davranışlaraydı…

Sonra gece gördüğü rüyayı hatırladı, Kadın’ın “Hakikat” deyişiyle. Çocuk vardı. Elinde kuş ve hızlı hızlı çarpan kalbi. Gözleri dolmuştu Adam’ın, çocuğun dilindeki “Hakikat” deyişiyle…Yine hislenmişti Adam ve içinde bir şeyler oluşmaya ve anlamlandırma ihtiyacı duymaya başladı. Diğer yandan Kadın ve Çocuk yanındayken kendini işe kaptırmış ve yapacağından fazlasına soyunmuştu, destek bulunca… Öylece devam ettiler. Güneş dağa yaklaşmış ve batmak üzereydi. İkisi çalışmaktan, oğlan ise oynamaktan yorulmuşlardı. Adam ağaçtan inmiş, Kadın’la beraber budadıkları son dalları eve doğru taşıyorlardı. Taşıdıkları yere dalları bıraktıktan sonra birbirlerine baktılar. İşi bitirmenin tebessümü vardı ikisinde de…

“Yordum seni de, sağolasın…”

“Güzel bir deneyimdi. Uzun zamandır yaşamak istediğim.”

“Uzun zamandır budanmış dalları mı taşımak istiyordun” diye takıldı Kadın’a yarım tebessümle. Bir yandan da gün batımını seyredeceği yere doğru yürüyorlardı.

“Hayır tam olarak öyle değil. Senin bir gününü deneyimlemek…”

“Uzun zamandır benim yaşamımla ilgili deneyim yaşamak dersen beni daha önceden tanıdığını düşünürüm.”

“‘Evet!’ dersem bu güne kadar yaşadıklarımıza şüphe duyar mısın?”

Adam durdu, Kadın’a döndü ve şaşkınca sorusuna:

“Duymalı mıyım?” cevabıyla bundan sonraki durumlarını etkileyecek cevabı bekledi.

“Şu anda ki durumumuzla alakası yok. Öncelikle bunu bilmelisin. Hemen her gün yayınladığın, yaşamından parça olan deneyim ve tecrübelerinden oluşan paylaşımlar, yazılar ve mini programlara denk gelmiştim. Ne yalan söyleyeyim, kaza sonrası toparlanmamda da farkında olmadan destektin. Bir amacın vardı ve sonu bu dünyada değildi. O amaca öyle güzel gidiyordun ki, yola çıkmamda da bunu destek gördüm. Gezerken de takip ettim yaşantını. Bir şeyler çekiyordu sana doğru. Bir gece ateşin yanında uzanmış göğü seyrediyordum, koynumda da oğlum. Kuzey yıldızına daldı gözüm. Sonra gözümde canlandın. Topraklarını görmek istiyordum. Bir yerden başlamak lazım dedim ve biraz gezdikten sonra da seni bulacaktım, derken bu gündeyiz işte. O derenin kenarında gözümü açtığımda bana bakan gözlerini görünce içimde yaşadıklarımı fark edemedin tabi. Hayal gibiydi…

Gerçek olduğunu da, beni taşırken boynuna değen burnumdan aldığım solukta kokunu duyduğumda anladım. O zaman daha da sakinleştim. Sana güvenim, tanımasam da o kadardı…”
Adam, Kadın o anları anlatırken tekrar yaşadı. Bu sefer eksikler tamdı. Bu durum onu etkilemişti. Kadın’a güveniyordu. Aksini düşünmek ona zarar da vermezdi. Gerçek olduğunu düşünerek, yine muazzam bir işleyişin içinde olduğunu hissetti. Kim bilir, bu süreç sona erdiğinde neler yaşamış ve neleri anlamlandırmış olacaktı. Dün kucağında bir bilinmezi telaşla hayatta tutmaya çalışırken, bugün bilinen bir gerçeklik oldu ve olmaya devam ediyordu…

Adam, güneş batmadan seyir yerine geçmiş, manzarayı izleyerek dinleniyordu. Yüzünde tebessüm ve derin derin huzurlu düşünceyle… Güneş batarken oluşan renklere dalmış, yanındakileri unutmuştu. Kafasını çevirecekti ki, hemen sağ arkasında tebessümle oturan çocuğu gördü. Arada gözlerini uzun uzun kapatıyordu. Adamın seyre daldığı vakitlerde Kadın gideceğini söylemişti. “Dikkat edin!” diye uyardığını sonradan anımsadı.

Çocuğa dönüp “Gel” dedi. Birlikte toprağa oturdular. Bacaklarını aralayıp, çocuğun sırtını kendi göğsüne yasladı. Gökyüzü de çocuğun kucağına oturmuştu. Gözleri dalmış sessizce etrafı izliyorlardı, birbirlerine değen sıcaklıklarıyla…

Renkler yok olmaya başlıyor, tek bir renge dönüşüyordu. Adam, koklayarak çocuğun başını öptü. Çocuk, daha da bir güvenle yasladı sırtını, etrafı bu güzel batımla tekrar derin derin kokladı.. Adam da öyle…

Bir süre sonra, “Hadi bakalım eve dönelim!” dedi Adam.

Toparlanıp evin yolunu tuttular. Evden yanan odun kokusu ve açık olan camdan yemek kokuları geliyordu. Uzaktan mutfağın içi görünüyordu; kadınlar yemeğe koyulmuş, uyumla hızlı hızlı hazırlanıyorlardı. Eve girip selamlarını verdiler, evin kadınları onları doğru duşa yollayıp işlerine devam ettiler. Ufaklığı da yanına aldı Adam, annesini alıkoymasın diye. Birlikte yıkanıp mutfağa geldiler. Adam, anneannesinin boynundan koklayarak “Nasılsın” diye başladı sormaya. O da anlattı gününü, bir yandan da işine devam ederken…

Yine hep birlikte sofraya oturup koyuldular yemek yemeye… Kalkarken de bereketli sofralarına, bir dua yakıştırdılar. “Amin..!” diyen dillerle ve çocuğun içten bakışlarıyla sonlandırdılar yemeklerini…

Adam kalkıp çayı demledi, her demleyişinde dedesini andığı usülle. O arada kendinin de sevdiği ve çokça yaptığı portakallı fındıklı kurabiyeyi hazırladı, çarçabuk. Anneanne, Adam’ın bu hareketliliğine alışkındı ancak Kadın ilgiyle izliyordu…

İş ayırt etmezdi Adam. Yaşamını idame ettirmek ve keyif katmak için her şeye uzuvlarını karıştırmayı severdi. Bu sayede vücudunu alıştırırdı her duruma ve koşula. Gücünü ve kuvvetini spor olarak saydığı işlerden alıyordu. Güneş değince rengi açılan, aralarına sarılar düşen uzun saç ve sakalının bile, doğa koşullarına uyum sağlamak için kullandığı uzuvlar olarak görüyordu. Sakallarını yazın kısaltır, kışın ise olabildiğince uzatırdı soğuk havalara ısı kaybetmemek ve cildini soğuktan korumak için. Dalgalı saçlarını ise salmıştı. Aynı doğanın işleyişinde olduğu gibi, akışa bırakmıştı. Zaman zaman yeşil ve mavi geçişleri olan gözleri bile tabiatla bir uyum içinde adeta. Bunların farkında olması da bu yaşama olan bağını güçlendiriyor elbet…

Pişen kurabiyeler eşliğinde çaylarını içtiler. Adam kuzinenin yanında mayışmıştı. Sevdiği kurabiyelerden oldukça fazla yiyen Çocuk da Adamla beraber minderin üstünde yarı baygın uzanıyordu. Öylece uyuyakalmışlardı. Kadın onları uyandırmak için sesleniyordu, yataklar serilmiş, çocuğu da yatırmıştı. Adama da “Minderde bir yerin ağrımasın” diyordu. Yorgunluktan kalkamayan Adam’ın yanına eğildi, yüzüne düşmüş bir parça saçı parmak uçlarıyla kafasının arkasına doğru attı. Adam yüzüne sürünen parmağı hissedince ürperdi. Aniden doğruldu ve oturdu. Ayılmaya çalıştı. “Afedersin” dedi kadın. “Af dileyecek bir durum yok” dedi tebessümle. Yarı baygın göz kırpışıyla hayırlı geceler dileyip yatağına yollandı Adam. Yattığı gibi de uyumuştu.

Bedenine dokunulduğunu hissederek, irkilerek uyandı. Kimse yoktu. Rüyaydı…

Dinçti. Sabah olmuştu. Çarçabuk kalktı, giyinip mutfağa geçti. Herkes uyanınca kahvaltılarını yapıp Kadın ve Çocuk’la birlikte yollara düştüler. Birkaç gün onlara vakit ayıracaktı. Bildiği ve hayranlık duyduğu her yeri gezdirecekti onlara. Gezdirmekten öte yaşatacaktı. Yanına ekipmanlarını alıp, bir kısmını da Kadın’a vererek yollandılar dağlara, yaylalara, ormanlara…

Eve dönmeden geçireceklerdi vakitlerini yollarda…

HAKİKATE YOLCULUK… -3.BÖLÜM: “Cevaplanan Sorular”-

Bir Kırsal Adam ve Gezgin Kadın Hikayesi

3. Bölüm: “Cevaplanan Sorular”

Adam, bir an için bu gizemden zevk aldığını düşünmeye başladı. Şaşırmamış, daha çok uyuşmuş gibiydi. “Hadi artık anlatın!” dedi. 

“Bu çantadan ve giysiden mi yoksa ormandaki o durumdan mı başlamak isterseniz başlayın, artık bedenim de beynim de yoruldu. Belki çözümler gevşetebilir” diye ekledi.

Ve anlatmaya başladı Kadın…

“Öncelikle size teşekkür ederim. Beni ve oğlumu hayatta tuttunuz. Size denk gelmemizde ayrı bir güven sağladı. Sizden önce anneannenizin çanta hariç her şeyden haberi var. Bu eve gelmem bile rastlantı değil. Bilerek geldik, güven duyarak…

Ben gezgin bir kadınım. Eşim vefat edeli birkaç yıl oldu. Hayatımı oğlumla gezerek geçiriyorum. O daha küçük ve bu geziler onu hızla büyütüyor ve aramızdaki bağı güçlendiriyor. Çıktığımız bu yolun adına “Hakikatin Peşinde” ismini verdik. Tüm yansımaları daha güçlü ve tutkulu yaşamak için toprak parçalarında geziyor ve konaklıyoruz. Çokça tek başımızayız. Bilmediğim yerlerde kalabalık olmaya özen gösteriyorum.

Ancak bu topraklara hiç gelmemiştim ve yalnız gezmek istiyordum. Öyle de yaptım. Gezmeden önce belli noktalara ihtiyaçlarımı koyarım. Gereken bir kaç parçayı da yanıma alırım. Yaylaya çıkmıştık, kimse yoktu ortada. Yayla evlerinin kapısı genelde kitli değildir, siz de bilirsiniz… Birkaç gün bir evde kaldık. Gündüzleri ise etrafı gezdik. Bir gün sabah giyinmiş, yola çıkacakken oğlum ortada yoktu. Dışarıya çıktım, koşa koşa etrafa bakındım bağırdım ses yoktu. Bir süre sonra oldukça uzaktan bir ses geldi. Çığlık değil ama benim bağırışıma karşılık bir sesti sadece. Koşarak o yöne doğru gittim, ben gittikçe o da uzaklaşıyor gibiydi. Uzun bir yol gittim. Ses olduğu yerde gibiydi. Ani bir gök gürültüsü patladı. Sese yaklaştım. Gök gürültüsü ve aydınlanmalar artıyordu, sonra oğlumu gördüm. Tebessümle karşıladı beni. Bense korkudan sarstım onu, o da korktu. Hafif uzağımızdan ses geldi ani hareketimden sonra. Karacayı gördüm. Peşinden gelmiş anlaşılan, ancak oldukça uzaklaşmıştık. Yağmur, sis, sağanak, geriye dönmeyi göze alacaktım ki rüzgarın estiği yerden duman kokusu geldiğini hissettim. Hızla o yöne doğru yürüdük. Bir kulübe ve kapısında yaşlı bir amcanın odun almış, eve girdiğini gördük. Koşarak ve bağırarak yanına gittik. Tebessümle ve alışkan bir tavırla karşıladı. Bizi içeri davet etti. Eşiyle yaşıyormuş, yakında ineceklermiş şehre doğru. Durumu anlattık, kısa bir süre de yanlarında kaldık. Geriye dönüp çantaları alacaktık ancak değerli bir şey yoktu. Buradan da eşya bıraktığım diğer yere gidecektik. O yüzden içim rahattı. Çanta mevzusu budur yani. Dere kenarındaki halime gelince…”

Biraz soluklanmak adına, musluğa dayadığı bardağa, dağdan yeraltı ve yerüstünde nice canlı ve cansız varlıklara sürünerek gelen suyu yudumladı. Çömelerek ve üç yudumda, yavaşça, tadına vara vara… Soğuğuyla hararetli anlatışına bir serinlik getirerek.

Sonra devam etti:

“Aslında tam olarak ne oldu bana bilmiyorum. Dolaşarak eşyalarımı bıraktığım diğer bir noktaya gidiyorduk. Bu sırada  biraz soluklanalım demiştik. Oğlum etrafta gezerken bende küçük bir ateş yakmak için çalı çırpı topluyordum. Başımın döndüğünü ve aldığım nefesin ciğerlerime yetmediğini hissettim. Bu hissi anlatamam. Eşimin vefatından sonra bunu ikinci kez yaşadım. Çaresizlik içinde oğlumu düşündüm, bana bir şey olursa… Kalan nefesimin yettiği kadar oğluma seslenmeye çalıştım, gerisini hatırlamıyorum. Uyandığımda beni yeniden hayata döndüren gözlere bakıyordum…”

“Peki ama neden haber vermeden gittiniz.” diye sordu Adam.

“Oğlum çok acıkmıştı. Uzun zamandır yemek yememiştik. Sizi uyandırmak istemedik. Geldiğimiz gibi gitmeyi tercih ettim. Dönüş yoluna girdiğimizde ise anneannenizle karşılaştık. O sizi merak etmiş geç kalınca. Bizi yabancı görünce de sordu kim olduğumuzu. Sizin arazinizin sınırlarındayken denk gelmiştik. Ben de olanları anlattım. Sonra bizi bırakmadı ve eve davet etti…”

Anlattıklarıyla tüm taşlar yerine oturmuştu.

“Peki ya oğlunuz neden hiç konuşmuyor”

“Onu uzun zamandır dillendirmiyorum. Biraz zaman verin. Sizinle daha sonra paylaşacağım…” derken soluğunu bitirdi ve derin, yeni bir soluk aldı. O sırada Anneanne mutfağa yanlarına geldi. Adam’ın sırtını sıvazlayıp yatmaya gideceğini söyledi. Bunun üzerine herkes odalarına dağıldı. Adam yatağına sırtüstü uzanıp, ellerini başının arkasında birleştirmiş olanları düşünüyordu.  “Ben bu kadının hikayesinin neresindeyim. O ve Çocuk, benim hikayemin neresinde” diye geçirdi aklından, inancına göre: “Nedensiz yaşamıyorduk.” İçten içe de, daha fazla şey olduğu ve bunu öğrenmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu hayatlara dokunmasında bir dönüm noktası olabilirdi.

Sabah evin her yanını saran harika bir kokuyla uyandı Adam. Tabii ki ekmek!

Gün yeni ışımıştı. Horozlar çığırından çıkmış gibi, Adam’ı uyandırmak istercesine fazladan bağırıyorlardı sanki.

“Uzun bir uykuya ihtiyacım varmış” diye düşündü Adam kalkarken. Daha erken kalkardı ancak, bedeni ve zihni, biraz kapatmak istemişti kendini. Bir de kalkınca anımsayamadığı rüya vardı. Belki hatırlardı…

Mutfağa indi. Anneanne ve Kadın mutfaktaydı. Erkenden ekmek yapmışlar, sofrayı hazırlamışlar, pişmiş ekmekten ufak ufak atıştırıyorlardı. Adamı görünce ona döndüler. Adam selam verirken, şöminenin yanındaki sedirde uyuyan ufaklığa tebessüm etti, gözleriyle diğerlerine onu işaret ederek…

Şöminenin önünde ateşi ara ara harlamak ve ısınmak için oturan Anneanne’sinin yanına gitti, eğildi ve her sabahki gibi mis gibi kokan ince tülbentinden başını koklayarak öptü. Doğrulurken de kadına gözleriyle selamını yineledi. Bir parça ekmek aldı, şöminenin üzerinde duran radyodan hafif ses açtı, sırtını ateşe vermiş ısınırken…

Sofraya oturdular. Şöminenin önünde duran ve ağır ağır demlenen çaydanlığı alıp çayları doldurdu Adam. Ufaklığa paşa çayı yapmıştı. O da kalkmıştı, az önce dışarıda kalan çıplak kolunu öperken Adam,  değen sakallarından huylanmış olacak…

Sakince kahvaltılarını yaptılar, hep beraber topladılar sofrayı ve çaylarını içmeye devam ettiler. Çocuk dışarı çıktı, Gökyüzüyle oynamaya…

Kadın, “Biz artık gidelim ve yolumuza bakalım” dedi. Anneanne ağzını açmadan Adam ani ve kesin sözlerle: “Bir süre daha burada kalın, size buraları gezdireyim. Sonrasında gidersiniz” dedi.

Kadın biraz mahcup ve aksi düşüncede olsa da sesini çıkarmadı. Adam çayını içtikten sonra bardağını yıkarken “Dağda biraz işim var; budanması gereken ağaçlar vardı. Onları halledip dönerim” dedi. Kadın, “Bizde gelelim! Hem oraları görür, hem de size yardım ederiz.” dedi. Hemen hazırlanacaklarını söyleyerek mutfaktan çıktı, Adam’ın bir şey demesini beklemeden…

Anneanne ev ve iş giysilerinin olduğu, bir giysi dolabı göstermişti, oradan birkaç parça giysiyle, eski yün bir gömleği üzerine geçirdi. Gülerek geldi Kadın, üzerindeki büyükçe ve Adam’ın gömleklerinden biriyle… Yakışmıştı.

Güçlü bir kadın tavrıyla ve bunu kanıtlamak ister bir halde durdu Adam’ın karşısında. Gülümsedi ve bir göz kırptı: “Hadi! Gitmiyor muyuz?” deyip yerinde duramaz hareketlerle çıktı dışarıya.

Adam, Anneanne’sini Allah’a emanet ederek, Kadın’ın hareketine hoş bir tebessümle karşılık verip, aletlerini de sırtlanarak Kadının ardından dışarıya çıktı. Dağa hızlı çıkardı. Beden fonksiyonları için günlük vazgeçilmez kondisyonuydu. Yavaşlamamak içinde çocuğu omuzuna almıştı. Adam’ın kafasına sıkıca tutunmuş olan Çocuk, yüzüne güneşli olsa da vuran serin rüzgarın tadını çıkarıyordu…

Kadın yollara yatkındı. Hızı Adam’la aynı olmasa da, ona çok yakındı. Hızla ulaştılar araziye. Gökyüzü de peşlerindeydi. Çocuk onunla arazide dolanmaya, yuvarlanmaya, oynamaya gitti. Adam ise işe koyuldu, bir yandan ağacın üzerinden dalları keserken, bir yandan da hangi dallar kesilmesi gerektiğini anlatıyordu Kadın’a. —Bu işlem birlikte yaşadıkları ağaçların ilacıydı. Hepsi meyve ağacıydı, bu işlem mahsulleri de artıracaktı.— Kadın, Adam’ın kesip aşağıya attığı dalları bir araya toplayıp, dağ evine yakın bir yere taşıyarak istifliyordu. Bu hareketi hoşuna gitmişti Adamın, istemeden bunu usulüyle yapması güzeldi Kadın’ın. Güven hissettirdi. İnsanın gerisini düşünmeden yaşaması harika bir güven duygusunu da beraberinde getirir. İş bilen ve üşenmeyen insanlara güven bundandır.

Kadın, evin yanına bir kere daha dalları götürmüş gelirken Adam seslendi:

“Yukarı gelmek ister misin!”

Kadın ağacın yanına gelirken, “Olur, ama yardım etmen gerek!” dedi tebessümle…

Adam, en alt dala yaklaşıp elini uzattı ve tutmasını istedi. Kadın elini tuttuğunda hızla onu yukarıya kendine doğru çekti. Hiç zorlanmamıştı, güçlüydü! Kadın şaşırdı, bu kadar kolay olacağını düşünmemişti. Şaşkın bir bakış ve tebessümüyle tutundu Adam’a…

“Sadece bana tutunma, dala da tutun!” dedi Adam imalı ve hınzır gülüşüyle. Kadın da imayı anlamış bir gülümsemeyle tutundu dala ve Adam’ın çıktığı yerden tırmanmaya başladı ağaca. Tutunacak bir yer kalmayınca yardım istedi adamdan. Tam tutunacakken, Adam’ı elektrik çarptı ve ani bir tepkiyle geri çekti elini. Kadın elini tutacağına olan güvenle rahat hareket ettiğinden bir anda dengesi şaştı ve göğsüyle ağacın bedenine çarptı. Adam tedirgin, yukarıdaki daldan aşağıya atladı. Kadın’ı kontrol etmek ister hareketlerle ve tedirgin bakışlarla Kadın’a bakıyordu.

“Bir an çarptın beni ve ne oldu anlamadım. Çok özür dilerim. Gel yanıma diye demeseydim keşke…” Biraz canı sıkılmış olduğu belliydi.

“Sorun yok. O kadar da narin değilim. Hem ezilmelere yaralanmalara alışığım. Unuttun mu? Uzun zamandır yollardayız. Bir şey olmadı hem, merak etme!” Adam’ın iyi hissetmesini isteyerek…

“Gel, tutun bana! Şu dala otur da biraz soluklan” diyerek en rahat oturabileceği dalı gösterdi üzerindeki yeleği çıkarıp, oturması için yer hazırladı Kadın’a. Gerek olmasa da gönlü rahatlasın diye dediğini yaptı Kadın. Bu ilgi hoşuna gitmişti Kadın’ın… O anda bir rüzgar esti, kadının saçlarından dağılan bir tutam kokuyu, kısacık mesafesinde oturan Adam’a ulaştırdı…

Kokusu büyü gibiydi. Adam gözlerini uzunca kapalı tutup derin  bir soluk aldı. Soluğunun sesine Kadın döndü ve izlemeye başladı. Bir şey mi oldu diye düşünürken Adam gözünü açtı. Göz göze geldiler. Adam ne yaptığını anladığını düşünerek gözünü kaçırdı.

“Nasılsın, bir yerin acımadı değil mi?

“Hayır. Abartılacak bir şey değil, gayet iyiyim. Bu kadar telaşa gerek yok” dedi Kadın imalı bir gülümsemeyle…

Kadın konuşurken Adam ilgiyle dinliyor ama daha çok hareketlerini inceliyordu. Salık saçları rüzgara karşı gelemeyip Adam’a doğru hafif hafif uçuşuyordu. Ve adam her defasında içine çekiyordu bu büyülü kokuyu.

“Anlıyorum. Bizi emanet saydın ve bize bir zarar gelmesini istemiyorsun. Cidden artık rahatla. Bir şey olsa saklayacak değilim.”

“Pekala! Sözlerine güveniyorum” diyerek tebessüm etti Adam.