İmkanların Zorlandığı Gün! İmkansız Görünenin Zaman Aldığı…

​Gün ışırken başladı kar. Başladı ve tipiye, kar fırtınasına dönüştü. Yataktan kalktığımda içime bir doğum oldu. İstek geldi. O isteği yerine getirmek istedim. Öğlen ezanından sonra, kararımı vermiştim. Su geçirmez tüm giysilerimi kuşandım. Sırt çantamı montumun içinden taktım. İçinde yazarı olduğum Pastel Dergisi, derginin içinde takvimden ayet dolu yapraklar ve matarada kaynamış suyum vardı. Sırtımı sıcak tutacaktı. Bir de yanıma seri şekilde Osb(reçineyle preslenmiş ağaç parçaları)’den iki parçayı hedik niyetine hazırlayarak yanıma aldım. Ama yanımda sadece bunlar yoktu…

Endişeler yüklenmişti bir de. Yoğun tipide yükseğe çıkmak nefesimi kesebilirdi. Ağaçların altından geçerken kar veya ağaç dalı altında kalabilirdim. Aniden terim soğuyabilir ve soğuktan hareket edemeyebilirdim. Daha pek çok olay örgüsü. Hayvan tehlikesi aklıma bile gelmedi. Çünkü bu havada hangi canlı dışarıda kalırdı ki? Ancak bu endişeli olaylar karşısında çok sakin ve istekliydim. Geri dönememe ihtimalini de içimde bir yere koydum. Geridekilere tek söylediğim: “Çok zorlamayacağım. Olmadı dönerim..!”

Yola koyuldum. Belli bir yere kadar hafif hızlı tempoyla devam ettim. Bileğimle diz kapağımın ortasına kadardı en fazla kar. Sonra dik bir rampaya geldim. Adım attığım gibi göğsüme kadar kara battım. Biraz daha gittim, aynıydı. Sonra mola verip hedikleri ayağıma yerleştirdim. Başladım yürümeye. Hem dik hem de un gibi bir kar örtüsü. Hedik seni kar üstünde tutar. Fazla batmanı engeller. Ancak bu kar tazeydi. Diz kapağıma kadar battım hedikle. Zerre ihtimal vermedim zirveyi göreceğime. Hem yağış var, hem dize kadar kar, bir de hedikleri kaldırıp ileriye götürürken üzerine biriken karları kaldırmak vardı…

Dönmeyi düşündüm. Biraz soluklandım. Yukarıya doğru baktım. Biraz daha zorlayayım diye düşündüm. Yavaş yavaş adım atmaya devam ettim. Yoruldum ve dinlenmeye geçtim. Dönsem mi diye sordum kendime. Yine baktım ileriye. “Olmadı dönerim. Biraz daha zorlayayım” diye sesli komut verdim kendime.. ve devam ettim…

Bir boğaza geldim. Muazzam bir rüzgar ve onunla gelen kar taneleri. Kar rüzgarla geldiği için en şiddetli yerinde, un gibi değil de biraz daha baskılıydı. Kısa bir bölgeydi. O bölgede biraz kolay yürüdüm ama sert rüzgar ve çarpan karlar etkiliyordu çıkışımı. Bundan sonrasını devam edemezdim. Hem yorulmuştum, hem de daha yolu yarılamamıştım. Biraz dinlendim. Çok az. Sonra yukarıya baktım. Biraz daha zorlayayım dedim ve zorladım. Bu döngü devam etti. Hiç farklı olmadı. Aklımda hep dönme güvencesi, dilimde biraz daha zorlama ifadesi, içimde ise istediğim o zirveye ulaşmak.

Peki ne yaptım?

Zirve hayalini bir kenara bıraktım. Geri dönme güvencemi yanıma aldım ve hep biraz daha zorladım…

100-150 metre vardı. İmkan vermiyordum. Dalları karla yere inmiş karayemiş ağacının yanından geçtim ve karşımda bir hareket oluştu. Bir kafa inip çıkıyor hızlıca. Bir delikten iki kere çıkınca sağa doğru başka bir delikte göründü. Korkak bakışları daha önce de görmüştüm.

Gelincik!

Öyle mutlu ve tebessüm halindeydim ki.. çok göremesem de beni farkeden bir canlıya şahit oldum. Yalnız değildim bu beyaz örtüde. Keyif verdi onu görmek. Onun keyfiyle devam ettim. Artık, sahibi olduğumuz araziye girmiştim. 50 metre civarı yolum kalmıştı. Dönme düşüncesi hala aktifti. Zorladım. Son 20 metre, 10 metre, 5 metre.. elimi kaldırdım yüzümü örtüyordum. Yağış şiddetli ve soğuk artmıştı. Yorgunluk had safhada. Artık dönmeyi düşünmüyordum.

Ha gayret!

Ve zirvedeyim!

Yüzüme çarpan çiddetli rüzgar ve kar tanelerinin içinde sessiz bir başarı yaşadım.

Muazzam bir görüntü!

Karlar altında dağlar ve vadi!

Tüm o heybette bir ben, bir de o heybete beni kavuşturan vardı…

Gördüklerimin tadını çıkaramadım. Çünkü heyecan vardı. Yorgun bir beden ve sakin olmayan zihin. Sadece ulaşmanın verdiği başarı hissiyatı ve yine hatırımdaki O!

Dağcıların, tırmanırken sakin havayı seçtiği bir gerçek. Bir güvencem vardı elbet bu havada çıkarken. Ancak, ilginç bir şekilde teslim olmuş çıktım. Her koşul kabulümdü.

Temkinli olacaktım,

Geri dönmeyi unutmayacaktım,

Ancak, zorlamaktan da geri durmayacaktım…

Sakindim ve kabullenmiştim. İnsan, ancak bu haldeyken doğru kararlar verebilir. Hamd olsun verdim ve bu muazzam deneyimi yaşadım.

Sınırlarımı zorladım. Boşvermenin kolaylığına aldanmadım. Bu sefer uzun hedefi geride tuttum. Kısa hedeflerle ilerledim. Bir hedefe ulaştım, sonra kendimi kontrol ettim. Bir diğerine ulaştım, yine kendimi kontol ettim. Süreçler böyle devam etti.

Başarıya giden yolda, farklı bir usul kullandım. Bunu kullandıktan sonra anladım. Ben çokça hedefe ulaşmak için kendimi tüketirim. Kısa hedefle uğraşmam. En zoruna dalarım. Bu sefer, farklı bir yöntemi, küçük hayatımın en büyük deneyiminde öğrendim. Lafta elbet bildiğim yöntemler. Ancak yaşamak, bilginin kalıcılığını sağlar. İleride destan gibi anlatabileceğim bu deneyim için en çok da şükrettim…

Ulaştığım yerde çok durmadan, dönüş yoluna girdim. Terliydim, yorgun ve açtım. Durursam, soğurdum. Soğursam, hareket etmem zorlaşırdı ve üşürdüm. Açtığım yoldan geri döndüm. Hedefim kısa değildi. Eve gidip sıcak bir duş, ardından tıkabasa yemek ve kuzine odasında mayışmak. Öyle de oldu. Sıcakta uzandığımda, yorgunluk fazlasıyla hissediliyordu. Ama yüzümde mutlu bir tebessüm…

İçimde başarmanın rahatlığı.. aklımdakinin ve gönlümdekinin yapılmış olmasının huzurlu hissiyatı.. içimde kalmamıştı.. sonunda ne olduğunu görmüştüm!

Yine O’ydu!

Her zaman karşımda, yanımda, içimde, bende olan şey.. tüm çabanın, gücün, hedefin ve ulaşılırlığın sahibi, Yaradan!

Belki de o yüzden istiyor içim böylesini.

O’nu hep görüyorum ama böylesi güçlü görmek çok başka. Kudrete böyle şahitlik etmek muazzam ve bağımlılık yaratıyor. Özüne dokunmak, dahasına dokunmanı istiyor.

İstesin de…

Gücüm yettikçe, şahitlik etmek için çabalayacağım inşallah.. çabalayalım…


31 Ocak 2017

Salı

Kamer AYGÜN

Reklamlar

KIRSAL YAŞAM FARKINDALIĞI

image

Günün ilk yarısında şehir işleri, sonrasında ise başlayan iş döneminin temel adımını gerçekleştirdik. Anlık gelişen bir atılım. Beklenmedik gelen, doğaçlama bir süreç…

Çay tarımı sürecinin gübreleme aşamasında bugüne düşen pay, gübrelerin yerlerine dizilimiydi. Tam bir spor günü olarak da nitelenebilir. 25 kg’lık çuvalları, saatler süren işte 180 defa kaldırdım, taşıdım ve yerine koydum. Sonuna geldiğimde kaslarımda hissizlik başlamıştı. Ancak kısa süre sonra işin biteceği ve evime gidip sofraya oturduğumda tüm bu yorgunluğun geçeceğine olan inancımla gayretim ve gücüm artıyordu. Bir salonda yapılacak olan kasvetsiz spora her defasında tercih edeceğim, ağır ama güçlü aktivite…

Diğer yandan bulunduğum ortamın sessizliği ve kendi başına kalışın verdiği dinginlik, sakinlik de psikolojik olarak rahatlamaya ve ferahlamaya dedtek oluyor. Psikoloğa ayrılacak zaman olarak düşünülebilir. Bu daha çok doğanın sağaltıcı gücüyle gelişen terapi gibi…

Sonrasında çalışırken olumsuz sayılabilecek ancak aksine üretilen çözümlerle zihnin aktivitesine vesile olaylar da gelişiyor. Burada hisler devreye giriyor, deneyim gerçekleşiyor ve sonunda ise tecrübe kazanılıyor. Bugün iki atlatiçanın(Teleferiğin ana telini havada tutan direkler) kırılması sonrası hızla çözüm üreterek işi yoluna koymamız gibi…

Hele bir görsel ziyafet var ki, sormayın. Yeşile bakmak gözü iyileştirir derler. Hem yeşile bakıp, arada güneşe göz kısıp, dağdan akan suyun şarıl şarıl sesine kulak kesilip, uçan dolaşan hayvanlara dikkat verip çevrenin işleyişinin tam bir fotoğrafını çekebilmek var. Zihindeki yaşayan fotoğraflar…

Hayatını bir plan programa koyarsın. Bu işleyişi kolaylaştırır. Vakti kullanmayı öğretir. Eve dönüş, yıkanma ve beslenmeye ayrılan vakitler.. akabinde aileyle edinilen hoş vakitler…

Bugünden bir anımı da paylaşayım. Artık çuvalların sonuna geliyorduk. Ancak derman kalmamıştı. Bir ara kollarımdaki hissizlikle his arasında gidip geliyordum. Bıraksam yatar yere, gevşemeye çalışırdım. Ancak dağa yollanmadan anneannemin, “Siz çıkın da, ben de köfteyi yoğurayım, yemekleri hazır edeyim” sözü, öyle bir çınladı ki kulağımda, sanarsınız deli gücü geldi yerleşti içime. Daha önce anneannemin elinin tadına bakana olur öyle. Çok da garip değil aslında. Yine de mesele daha çok, küçüklüğümden beri heyecanlandığım ‘Anne Köftesi’. Tüm hatırı diriltir türden…

İş sonunda kavuşalan sofra, sofranın çevresindeki aile, yenilen yemeğin yorgunlukla artan tadı ve yemek sonrasında o tadın ve yorgunluğun verdiği mayışıklık, kuzinenin sıcaklığı, odunun sesi, gevşemiş bir beden.. günden kalan artık tatlı sayılan anılarla…

Kırsal yaşam, fazladan bir harcamayla elde edilen bu yaşanmışlıkları ve etkilerini olağan bir şekilde zaten sunuyor. Onca süreç yaşadım ancak bu denli dillendirecek farkındalığa daha yeni sahip oldum.

Evet! Yüzyıllardır Atalarımız bu hayatı yaşamış, yaşatmış ve aktarmış. Son yüzyıldır unutulanlara değindiğimde birçok insanda aynı etkileri yakalayabiliyorum. Çünkü genimizde var, kanımızda var.. toprağın çekiciliği, toprakla kaplı bedenimiz…

Bu farkındalığımın üzerine gidip, içim ve gönlüm el verdikçe hislerimi, deneyim ve tecrübelerimi paylaşmaya devam edeceğim. İsteğim, birine daha farkındalık uyandırmak ve güzel hislerin varlığından haberdar etmek. Sonu hayırsa, sonuna gitmeye çabam daim olacak inşallah.
Sevgiyle ve farkındalıkla kalın…