Mavi Salıncak

“Hadi! Beni sallasana!” diye seslendi Kadın heyecanla ve ekledi, heycanını boğazında düğüm yapan kelimeyi; “Sonkez…””

Adam, bu boş salıncağa bakarken dolan gözlerini silmeyi de bırakmıştı artık. Sızıyordu usul usul. Dinmesini de beklemiyordu. Bırakmıştı, üzerine tek tük düşen damlaları…
Daha dün!
Dün o salıncakta sıcak bir beden vardı. Karşıdan esen rüzgarla da gelen kokusu. Şimdi rüzgar sadece rüzgardı. Arasında bir esans yoktu…
Elinden birşey gelemezdi ki Adam’ın. Gelemezdi Kadın’ın da. Veren alırdı bu topraklarda yaşayan insanın düşünce özünde. Veren alırsa, bize sadece usul usul özlem kalırdı…
Haykırsa ne olurdu ki?
Yakışmazdı zaten. Karadeniz Adamı, hırçın olsa da, hakikati kabullenmesini bilir, uysallaşırdı da, herşeyin sahibinin yanında…
Adam’la Kadın, bu yaylanın eski toprağıydı. Yaşları aynıydı. Adam komşu kızını almıştı. Komşu kızı da Adam’a yanmıştı. Al al yanaklarından öptüğü hergün, Adam’a ilk günkü gibi taze duyguları yaşatırdı, tabi Kadın’a da…
Yıllarını birlik içinde, çalışıp çabalayarak ve en çok da bu dağların getirisiyle geçirmişler. Hayvanları, ekinleri, komşuları, yavruları derken, yıllar göz açıp kapama tabirini hiç yanıltmadan gelmiş geçmiş…
O gün Kadın, aheste bir şekilde hareket ediyor ama bir o kadar da iş yapıyordu. Bir sürü yemek hazırlıyor kenara koyuyordu. Dağınıklıkları toparlıyor, bahçesini düzenliyordu. Yaptığı işler hep bir hazırlığı andırıyordu. Bakır bir tasın içine lahana koydu, mısır ekmeğini de içine ufaladı evinin kapısında kurduğu sinide yemeye duracakken bir çocuk geçiyordu önünden ve seslendi ona;
“Ulaa! Uzun saçli! Gel bakayim buraya!”
Çocuk tebessümle yaklaştı Kadın’a ve selam verdi. Kadın işaret etmesiyle de oturdu yanındaki iskemleye. Başladı sormaya “Kimsun, nesun, niye geldun” diye. Çocuk da anlatmış, sevdiği toprakları gezdiğini ve insanlarını tanımak istediğini. Konu konuyu açmış Kadın da pek sevmiş çocuğu. O sırada da, önüne koyduğu yemek dolu tası çocuğun önüne koymuş onun yemesini izliyordu. Çocuk nasıl bir lezzet almışsa şapur şupur yiyordu. Kadın da tebessümle izliyordu. Çocuk öyle memnundu ki, ancak artık devam etmesi gerekiyordu. Gideceği yerler çoktu.

Kadın’la içten bir vedalaşma yaşadılar ve yoluna koyuldu. Kadın ise dingin bir tebessünle ardından bakakaldı derken Adam dost meclisinden ayrılmış Kadın’ın yanına gelmişti. Görünce seslendi:
“Adam! Gel da bi salıncağa gidelum. Az yürümüş oluruz bana da iyi gelir”
“Uyy ne oldi? Kendini uşak mi sandun?” diye takılsa da girdi koluna yollandılar salıncağa.
.
.
Kadın çocukla konuşurken bir sözü onun içindekileri canlandırmıştı; “Bu yolculuğa çıkmak benim için zor oldu. İçimden çok geliyordu ama bir sürü neden sunuyordum kendime ve geri duruyordum. Ancak içimden gelenin bir anlamı olmalıydı ve hiçbir neden buna engel olacak değerde değildi. Bir cesaretle yola koyuldum ve aylardır yoldayım. Bu sayede seni de tanıdım ve elinin lezzetini tattım. Emin ol, ne bu tadı ne de gülerken parlayan o kırmızı yanaklarımı unutmayacağım teyzeciğim”
.
.
Bir an içinden gelmişti Kadın’ın da. Eskiden giderdi Adam’la ve hep sallatırdı kendini ama usul usul. Okşamaya benzerdi sallayışı da. Sallanırken rüzgar okşardı, havadaki kokular okşardı Kadın’ı. Yine içinden gelmişti ve bu sefer nedenlerle ertelemedi…
Kadın’ı oturttu Adam da biraz uzakta taşın üzerinde oturmuş onu izliyordu arkasından. Kadın ise etrafı kokluyor, izliyor, içinde derin bir yer ediyordu ve Adam’a seslendi:
“Hadi! Beni sallasana!” diye seslendi Kadın heyecanla ve ekledi, heycanını boğazında düğüm yapan kelimeyi:
“Sonkez…””
Adam’a o söz, o anda tesir etmedi tam anlamıyla. “Yaşlı başlı insanlarız elbette bir daha gelmeyiz diye demiştir” diye düşünde de, içinde bir ufak cızırtı olmadı da değildi. Bir süre salladı Kadın’ı. Sonra ne ses çıkmaya başladı ne de bir hareket vardı. Adam usul usul sallıyordu ancak sanki cansız bir şey gidip geliyordu. Durdurdu ve ömüne geçti. Gözleri kapalı, başı hafif düşmüş, elleri ise sımsıkı sarmıştı ipleri. Adam yaklaştı. Ne nefes alıyordu ne de hareket ediyordu. İşte tam da o andan sonra vakit nasıl geçti, ertesi gün aynı vakte geldi anlamadı Adam. Yine aynı yerde oturmuş, salıncağı izliyordu. Bu boş salıncağa bakarken dolan gözlerini silmeyi de bırakmıştı artık. Sızıyordu usul usul. Dinmesini de beklemiyordu. Bırakmıştı, üzerine tek tük düşen damlaları…
Yoluna yoldaş olanı, emanet sahibine teslim etmişti. Son kez, bu salıncakta sallanırken…
Bir anda Adam’ın sağ omuzundan bir el tuttu. Adam halini bozamadı. Selam verdi ve önüne geçip diz çöktü, simasında içi acısa da bir tebessüm, “Demek al yanaklı teyzem en son beni yedirdi he.. ona çok dua etmiştim daima huzuru bulsun diye. Demek huzurunu buldu be amcam…” diye seslendi çocuk ve Adam’ın ıslanmış dizine başını koydu.
Adam yaşlarını sildi. Sağ elini uzun saçlarında hafif gezdirdi ve seslendi: “Demek o içten çocuk sensin. Salıncakta sallarken en son senden bahsetmişti. Pek de sevmişti seni. Ne iyi etmişsin de gelmişsin, ona da denk gelmişsin” diye iç çekti konuşurken.
Adam’la çocuk uzun uzun sohbet ettiler o salıncağın biraz uzağındaki taşın üzerinde otururken. Çocuk da aşağı köyde konaklayacakken haberini almış ve geri dönmüş. Böylelikle de Adam’ı tanımış. Kimseleri de yokmuş. Adam artık tek kalmış. Çocuk da sonraki iki sene ara ara yanına uğramış yayla zamanı yaylaya, köye indiğinde köye. İki sene sonra Adam da vefat etmiş. Vefat etmeden birkaç gün önce de çocuğa bir zarf yollamış. İçinde bir not ve anahtarla:
“Bi kari bul kendine. Lahanayı güzel etsin. Mısır ekmeğini de. Sonra ara ara gelip bu evin ocağını tüttürün beraber, dinmesin. Buralar sana emanet uşağum. Sen de Allah’a…”
Birkaç gün sonra da Adam’ın vefat haberi gitti çocuğa. Sonrasında ise zaman aktı geçti. Durduramazsın ne de olsa. Sadece ayak uyduracaksın. Adam yaylada kaldığı bir zaman, burnuna nefis kokular geldi. O gün de yemek edememişti. Birkaç tuzlanmış peynir ve hıyarla öğünü geçiştirecekmiş ki, komşunun kızı olduğunu öğrendiği bir kız gelmiş. Annesi yollamış. Bütün gün çalıştığını görünce, “O uşak yemek etmemiştir şimdi al götür bir tas lahana biraz da mısır ekmeği” demiş. Çocuk, tebessüm ve tüm içtenlikle karşılamış güzelliği ve al yanaklı teyzesini de anarak yemiş tadına vara vara…
Sonra da öğrenmiş ki, kız yapmış yemeği. Bunu öğrendikten kısa süre sonra da izdivaç isteğini dillendirmiş al yanaklı güzelliğe…
Zaman geçmiş gitmiş yine. Durmaz ki yerinde.
Bir gün seslendi Kız, Çocuk’a:
“Hadi biraz sallanmaya gidelim olmaz mı?”
Çocuk, atladı yerinden, gitti kızın yanına aldı dudaklarından bir makas, “Olmaz mı diyen o ağzını yerim senin! Hadi kak gidelim” diye takıldı kıza ve atıp omuzuna koştur koştur çıktılar salıncağa. Yayladakiler de alışkındı Çocuk’un çılgınlığına. İçinden geleni yapar diye bilirler ve onun bu hallerini de tebessümle izlerlerdi…
Kız salıncağa binince başlamış Çocuk da usul usul okşar gibi sallamaya. Kız da sallanırken, hem izledi, hem kokladı hem de rüzgarın okşayışının tadına vardı…

Reklamlar

Uzak Mesafe – Yakın Mesafe

Aradaki mesafeler nasıl kısalır?

Yada bunu boşverelim başka bir açıdan, yine mesafelere değinelim.
Bir zaman, bir uzman demişti ki:
“İnsanlar yan yanayken birbirlerine bağrırlar. Çünkü bedenler yakın olsa da, kalpler uzaklaşmıştır. Uzak olan kalpler, seslerini duyurmak için birbirlerine bağrırlar”.
Bu bir farkındalık aslında. Bunu duyduğumda çok insanı bu açıdan gözlemledim. Hatta kendimi bile. Bağırdığım anda baktım kendime ve bağırdığım kişiye. Meselenin özüne indim, kalplerimizde ne var diye. Sorunu özünde çözdüm. Ya severek, ya uzaklaşarak…
Çevrenizi ve kendinizi gözleyin siz de. Gün batımları bile bazen daha yakın olur. Bağırmam “Seni Seviyorum!” diye. Gerek yok. İçimden diyorum kalbime yakın gün batımına, “Seni seviyorum!” diye. İnsanlar bazen coşkuyla bağırır sevgisini ama genelde ‘Seni seviyorum’lar, fazla ses istemez. Gönül titreşimi yeter…
Titretelim gönülleri…

Amaç Göze Girmek mi?

Göze girmek için uğraşıp durmaz mı insan?
Tabii ki sen uğraşmazsın yada ben.
Genelde hep onlardır. Pis insanlar. Kendileri olamıyorlar işte. Gözden düşmemek için, gözün görebileceği gibi yaşıyorlar.
Sonra ne oluyor?
Belli gözlere sığmaya çalışan insan toplulukları…
Çok samimiyetle söylüyorum.
Bunları kendime de söylüyorum.
Dikkat edeyim diye de ara ara tekrar ediyorum işte böyle. Süzgeçten geçiriyorum kendimi, “Amaaan boşver” dememe gayretiyle.
Neden istediğimiz gözlere girmeye çalışıyoruz da, bizi isteyen gözlerle yaşamıyoruz?
Neden elimizde olan değil de, olmayana imreniyor, içerleniyoruz?
Kanaatsizlik diyebilir miyiz?
Ondakini de istiyorum da diyebiliriz yada herkesin gözü bende olsun, “Ben!” de diyebiliriz.
Siz ne dersiniz bilmem ama bu soruların içinde cevaplarım var. Siz de cevabınızı verip, halinize bakın. Bakalım yani.
Aslında her insan tek noktaya odaklanarak yaşasa, tek noktada aynılaşsa, birbirlerine aykırı gelmez. Bir olurlar, ayrı düşmezler.
Nedir bu nokta?
Çok dini gelecek cevabım, sıkılmayın ama din dersinden öte, yaşamın özüyle alakalı. Yaşamın özü ise:
‘Allah Rızası’

Düşünün!
Allah rızasını gözeterek yaşayan insan topluluğunu. Nasıl olur?
Gerçek bir rızayı gözeten insanların birliği nasıl olur?
Elbette ki, gerçek olur. İçten olur ve güven doludur. Çünkü nefse hizmet yoktur. Hakka hizmet vardır!
Vesselam…
Dur dur!
Bitirecektim ama birşey daha var.
Birşeyler yaparken birilerinden çekiniyoruz ya. Anadan babadan korkanlar da yok değil. O ne der bu ne der diye halimize hareketimize dikkat ediyoruz. Yalnızken ise tabiri caizse her haltı yiyoruz.
Peki bir sorayım!
Ama inanan insanlara. Diğerlerine deli saçması gelebilir.
Peki Allah görmüyor mu be?
Şu soruyu kendime sorunca, inanıyorum dediğim ve bu yolda yaşadığım için içime öküz oturuyor.
Oturuyor değil mi?
Otursun. Öküz iyidir.
Selametle…

Menekşe Olsam, Yenmek İsterdim…

Evlat, Adam’a döndü ve ağzında yayılan menekşe tadı tazeyken bir soru sordu:
“Baba! Çok güzelmiş tadı. Çok şükür yaratana. Böyle güzelliği tattırmaya vesile olana da. Peki sen Menekşe olsan, yenmek ister miydin?”
Tebessümle karşıladı soruyu Adam, kuzinenin üzerinde bakır tavada pekmeze kattığı menekşelerden yaptığı pestili, komar ağacından oyduğu kaşıkla karıştırırken. Ağzında da bir avuç menekşe çiçeğini çiğneyerek sonuna gelmişti artık. Yuttuktan sonra, “Mmm…” diye inledi ve evladına dönerek devam etti:
“Sen bunu tattığında yüzündeki ifadeyi gördüm. Minicik çiçekten aldığın devasa bir ifade. Sonunda ise dilinde şükür vardı Evlat. Senin dilinde o şükür olacaksa ben hergün menekşe olayım. Sen de beni hergün o güzel ifadenle ve dilinde şükrünle ye beni. Hayattaki anlamın, kendini kendine saklamanla artmaz. Anlamın ancak, Yaradan’a hizmetle artar. O menekşe seni Yaradan’ına yakınlaştıran ve Yaradan’ını andıran bir vesile olduğundan emin ol memnundur. Ben de memnun olurdum.
İşte sana ders!
Yaşamını kendine saklama. Donanımlarını faydalanacak insanlarla paylaş. Paylaş ki, iyi olan çoğalsın. Doğru olan artsın. Emi evladım!”
diyerek gözleri parıldayan evladının başını okşadı ve kaşığı ona verdi. Evlat da ilk menekşe pestilini yapmaya başladı. Deneyimleri arttıkça fikirleri de çoğalıyordu. Adam bunları gördükçe hem kendine ders çıkarıyor hem de evladının birey olarak güçlenişine gönül rahatlığı duyuyordu…
Evlat karıştırırken seslendi Adam yine:
“Biliyor musun? Annenin bana olan etkisi de böyle”
“Nasıl yani baba? Kokusu ve tadı mı?”
Adam gülerek safça soran evladına,
“Hayır evlat! Onun hayatımdaki varlığı bir yana, bir kenarda oturup dursa ben izlesem onu, gönlümde ferah bir şükür, yüzümde huzurlu ve dingin tebessüm. Onun soluk alışında da bana şükür var. Ara ara “Allah! Sen büyüksün!” deyişleri yok mu…
Onu bana hatırlattığı için seviyorum”
“Neyi Baba?”
“Bizleri Yaradan’ı…”
Anlayan simasıyla ve babasının annesine olan sevdasının güveniyle karıştırmaya devam etti çocuk.
“Peki sen annenle nasıl tanıştığımı biliyor musun?”
Gözleri parıldadı yeni hikaye geliyor diye, “Hayır!” dedi.
Gülerek, “Onu da başka zamana. Hadi sen karıştırmaya devam” diyerek göz kırptı evladının sırtını sıvazlayarak…

Ateşli Bir Hikaye!

“Hadi kalk! Yatalım artık ne yapıyorsun orada?” diye seslendi Kadın, mutfak kapısının eşiğinden.

Kafasını solundan yarım döndürerek arkasına baktı ve
“Gelsene yanıma, gel ayaklarını ısıt sen de, biraz sohbet edelim. Bugün hiç durmadın yerinde. Yoruyorsun kendini.”
Bir sandalye alıp geçti yanına. O da ayaklarını uzattı Adam’ınkinin yanına, “Yorulmuyorum. Evin işleri birşey değil. Hem duramam ben öyle. Biliyorsun”
Sol kanadının altına aldı Kadın’ı, bastırdı kendine doğru, “Bilmem mi hiç” diye gülümsedi.
“Senin neyin var?” dedi Kadın, merakını gidermek için.
Hafif tebessümle, “Huzurluyum!” diye başladı sözlerine:
“Düşünüyorum da, biz bu ateşin sıcaklığını ve etrafında toplanmanın huzurunu, birlik ve beraberliğini neden bıraktık?”
Sorduğu soruya cevap bırakmadan kendi cevap verdi soru cümleleriyle:
“Daha fazla para için mi?
Daha rahat olmak için mi?
Yada genelleyeyim. Hep dahası için mi?
Oysa bilmezler miydi bu dünyada istemenin sonu yok diye. Ancak kanaat vardır seni durduran ve yettiren. Bunu sağlayamayınca kaloriferin, klimanın sıcaklığı da batar. Rahat ettirmez. En korunaklı evde de kalsan yetmez. Yetiyor mu? Yetmiyor. Dün sosyal ağların birinde sordum. Rahat ortamlarında huzursuzdu çoğu. İmkan arttıkça huzursuzluk artar mı acaba? Ben yaşayan biri olarak diyebilirim. İmkan artması huzursuz etmez. O imkana şükretmezsen, kanaat etmezsen huzurun hiç gelmez. Hep uzaktan el sallar gider. Şu an huzurluyum. Isınırken emek verdiğim odunlarla ısınıyorum. Defalarca yakarak uzmanlaştığım ateşi ben başlattım. Bu toprakları bana emaneten bırakan atalarıma şükrüm bile bu ateşin içinde. Senin sıcaklığını hissetmeme bile vesile ateş. Ateş birliktir, beraberliktir bana göre ve yaşayak herkese. Neden bıraktık bunu? Ben seninle yaşadığım zor ama huzurlu, gelip geçici şu anları neden terk edeyim? Bir söyle bana…”
Kadın, dillenen her sözün hisleriyle örtüşmesine memnun dinledi. Karşılık beklemeden sorduğu soruya ise bir cevabı vardı:
“Kanaat dedin ya. Kanaat doymaktır. Doymayan insan saldırır. Doyan insan sakindir. Saldıran insan huzursuzdur. Sakin insan ise huzurlu. Bu kanaat dolu günlerimiz, gücümüz yettikçe daim olsun olur mu?..”

Adam cevap mahiyetinde sımsıkı sarıldı Kadın’a. Kadın da göğsüne dayanı başını Adam’ın.

Bir süre öyle durdular. Solukları da, soluk sesleri de birbirine karıştı. Ayakları da bedenleri de sımsıcaktı. Yatmadan, Adam şöminenin yanında demlemeye bıraktığı süt ve hatmi çiçeğinin kapağını açtı. Bardaklara doldurdu. İçlerine biraz şeker koydu. Balı pek yakıştırmazdı. Kadın sütü görünce biraz dudak büzdü. Sevmezdi pek çünkü. İçemezdi, öğürürdü. Adam bile bile hazırlamıştı. Kadın’ın bardağını eline aldı ve Kadın’ın dudaklarına doğru götürdü.

“Aç bakayım ağzını! Hanimiş minik ağzın, hadi hüüp”

Kadın, Adam’ın ısrarcı tavrını bildiğinden dudağını uzatmış ama Adam bardağı geri çekmiş.

“Bunu severek ve isteyerek yaptım. Bu süt değil tamam mı. Bu Sevgili Hatmi. İçinde emeğim, sevgim ve sana olan ilgim var. Hadi emeğimi, sevgimi ve ilgimi yudumla!..”

Kadın, Adam’ın ne yaptığını biliyordu. Kafasında oluşturduğu süt yargısını kırmak için algısını başka yöne yönlendiriyordu. Bunu sıradan biri yapamazdı. Ancak sevince oluyor. Bu düşünceyle dudaklarını bardağa dayadı ve gözlerine bakarak içti Adam’ın. Öğürmediğini görünce Adam’ın göz parıltısına odun ateşinin yansıması da eklendi. Tatlı bir an…

Süt kokan dudaklar, sonrasında sıcak bir uyku için yataklarına yollandılar. Tabi Adam’ın şöminede yanan ateşi uyutmak için üzerine devirdiği büyük kütükten sonra…

Damlalar Sana Ne Hissettirir?

​Sabah kadar yağan yağmur, sabahın ilk ışıklarıyla durmuştu. Adam, sıcak yatağından kalkıp elini yüzünü yıkadı. Kuzineyi yaktı, tam odun almak için kapıyı açmıştı ki, Kadın da uyanmış, selam vermişti. Adam, “Üşüme geç kuzinenin yanına, odun alıp geliyorum” diye işaret etmiş minderi ve tebessünle selamını almış. Kapıyı açıp dışarıya adım atmıştı ki, Kadın’a bakarak çıkması ve attığı minik ve muzur öpücükler dikkatini dağıtmıştı ki, sağ bileğinin üzerine basıp düştü çimlerin üzerine, hafif de olsa belirgin bir sesle. Kadın hemen koştu ardından, “Ne oldu?” diye.


“Güzelliğin başımı döndürdü(!)” diye muzipçe karşılık verdi yüzükoyun yattığı yerden.
-“Ya ya tabi. Önüne baksaydın böyle olmazdı”
-‎”Ne yapayım sabah mahmurluğu üzerindeyken alamıyorum gözümü senden”
-‎”Tamam hadi kalk gel ben alırım odunu bileğin acıyor mu?”
-‎”Yok birşeyim ama biraz durayım böyle.”
Gözü damlaları bozulmamış çimlere bakakalmış, rengini ve damlaların duruşunu severek izliyordu.



Adam seslendi:
-“Gelsene yanıma! Uzan bir bak şöyle yakından”
-‎”Islanmayayım şimdi sonra bakarım gel hadi!”
-‎”Olmaz sen gel. Gel uzan sen de sırtıma yüzükoyun. Baktığım yere beraber bakalım azcık. Hadi lütfen…”
Kıramadı Adam’ı, sırtına uzandı yüzükoyun. Adam’ın sağ yanağı yerde kadının sağ yanağı Adam’ın sol yanağındaydı.
“Ne hissediyorsun bakınca?” diye sordu Adam.
“Farklı şeyler…” diye bir genelleme yaptı ve detaylandırmak için derin soluk aldı. Aldığı solukla şişen göğsü Adam’ın sırtında hissedilir bir tatlılık da yarattı. Bunu hissedince Adam, ‘Aldı o soluğunu yine. Ağzı durmaz şimdi’ diye geçirdi içinden kendine muzipçe…
“Aklıma insan kalabalığı, yaşam döngüsü, fırtınalardan korkan, üşüyen ve susması gereken çocuklar gelir aklıma. Sessizlik ve yalnızlık, üşümek ve yasamın akışını görürüm. Dokunamam örneğin damlalara, basamam çimlere gibi. Ne acı, ne tatlı, hissiyatsız bir duygu kapladı şimdi” diye kafasında ne varsa anlattı ağır ağır acele etmeden.
Adam, “Yılların şehirde geçti. Kısa süreli şehir yaşantının da etkisidir. Şehirde kaldığın yalnızlık artık geçti. Ben de varım, tüm bu kainatı yaratan da. Gereksiz insan kalabalığı da geçti. O çocukları da düşün ama dert etme. Yaradan, kontrolünü de sağlar. Biz birini görsek, o gördüğümüz çocuklar yada kimsesizler bizim sınavımız olur. Ne yapacağız diye karşımıza çıkarılmış sınavlar. Genelde uzak durur görmezden geliriz, yine bizim olmayan ve hiç gitmeyecekmiş gibi sarıldığımız imkanlarımıza. Ama giderler. O yüzden görmediklerine üzülüp kendini aman ha sıkma. Ama gördüğümüzde de tüm imkanlarımızı paylaşırız inşallah. İçin ferahlayacak. Hissiz kalmayacaksın artık. Senin için de yaşam, bu dağlarda başladı” diye ekledi Kadın’ın ardından. Sağ eliyle Kadın’ın başını okşayarak.
“Peki sen ne hissediyorsun? ” diye sordu Kadın da Adama.
Adam;
“İhtiyaç…”
dedi, kafasını kaldırdı ve çime uzandı dudağıyla, üzerinden birşey geçip geçmediğini umursamadan hüpletti damlaları ve yuttuktan sonra da ekledi;
“…giderildi. Susamışım.” diye tebessüm etti ve sırt üstü döndü, Kadın’ı tek eliyle göğsünden havaya kaldırarak ve göğüs göğüse birbirlerine bakakaldılar.
“Hadi kahvaltımızı yapalım. Sen çayı koy üstüne ben de odun alıp geliyorum. Üstüme de birşey getirirsen minnettar olurum sana” diyerek burnundan ıslanmış dudaklarıyla öptü. Sonrası ise kalan tatlı bir anı ardından süren yaşam işte…

Yuva dediğin…

 

Evet, sağdaki kapı, benim yuvamın…
İçinde eşim olmasa yuva demezdim. ‘Harabe’ derdim belki de. Ama çok şükür ki, ‘Yuvam’.

Akşam ezanından sonra gelirim eve. Tam eve girerken yan komşu çıkar. Her akşam aynı saatlerde karlılaşır selamlaşırız. O bekçidir. Gece bekçisi. Kıymetlidir. Komşu ne de olsa…

Evin kapısını eşim açar. Açtığı gibi yorgun ama sevimli tebessümünü takınan ifadesiyle karşılar beni. Ardından da üzerime hurraaa gelen yemek kokuları. Bir erkeğin en sevdiği karşılanmadır. Eşim eksikliğini yaşatmaz çok şükür. Kabanımı alır hemen. Ben de alnından mis kokulu bir öpücük alırım. O da huzur alır bundan…

O sağ üst pencere yatak odamızın. Derme çatma da olsa içi öyle değildir. Sever eşim dantelleri. Kendi işler her yeri süsler. Dedim ya, “Burayı yuva yapan odur” diye…

Allah başımdan da, yanımdan da eksik etmesin…

     Not: “Düşünceme kıymet veren bir takipçimin, “Bu fotoğrafa bakınca ne hissediyorsunuz?” sorusuna cevaptır bu betimleme yazısı. Anlık hisler barındırır.”

Teşekkürler 

İnstagram/bisehab_