Komarlı İfade

Komar Çiçeğini başka severdi Kadın. İlkBahar’la açan komarların, tüm kokusuzluğuna rağmen üzerinde yarattığı etki, görülmeye değerdi. Adam da ezberlemişti bu halini: Gözleri parıl parıl ve yüzüne sinmiş tadı yerinde tebessümüyle dolanırdı etrafta… Adam’da onu izlerken komarı izlerdi sanki. Böyle güzel etkiyi yaratana hayranlığı sanırım ondandı… Bazı sabahlar, erken saatlerde yataktan doğrulduğu gibi evin yakınında akan suya yüzünü yıkamaya giderdi Kadın. Yüz yıkamak bahaneymiş… Bir sabah, Adam da ardından düşmüş peşine ve gidişini izlemiş. Yol üstünde gördüğü gördüğü her komar ağacına sarılırken çiçekleriyle konuşmaåsını ve öpüşünü seyretmiş. Ardından suda yüzünü ve ensesini ıslatışını… Adam yaklaşmış ve görünür olmuş. Seyretmeye öylece devam etmiş. Severmiş onu seyretmeyi. Her hareketini sevmez mi insan, sevdiğinin?.. Kadın, yüzünü ve ensesini ıslattıktan sonra bir avuç da ağzına götürüp, yudumlarken dönmüş arkasını. Göz göze geldiklerinde su, boğazından aşağıya, yüzünde komar tebessümüne ek, sürprizin heyecanı eşliğinde indi. Muhtemelen Kadın da, Adam’a bakarken, Adam’ın Kadın’a bakarken ki güzel ifadesini sevmekle meşgul oldu. O nasıl da içten severek bakıştı öyle… Baka baka sevdiler birbirlerini önce, sonra yaklaştılar. Adam, kendinden bir karış sayılmayacak kısalıktaki Kadın’ı, çay çiçeğini koklar gibi kokladı. Gözlerini kapattı Kadın da, O’nun iç çekişiyle huzuru kokladı… Mevsimler geçti. Bahar da, yaz da geldi geçti. SonBahar’ın ilk ayı da sona ererken, bir sabah Kadın’da yine o Komarlı ifade. İhtimal veremedi Adam ama merak de etti bu zamansız ifadeye nedeni. O sevdiği ifadeyi görmesine neden olanı… Suya doğru yollanınca zamansız açan komarları gördü. Son zamanlar yapan sıcaklar sebep olacak ki, sadece o mu, elmalar, karayemişler de açmıştı çiçeğini… Komara mı, yoksa Komarlı Kadın’a mı sevindi bilinmez ama, anladı ki zamansız birşey yoktur. İnsan aklı işte. Allah “Ol!” dedikten sonra kim yerinde durabilir ki? Şu güzelliği ve güzelliğin o nadide etkisine “Şükür!” diye dillendirirken döndü arkasını, evine doğru yollanacaktı ki, Sürpriz! – Komarlı ifadesini farkeden Adam’ı hissetmiş ve ne yapacağını merakla peşine takılmıştı Kadın. Seyretti gidişini de, duruşunu da, anlamlandırdığı herşeyi de en çok da hissetti ilgisini. Geçirdi o güzel yüreğinden, “Bir Adam, bu kadar kıymet verir mi?” diye ve devam etti: “Yüzümdeki ifadenin nedenini sevmeye gitmiş…” – Göz göze geldiler. Tebessümleri birbirlerine olan hayranlıklarındandı. Yaklaştılar… Kadın, bir karış sayılmayacak uzunluktaki Adam’ın boynuna sokuldu ve çay çiçeğini koklar gibi özenle kokladı. Adam ise böyle yürekli bir bedenin huzurunu… Çiçek deyip geçmemek lazım. Çiçek nasıl yerinde güzelse, Kadın da öyle: “Yerinde güzel…”

Reklamlar

Güzele Güzel Demem, Bu Bendeki Aşk Olmasa…

Köşeme geçerim. Gün ışığının son sürecidir gün batımı…


Güneşin rengi aynıdır. Ancak battığı yerde başkalaşır. Hem kendi hem de etrafı. Aslında kendi farkında değildir bunun. Bu durum onluk değildir. Bu eşsizlik benim durduğum yerle alakalıdır. Benim durduğum ve baktığımda gördüğümle değil sadece. Bakarken kokladığım etraf, etraftaki ses, sesin gelişini çabuklaştıran esintinin tenimdeki hissiyatı…

Güneş tektir ve eşsizdir. Ancak her gün batımını eşsiz yapan benim durduğum yerdir. Durduğum yerde hissettiğimle eşsizdir. O eşsiz süreci sevme nedeni de ondandır. Bana özel ve tamamen benden…

Peki ya insan?

Onları nezdimde eşsiz yapan?

Yine aynı şey mi?

Elbette her biri eşsiz yaratılmış. Ancak onlara, aynı gün batımında olduğu gibi bakışıma sebep olan benim baktığım yerdir. Benim için eşsiz ve değerli olmasına vesile olan, onu yaşarken yaşadığım yerdir.

Kafa karışmasın. Misalle pekişsin…

Köşemde gün batımını seyrederken ve kokladığım havanın etkisiyle olduğum andan başka anlara yollanırken yanda komşumun da aynı değeri yakalamak adına seyre daldığını gördüğümde o insanı tanımasam dahi bakışım ne olacak söyleyeyim:

O insan, bir yaratılışa hayranlık duygusunu yaşamak için bu anı ertelemedi ve bedenini ve zihnini bu süreçte mest etti. Boş boş oturan, kıymetsiz bir işle uğraşana kıyasla kıymetli bir yere geldi nezdimde. O insana baktığım yer işte bu!

“Güzele güzel demem, bu bendeki aşk olmasa” demeye getireyim de, tanımlayan genel çerçeveli bir söz olsun. (“Güzele güzel demem, güzel benim olmayınca”dan bahsetmiyorum. Güzel benim olmasa da, aşk varsa güzeldir benim için de)

Hayatım güzelliğiyle övünen insanlarla çevrildi zaman zaman. Gözümün içine soktu ancak görmedim.. göremedim. İstemedim değil. Ancak olmuyor. Gönül bu. Gözle görmüyor sadece. Gönül istiyor ki, kokusu da gelsin burnuma, sesi de gelsin kulağıma, dokunduğumda ürperirsem, gördüğüm artık çok başkadır. İşte güzel yanımda yeri, o zaman hazırdır…

Baktığımız yer önemli. Görmek için sadece gözleri kullanmayalım. Allah vermiş nice duyuyu. Hepsi birken gerçektir yaşadıkların. Gerçeği yaşadığımız nice anlara…

Daha Fazlası İçin;

İnstagram/kameraygun

İmkanların Zorlandığı Gün! İmkansız Görünenin Zaman Aldığı…

​Gün ışırken başladı kar. Başladı ve tipiye, kar fırtınasına dönüştü. Yataktan kalktığımda içime bir doğum oldu. İstek geldi. O isteği yerine getirmek istedim. Öğlen ezanından sonra, kararımı vermiştim. Su geçirmez tüm giysilerimi kuşandım. Sırt çantamı montumun içinden taktım. İçinde yazarı olduğum Pastel Dergisi, derginin içinde takvimden ayet dolu yapraklar ve matarada kaynamış suyum vardı. Sırtımı sıcak tutacaktı. Bir de yanıma seri şekilde Osb(reçineyle preslenmiş ağaç parçaları)’den iki parçayı hedik niyetine hazırlayarak yanıma aldım. Ama yanımda sadece bunlar yoktu…

Endişeler yüklenmişti bir de. Yoğun tipide yükseğe çıkmak nefesimi kesebilirdi. Ağaçların altından geçerken kar veya ağaç dalı altında kalabilirdim. Aniden terim soğuyabilir ve soğuktan hareket edemeyebilirdim. Daha pek çok olay örgüsü. Hayvan tehlikesi aklıma bile gelmedi. Çünkü bu havada hangi canlı dışarıda kalırdı ki? Ancak bu endişeli olaylar karşısında çok sakin ve istekliydim. Geri dönememe ihtimalini de içimde bir yere koydum. Geridekilere tek söylediğim: “Çok zorlamayacağım. Olmadı dönerim..!”

Yola koyuldum. Belli bir yere kadar hafif hızlı tempoyla devam ettim. Bileğimle diz kapağımın ortasına kadardı en fazla kar. Sonra dik bir rampaya geldim. Adım attığım gibi göğsüme kadar kara battım. Biraz daha gittim, aynıydı. Sonra mola verip hedikleri ayağıma yerleştirdim. Başladım yürümeye. Hem dik hem de un gibi bir kar örtüsü. Hedik seni kar üstünde tutar. Fazla batmanı engeller. Ancak bu kar tazeydi. Diz kapağıma kadar battım hedikle. Zerre ihtimal vermedim zirveyi göreceğime. Hem yağış var, hem dize kadar kar, bir de hedikleri kaldırıp ileriye götürürken üzerine biriken karları kaldırmak vardı…

Dönmeyi düşündüm. Biraz soluklandım. Yukarıya doğru baktım. Biraz daha zorlayayım diye düşündüm. Yavaş yavaş adım atmaya devam ettim. Yoruldum ve dinlenmeye geçtim. Dönsem mi diye sordum kendime. Yine baktım ileriye. “Olmadı dönerim. Biraz daha zorlayayım” diye sesli komut verdim kendime.. ve devam ettim…

Bir boğaza geldim. Muazzam bir rüzgar ve onunla gelen kar taneleri. Kar rüzgarla geldiği için en şiddetli yerinde, un gibi değil de biraz daha baskılıydı. Kısa bir bölgeydi. O bölgede biraz kolay yürüdüm ama sert rüzgar ve çarpan karlar etkiliyordu çıkışımı. Bundan sonrasını devam edemezdim. Hem yorulmuştum, hem de daha yolu yarılamamıştım. Biraz dinlendim. Çok az. Sonra yukarıya baktım. Biraz daha zorlayayım dedim ve zorladım. Bu döngü devam etti. Hiç farklı olmadı. Aklımda hep dönme güvencesi, dilimde biraz daha zorlama ifadesi, içimde ise istediğim o zirveye ulaşmak.

Peki ne yaptım?

Zirve hayalini bir kenara bıraktım. Geri dönme güvencemi yanıma aldım ve hep biraz daha zorladım…

100-150 metre vardı. İmkan vermiyordum. Dalları karla yere inmiş karayemiş ağacının yanından geçtim ve karşımda bir hareket oluştu. Bir kafa inip çıkıyor hızlıca. Bir delikten iki kere çıkınca sağa doğru başka bir delikte göründü. Korkak bakışları daha önce de görmüştüm.

Gelincik!

Öyle mutlu ve tebessüm halindeydim ki.. çok göremesem de beni farkeden bir canlıya şahit oldum. Yalnız değildim bu beyaz örtüde. Keyif verdi onu görmek. Onun keyfiyle devam ettim. Artık, sahibi olduğumuz araziye girmiştim. 50 metre civarı yolum kalmıştı. Dönme düşüncesi hala aktifti. Zorladım. Son 20 metre, 10 metre, 5 metre.. elimi kaldırdım yüzümü örtüyordum. Yağış şiddetli ve soğuk artmıştı. Yorgunluk had safhada. Artık dönmeyi düşünmüyordum.

Ha gayret!

Ve zirvedeyim!

Yüzüme çarpan çiddetli rüzgar ve kar tanelerinin içinde sessiz bir başarı yaşadım.

Muazzam bir görüntü!

Karlar altında dağlar ve vadi!

Tüm o heybette bir ben, bir de o heybete beni kavuşturan vardı…

Gördüklerimin tadını çıkaramadım. Çünkü heyecan vardı. Yorgun bir beden ve sakin olmayan zihin. Sadece ulaşmanın verdiği başarı hissiyatı ve yine hatırımdaki O!

Dağcıların, tırmanırken sakin havayı seçtiği bir gerçek. Bir güvencem vardı elbet bu havada çıkarken. Ancak, ilginç bir şekilde teslim olmuş çıktım. Her koşul kabulümdü.

Temkinli olacaktım,

Geri dönmeyi unutmayacaktım,

Ancak, zorlamaktan da geri durmayacaktım…

Sakindim ve kabullenmiştim. İnsan, ancak bu haldeyken doğru kararlar verebilir. Hamd olsun verdim ve bu muazzam deneyimi yaşadım.

Sınırlarımı zorladım. Boşvermenin kolaylığına aldanmadım. Bu sefer uzun hedefi geride tuttum. Kısa hedeflerle ilerledim. Bir hedefe ulaştım, sonra kendimi kontrol ettim. Bir diğerine ulaştım, yine kendimi kontol ettim. Süreçler böyle devam etti.

Başarıya giden yolda, farklı bir usul kullandım. Bunu kullandıktan sonra anladım. Ben çokça hedefe ulaşmak için kendimi tüketirim. Kısa hedefle uğraşmam. En zoruna dalarım. Bu sefer, farklı bir yöntemi, küçük hayatımın en büyük deneyiminde öğrendim. Lafta elbet bildiğim yöntemler. Ancak yaşamak, bilginin kalıcılığını sağlar. İleride destan gibi anlatabileceğim bu deneyim için en çok da şükrettim…

Ulaştığım yerde çok durmadan, dönüş yoluna girdim. Terliydim, yorgun ve açtım. Durursam, soğurdum. Soğursam, hareket etmem zorlaşırdı ve üşürdüm. Açtığım yoldan geri döndüm. Hedefim kısa değildi. Eve gidip sıcak bir duş, ardından tıkabasa yemek ve kuzine odasında mayışmak. Öyle de oldu. Sıcakta uzandığımda, yorgunluk fazlasıyla hissediliyordu. Ama yüzümde mutlu bir tebessüm…

İçimde başarmanın rahatlığı.. aklımdakinin ve gönlümdekinin yapılmış olmasının huzurlu hissiyatı.. içimde kalmamıştı.. sonunda ne olduğunu görmüştüm!

Yine O’ydu!

Her zaman karşımda, yanımda, içimde, bende olan şey.. tüm çabanın, gücün, hedefin ve ulaşılırlığın sahibi, Yaradan!

Belki de o yüzden istiyor içim böylesini.

O’nu hep görüyorum ama böylesi güçlü görmek çok başka. Kudrete böyle şahitlik etmek muazzam ve bağımlılık yaratıyor. Özüne dokunmak, dahasına dokunmanı istiyor.

İstesin de…

Gücüm yettikçe, şahitlik etmek için çabalayacağım inşallah.. çabalayalım…


31 Ocak 2017

Salı

Kamer AYGÜN

Espenar: “Espeniça ve Kinaliça”

​İnsan, tanımadığına karşı tedirgindir, belki korkar, çokça da güvensiz olabilir…

Kırsal yaşamın bir köşesinde yaşamaya başladığımdan beri, o güveni sağlamam gerektiğini düşünmedim, hissettim. Nerde ve nasıl hissettim bilmiyorum. Hayat bir bütündür diyorum o yüzden. Bir yerinde hissedip, bunun üzerine gitmeye başladım…

Ne yaptım peki?

En başta tanımaya başladım. Tanımamı güdüleyecek merağı da körükledim durdum…

Kokladım.. çokça, derin derin…

Dokundum; avucumla, ayağımla, dudağımla.. o an denk gelen uzuvlarımla…

Tattım; yaprağı, ağacı, toprağı, otu, çiçeği, yenilebilen hemen herşey.. hala daha merakla devam ederek…

Duydum; en ufak bir çalı sesini, yanan ateşteki odunun çıtlayışını, rüzgarın çarpışını, suyun akışını, bilmediğim onlarca çeşit kuşu, böceği, sineği, arıyı.. denk geldiğim tüm canlıları ve cansızları…

Bunlar hala çabam dahilinde gerçekleşmekte ve büyük bir kudretin şahitliğini edinmekte. Hergün başarısız sonuçlansa da yapmaya devam ettiğim ve ucundan da olsa yapılabilirliğini görmemin keyfini sürdüğüm günlerden birindeyim…

Kuşlar çokça varlar etrafımda. Ancak ben bir iki tanesi dışında hiçbirini tanımıyorum. Bunun sebebi onlara dokunmamamız gerektiği düşüncesi aşılanmasından ve nasıl dokunulacağı bilgisinden mahrum büyümemizden kaynaklı olduğuna inanıyorum. Bizleri topraktan ayırdıklarında, tüm geçmiş deneyim ve tecrübeleri de silmeye, yok etmeye çalıştılar. Çalışmasalar da, daha rahat daha mülklü hayatlarda bizler unuttuk. Unuttuk aktarmamız gerekenleri, ne gerek var diyerek. Kimin ne işine yarar bundan sonra diyerek…

Evet!

Ne işime yarayacak benim o kuşa dokunmam?

Karnım mı doyacak, para mı kazandıracak, mükafat mı verecek?

Cevabım hazır elbet. Öyle yüzeyselleştik ki, detaylarda boğulmaktan korktuk. Aslında direkt olarak korkmadık. Bilmediğimizden korktuk…

Bir Espenar kurdum. Espenarın yöremde ne için dillendirildiğini öğrenince kurdun. Espenar yöremde, kuş kapanına veriken isim olduğunu öğrendim. Atalarım buna bir isim vermiş. Çokça da yöntem geliştirmiş. Kuşlarla yakın bağları bu sayede kurarlarmış…

Sonra çok basit bir espenar kurmayı öğrendim. Geliştirilebilir elbet. Büyük bir elek ve bir odun parçasıyla kurdum. Altına da kuşun gelebileceği bakliyatlardan koydum. Bulgur, kırmızı mercimek, mısır unu…

İlk gün denememde, kuşların havanın durumuna göre dolaşımını öğrendim. Sabah ve akşam saatlerinde kurduğum bölgeye geliyorlardı. Hava eğer yağışlı değilse. Akşam üstü de ezana yakın geliyorlardı. Beslenme vakitleri. Akşam üstü bir tane geldi. Avucumu doldururdu. Nasıl heyecanlandım anlatamam. Nefes nefeseyim. Kuş benden daha heyecansızdır herhalde. Nefesimi derin derin alıyordum. Ona dokunacaktım. Eleğin altına elimi soktum. Bir iki elim değse de yakalayamadım. Heyecanıma yenik düştüm. Eleği fazla kaldırmışım ve hemen yanından uçtu gitti. Arkasına da baktı geliyormuyum diye. Korkmuştu. Ama ona dokunmamın ve onu tanımamın, bağ kurmamın yolu buydu…

İkinci gün yine kurdum. Gelmez diye düşündüm. Öğlen vakitleriydi. Akşam vaktinde gelir diye düşünürken kar yağışı vardı ve kuşlar yoğun bir şekilde uçuyor, konuyorlardı etrafa. O zaman anladım ki, yağış varken uzağa gitmiyor, yakında yemleniyorlar. Bir ders daha derken, bir kuş geldi eleğin üstüne kondu. Sonra atladı ve içine girdi. İpi kuvvetle çektik ve kuş kafeste. Koşarak gittim yanına. Tanımadığım bir kuş. Küçük birşeydi. İlk gün yaptığım hatayı yapamazdım. Daha tedbirli ve sakince elimi soktum ve kuşu yakaladım. Küçücük beden. Avucumda inip kalkıyor. Kaçmaya çalışıyor. Ayaklarıyla itiyor kendini ama nafile. Sağlam yakaladım. Sakinleşince o da sakinleşti. İncelemeye ve sevmeye başladım. İsmi de Espeniça’ymış.

Bir tür serçeymiş. Korkudan elime sıçtı. Beklediğim birşeydi. Normal karşıladım. Diğer elime alıp öbürünü yıkadım. Sonra biraz daha sakinleşti ve iki avucum arasında başını sevmeye başladım. Uzun süre sevdim. Bir baktım ki gözlerini kapamış, gerginliğini dindirmişti. Başı yana doğru düştü ve sevilmenin keyfini çıkarıyordu. Çok başka bir andı; tatlı, samimi ve sevgi dolu.. en çok da güven…

Gözünü açtığında onu salmaya karar verdim ve başını koklayarak öptüm. Kokusunu biliyorum artık. O da benimkini. Avucumu açınca bir anda pırrr..!

Başladım tekrar kurduğum espenarın başında beklemeye ve bir kuş daha. Bunu tanıyordum.

Kinaliça!

Kızıl Gerdan’da derler. Çok sevimlidir. 

Aynı şekilde aldım elime. Tabii ki o da dışkısından bir parça bıraktı. Alıştık artık…

Bu daha sakindi. Ani tepkileri vardı ama daha başkaydı işte. Bir ara avucumdayken öttü. O an gözlerim doldu. Bu anı yaşattığı için tabii ki şükrediyorum…

Onunla da harika bir vakit geçirdim ve saldım, öpüp koklayarak…

Tekrar kurdum ama başında pek durmadım espenarın. Daha da yakalayamadım bu yüzden…

Ancak yaşadığım bu gün de, iki cana dokundum. İki kalp atışına, iki sıcaklığa ve iki kokuya şahit oldum. İki canlıyı tanıdım. İsimlerini ve şekillerini öğrendim. Ama bu sadece yüzeysel. Dahası da var…

Hissettiklerim yaratılıştandı. Varlık hissettim. Bana dokundular. Ben de onlara…

Yakından baktım. Gözlerine, muazzam yaratılmış tüylerine. Bana bakıyordu. Beni inceliyordu. Elbette düşünemezdi ama acaba güdüleri ne söylüyordu. O güzel tüyleri, rengi.. birlikte yaşadığımız o süreç bana yaratılışı hatırlattı. Onu yaratan, Yaradan’ı. En çok da o yüzden sevdim onu. Sevmemek elde mi..?

Ne gerek vardı değil mi? Kuşu niye korkuttum? 

Bana, onu yaratanı hatırlattı, daha ne olsun? Hatırlayamadığımız, kör bir şekilde dolandığımız, “Bilmediğimi, inanmadığımı nerden biliyorsun?” diyerek içimizi huzurlu kılamasak da, insanların bakışlarını kendimizden çevirmek için uyduruktan konuştuğumuz ve çokça da farkındalığımızı dindirdiğimiz davranışlarımız var. Bundan sıyrılmak için adımlar atıyorum. Çabalıyorum. Bu da bir çaba. Bana O’nu hatırlatan herşey bir vesiledir. Korkuysa korkalım. Ben korkunca da hatırlıyorum. Sevince de, üzülünce de, heyecanlanınca da O’nu hatırlıyorum. Bana bu hissetmeyi sağlayan Yaradan’ı…

Bu iki kuş da öyle yaptı. Bana hatırlattı. Pek çok şeyi…

Mutluyum. Ne diyeyin. Deneyimledim ve tanıdım. Güveniyorum ve tedirgin değilim. Hislerimle hareket ettim ve hareketimin tadını çıkardım…

Sadece Bir Anlık: “Soluk!”

​Daha önce kestiğimiz kestane kütüğünün üzerine oturdum. Ne hissettiğimi biraz dinlemek istedim…

Solumda dağ, sağımda deniz gözüküyor. İki taraftan da esinti var. Deniz tarafından tatlı sıcaklık, dağ tarafından tatlı bir serinlik. Serinlikten biraz daha soğuk diyebilirim ama rahatsız etmiyor. Tatlı dememin sebebi de kokuları…

Oturduğum yerin sağında, geçenlerde kestiğimiz meyve ağaçlarından bir yığın var. Karayemiş, elma, armut, erik ve kestane ağaçları. Sağımdan o tatlı sıcaklığın tadını da çoğunlukla onlar oluşturuyor.

Solumdan ise, serin bir çiçek kokusu. Yeni dünya meyvesinin çiçeği. Tabi içinde daha nice bilmediğim koku. Bir bütün. Dağ kokusu diyelim adına. İçinde tüm bitki örtüsüyle tüm canlılar da olsun. Biliyorsunuzdur canlıların da bir kokusu var. Hepsini bilmem ama bildiklerim solucan, salyangoz, ateş böceği gibi…

Esen rüzgarın hissettirdikleri çok değişiyor. Bir an yazın denizden çıkınca akşam üstü eve dönüş yolunda aldığım kokuyu, bir an da iş dönüşü dağdan inerken oluşan hafif serinlikle tabiatın soğuma kokusu. Tabi o günleri yaşattıkları, bıraktıkları da var…

Düşünün!

Şurada, bir anlık oturmamla hislerim ne kadar dillendi. Aslında yaşamımız sürerken de bu devamlı oluyor. Sadece farkına varacak bilinçte olmuyoruz. O an aklımız başka yerde olunca veremiyoruz alakamızı. Ama içten içe hissediyoruz. O yüzdendir ki bir kokuyla gözlerim yaşarıyor, tenim ürperiyor, tebessüm beliriyor. 

Biri kuzinesine odun attı. Kokusu sardı bir anda. Keşke ne odunu yaktığını da ayırt edebilsem. O da olur elbet…

Şu an kokuyla İstanbul’da bir güne gittim. Akşam üstü Üsküdar’a ZeynepKamil tarafından yürürken. Sobadan çıkan bu koku anımsattı bana…

Sesler de var. Kuşlar mesela. Cıvıldamaları eksik olmuyor. Hatta kuşlar mesela diye yazdığımda ilk kez duyduğum bir kuş sesi geldi kulağıma. Baya oyun müziği gibi…:)

Diğer yandan çalışan insanların olduğu da geliyor kulağıma. Tahtaya vuran, motorla ağaç kesen veya başka birşeyler.

Soğukluk hissedilir olmaya başladı. İkindiyi geçeli baya oldu ve güneş de dağın ardına erken düşüyor tam batmasa da…

Damağımda son yediğim kamkatın tadı var. Biraz da acıktım gibi. Akşam ezanından sonra yemek yeriz muhtemelen. Genelde öyledir.
Ama bu kokuları yiyesim var. Mes ettiler beni…

Bu sıcak havanın da bir haberci olduğunu belirtmek istiyorum. Mevsimin dışındaki bu havalar, ardından yağış getirir. Esen lodos, yağmurun hatta karın habercisidir.

Daha ne diyeyim. Şurada az birşey oturdum derken neler de geliyor akla. Kokuyla, sesle ve tatla…

Oturduğum kestane ağacı da popomu üşüttü. Kalkıp işime devam edeyim…

Daha fazlası için,

İnstagram/kameraygun

Oksijenin Çiçeği

Çiçekleri severim.. görünümlerini, kokularını; varlıklarını…

Daha sevdiğim bir kısım var ki, bu yaşamımda en zevkli yanlardan biridir: “Oksijen”

Yıllarca kokladım. İçinde ne olduğunu çoğunlukla bilmeden. Sadece güzel yada kötü diyebiliyordum. Bilgin yoksa kısıtın vardır. Sınırsızlığın, bildiğin kadardır…

Sonra bazı vesilelerle bir yaşama denk geldim. O yaşamın içinde boyut değiştiren süreçlerle karşılaştım. Birisi de tatmak ve koklamaktı…

Hislerimi anlamlandırdıktan ve bilgimde arttıktan sonra, önüme gelen herşeyi koklamaya ve tatmaya başladım. Bir zamanlar ağacın içindeki suyu bile emerdim. Hala daha kestiğim zaman bir parçasını ağzımda çiğnerim, özünü hissetmek için…

Koku ve tat duyularım çeşit arttıkça güçlendi. Bilmeye ve algılamaya başladı. Öyle oldu ki, dilimde tattığımı burnumla tanıyabiliyordum. Bu sınırsız bilgi havuzuna dalmıştım ama daha çok azıyla haşır neşirdim. Her ne kadar fazla olsa da…

Geçtiğimiz günlerde dağa çıkarken bir koku sardı beni. Öyle tanıdıktı ki, etrafımı izledim. İzledim ve kokuyu nerden tanıdığımı hatırladım. Çürüyen kızılağaç yapraklarıydı…

Bulunduğumuz mevsimde birkaç çiçek var. Aldığım oksijenin aromasında yer alan. Malta Eriği(Yeni Dünya) ağacının çiçeği. Kokladığım ilk gün mest olmuştum. Karakteristik bir kokusu vardı. Ayırt edememem imkansız gibiydi. Öyle de oldu. Şu sıra aldığım oksijende çokça rastlıyorum ve hemen etrafımı izliyorum ve ağacı da buluyorum. Sonra daha derin alıyorum nefesimi. Tadına doya doya. Damağa yayar gibi. Nasıl tarif etsem ki.. muazzam bir his…

İşte yaşadığımı tanımlayabilme imkanını bulduğumdan beri daha anlamlı yaşıyorum. Hissederek ve bilerek…

Ne yaşadığınızı bilmek için öğrenmelisiniz. Öğrenmek için de bir an önce çevrenize dokunun!

Tüm duyularınızla dokunun..!