Uzak Mesafe – Yakın Mesafe

Aradaki mesafeler nasıl kısalır?

Yada bunu boşverelim başka bir açıdan, yine mesafelere değinelim.
Bir zaman, bir uzman demişti ki:
“İnsanlar yan yanayken birbirlerine bağrırlar. Çünkü bedenler yakın olsa da, kalpler uzaklaşmıştır. Uzak olan kalpler, seslerini duyurmak için birbirlerine bağrırlar”.
Bu bir farkındalık aslında. Bunu duyduğumda çok insanı bu açıdan gözlemledim. Hatta kendimi bile. Bağırdığım anda baktım kendime ve bağırdığım kişiye. Meselenin özüne indim, kalplerimizde ne var diye. Sorunu özünde çözdüm. Ya severek, ya uzaklaşarak…
Çevrenizi ve kendinizi gözleyin siz de. Gün batımları bile bazen daha yakın olur. Bağırmam “Seni Seviyorum!” diye. Gerek yok. İçimden diyorum kalbime yakın gün batımına, “Seni seviyorum!” diye. İnsanlar bazen coşkuyla bağırır sevgisini ama genelde ‘Seni seviyorum’lar, fazla ses istemez. Gönül titreşimi yeter…
Titretelim gönülleri…

Reklamlar

Menekşe Olsam, Yenmek İsterdim…

Evlat, Adam’a döndü ve ağzında yayılan menekşe tadı tazeyken bir soru sordu:
“Baba! Çok güzelmiş tadı. Çok şükür yaratana. Böyle güzelliği tattırmaya vesile olana da. Peki sen Menekşe olsan, yenmek ister miydin?”
Tebessümle karşıladı soruyu Adam, kuzinenin üzerinde bakır tavada pekmeze kattığı menekşelerden yaptığı pestili, komar ağacından oyduğu kaşıkla karıştırırken. Ağzında da bir avuç menekşe çiçeğini çiğneyerek sonuna gelmişti artık. Yuttuktan sonra, “Mmm…” diye inledi ve evladına dönerek devam etti:
“Sen bunu tattığında yüzündeki ifadeyi gördüm. Minicik çiçekten aldığın devasa bir ifade. Sonunda ise dilinde şükür vardı Evlat. Senin dilinde o şükür olacaksa ben hergün menekşe olayım. Sen de beni hergün o güzel ifadenle ve dilinde şükrünle ye beni. Hayattaki anlamın, kendini kendine saklamanla artmaz. Anlamın ancak, Yaradan’a hizmetle artar. O menekşe seni Yaradan’ına yakınlaştıran ve Yaradan’ını andıran bir vesile olduğundan emin ol memnundur. Ben de memnun olurdum.
İşte sana ders!
Yaşamını kendine saklama. Donanımlarını faydalanacak insanlarla paylaş. Paylaş ki, iyi olan çoğalsın. Doğru olan artsın. Emi evladım!”
diyerek gözleri parıldayan evladının başını okşadı ve kaşığı ona verdi. Evlat da ilk menekşe pestilini yapmaya başladı. Deneyimleri arttıkça fikirleri de çoğalıyordu. Adam bunları gördükçe hem kendine ders çıkarıyor hem de evladının birey olarak güçlenişine gönül rahatlığı duyuyordu…
Evlat karıştırırken seslendi Adam yine:
“Biliyor musun? Annenin bana olan etkisi de böyle”
“Nasıl yani baba? Kokusu ve tadı mı?”
Adam gülerek safça soran evladına,
“Hayır evlat! Onun hayatımdaki varlığı bir yana, bir kenarda oturup dursa ben izlesem onu, gönlümde ferah bir şükür, yüzümde huzurlu ve dingin tebessüm. Onun soluk alışında da bana şükür var. Ara ara “Allah! Sen büyüksün!” deyişleri yok mu…
Onu bana hatırlattığı için seviyorum”
“Neyi Baba?”
“Bizleri Yaradan’ı…”
Anlayan simasıyla ve babasının annesine olan sevdasının güveniyle karıştırmaya devam etti çocuk.
“Peki sen annenle nasıl tanıştığımı biliyor musun?”
Gözleri parıldadı yeni hikaye geliyor diye, “Hayır!” dedi.
Gülerek, “Onu da başka zamana. Hadi sen karıştırmaya devam” diyerek göz kırptı evladının sırtını sıvazlayarak…

Likapanın Zamansızlığı, İlişkinin Tatlılığı

Eve dönüş yolunda, içi dar ama gözü açık bir halde ilerlerken, kış ayının ortasında daha önce görüp de tatlı sıcak anıları canlandıracak tabiat unsurlarını bu kadar sık görmediğini hatırladı, likapa ağacındaki çiçek, yarı olgun ve olgun meyveyi avucuna aldığında.

Komar, çifin, çuha, kokulu mor menekşe ve dahası. ‘Vardır bir hikmeti’ der, yaratılanı pek sorgulamaz ama tadından da mahrum kalmazdı. Kalmadı da. Avucuna aldığı likapa ağacının mahsüllerini ağzına attı ve nefis anıların varlığıyla sarıldı, tat damağında yok olana kadar…
Eve yaklaşırken kuzineden tüten dumanın kokusu geldi burnuna. Daha yeni doğradığı Karayemiş odunlarını yaktığını anladı. Bu pek çok şeyi de anlattı. Mesela kuzinenin yanında bir iş yaparken daha ağır yansın diye yaş atardı Kadın. Hem fazla sıcak basmasın hem de kuru odunlar kara kışa kalsın diye. “Muhtemelen kuzinenin yanında bir işle ilgileniyor” diye düşünerek eve doğru ilerledi. Kapıyı açtığında tebessümü hiç gecikmedi Kadın’ı unlar içinde gördüğünde. Önünde bir yandan baklava hamurunu açıyor, diğer yandan da kuzinenin üzerinde mantı pişiriyordu. Adam selam verdi, karşılığını da aldı. Kadın tam kalkıp karşılayacaktı ki Adam’ı, “Sakın! İşine bak sen. Bereketli olsun” diyerek uzaktan öpücüğünü yolladı. Üzerini çıkardı sonra yanına geldi Kadın’ın. Alnıyla saçlarının birleşim yerinden derin bir soluk alarak öptü ve “Mmm.. mis… huzur kokuyorsun, üzerine sinmiş yemek kokularıyla…”
Kadın önce yanlış anladı ve kötü koktuğunu düşünerek suratı düştü ama Adam,
“Sakın yüzünü düşürme. Kötü birşey der miyim? Senden bana kötü birşey gelir mi hiç? Senin her halini tatmışım ben. Etme eyleme şöyle. Ne idiği belirsiz parfüm kokacağına, pişen yemek kok. Bileyim ki, bu kokan beni doyuran, aç komayandır” diye gönlünü ferahlattı Kadın’ın tüm içten hissiyatıyla.
“Nasıl oldun? İçindeki darlık geçti mi?” diye sordu Kadın da.
“Geçti, geçti. Şimdi daha da geçti. İnsan işte acizyete kapılır gider. Kimi zaman kendi döner, kimi zaman biri çeker döndürür. Vâr olasın. Verdiğin emeğe layık olmasam da…” diye karşılık verdi sorusuna ama biraz da mahçup, sabahtan beri Kadın’ı da sıkan asık suratından dolayı.
Kadın bu sözüne kızdı:
“Saçmala! Ne demek layık değil? Her koşulda bir olmuşuz. Sakın duymayayım bir daha böyle. Gel buraya. Ben de seni koklayayım. Bugün dışarı çıkmadım. Bakayım ne var dışarıda” diye hoş etti gönlünü Adam’ın, Adam eğildi, başından derin solukla öptü ve “Mmm” diye ekledi…

Ateşli Bir Hikaye!

“Hadi kalk! Yatalım artık ne yapıyorsun orada?” diye seslendi Kadın, mutfak kapısının eşiğinden.

Kafasını solundan yarım döndürerek arkasına baktı ve
“Gelsene yanıma, gel ayaklarını ısıt sen de, biraz sohbet edelim. Bugün hiç durmadın yerinde. Yoruyorsun kendini.”
Bir sandalye alıp geçti yanına. O da ayaklarını uzattı Adam’ınkinin yanına, “Yorulmuyorum. Evin işleri birşey değil. Hem duramam ben öyle. Biliyorsun”
Sol kanadının altına aldı Kadın’ı, bastırdı kendine doğru, “Bilmem mi hiç” diye gülümsedi.
“Senin neyin var?” dedi Kadın, merakını gidermek için.
Hafif tebessümle, “Huzurluyum!” diye başladı sözlerine:
“Düşünüyorum da, biz bu ateşin sıcaklığını ve etrafında toplanmanın huzurunu, birlik ve beraberliğini neden bıraktık?”
Sorduğu soruya cevap bırakmadan kendi cevap verdi soru cümleleriyle:
“Daha fazla para için mi?
Daha rahat olmak için mi?
Yada genelleyeyim. Hep dahası için mi?
Oysa bilmezler miydi bu dünyada istemenin sonu yok diye. Ancak kanaat vardır seni durduran ve yettiren. Bunu sağlayamayınca kaloriferin, klimanın sıcaklığı da batar. Rahat ettirmez. En korunaklı evde de kalsan yetmez. Yetiyor mu? Yetmiyor. Dün sosyal ağların birinde sordum. Rahat ortamlarında huzursuzdu çoğu. İmkan arttıkça huzursuzluk artar mı acaba? Ben yaşayan biri olarak diyebilirim. İmkan artması huzursuz etmez. O imkana şükretmezsen, kanaat etmezsen huzurun hiç gelmez. Hep uzaktan el sallar gider. Şu an huzurluyum. Isınırken emek verdiğim odunlarla ısınıyorum. Defalarca yakarak uzmanlaştığım ateşi ben başlattım. Bu toprakları bana emaneten bırakan atalarıma şükrüm bile bu ateşin içinde. Senin sıcaklığını hissetmeme bile vesile ateş. Ateş birliktir, beraberliktir bana göre ve yaşayak herkese. Neden bıraktık bunu? Ben seninle yaşadığım zor ama huzurlu, gelip geçici şu anları neden terk edeyim? Bir söyle bana…”
Kadın, dillenen her sözün hisleriyle örtüşmesine memnun dinledi. Karşılık beklemeden sorduğu soruya ise bir cevabı vardı:
“Kanaat dedin ya. Kanaat doymaktır. Doymayan insan saldırır. Doyan insan sakindir. Saldıran insan huzursuzdur. Sakin insan ise huzurlu. Bu kanaat dolu günlerimiz, gücümüz yettikçe daim olsun olur mu?..”

Adam cevap mahiyetinde sımsıkı sarıldı Kadın’a. Kadın da göğsüne dayanı başını Adam’ın.

Bir süre öyle durdular. Solukları da, soluk sesleri de birbirine karıştı. Ayakları da bedenleri de sımsıcaktı. Yatmadan, Adam şöminenin yanında demlemeye bıraktığı süt ve hatmi çiçeğinin kapağını açtı. Bardaklara doldurdu. İçlerine biraz şeker koydu. Balı pek yakıştırmazdı. Kadın sütü görünce biraz dudak büzdü. Sevmezdi pek çünkü. İçemezdi, öğürürdü. Adam bile bile hazırlamıştı. Kadın’ın bardağını eline aldı ve Kadın’ın dudaklarına doğru götürdü.

“Aç bakayım ağzını! Hanimiş minik ağzın, hadi hüüp”

Kadın, Adam’ın ısrarcı tavrını bildiğinden dudağını uzatmış ama Adam bardağı geri çekmiş.

“Bunu severek ve isteyerek yaptım. Bu süt değil tamam mı. Bu Sevgili Hatmi. İçinde emeğim, sevgim ve sana olan ilgim var. Hadi emeğimi, sevgimi ve ilgimi yudumla!..”

Kadın, Adam’ın ne yaptığını biliyordu. Kafasında oluşturduğu süt yargısını kırmak için algısını başka yöne yönlendiriyordu. Bunu sıradan biri yapamazdı. Ancak sevince oluyor. Bu düşünceyle dudaklarını bardağa dayadı ve gözlerine bakarak içti Adam’ın. Öğürmediğini görünce Adam’ın göz parıltısına odun ateşinin yansıması da eklendi. Tatlı bir an…

Süt kokan dudaklar, sonrasında sıcak bir uyku için yataklarına yollandılar. Tabi Adam’ın şöminede yanan ateşi uyutmak için üzerine devirdiği büyük kütükten sonra…

Damlalar Sana Ne Hissettirir?

​Sabah kadar yağan yağmur, sabahın ilk ışıklarıyla durmuştu. Adam, sıcak yatağından kalkıp elini yüzünü yıkadı. Kuzineyi yaktı, tam odun almak için kapıyı açmıştı ki, Kadın da uyanmış, selam vermişti. Adam, “Üşüme geç kuzinenin yanına, odun alıp geliyorum” diye işaret etmiş minderi ve tebessünle selamını almış. Kapıyı açıp dışarıya adım atmıştı ki, Kadın’a bakarak çıkması ve attığı minik ve muzur öpücükler dikkatini dağıtmıştı ki, sağ bileğinin üzerine basıp düştü çimlerin üzerine, hafif de olsa belirgin bir sesle. Kadın hemen koştu ardından, “Ne oldu?” diye.


“Güzelliğin başımı döndürdü(!)” diye muzipçe karşılık verdi yüzükoyun yattığı yerden.
-“Ya ya tabi. Önüne baksaydın böyle olmazdı”
-‎”Ne yapayım sabah mahmurluğu üzerindeyken alamıyorum gözümü senden”
-‎”Tamam hadi kalk gel ben alırım odunu bileğin acıyor mu?”
-‎”Yok birşeyim ama biraz durayım böyle.”
Gözü damlaları bozulmamış çimlere bakakalmış, rengini ve damlaların duruşunu severek izliyordu.



Adam seslendi:
-“Gelsene yanıma! Uzan bir bak şöyle yakından”
-‎”Islanmayayım şimdi sonra bakarım gel hadi!”
-‎”Olmaz sen gel. Gel uzan sen de sırtıma yüzükoyun. Baktığım yere beraber bakalım azcık. Hadi lütfen…”
Kıramadı Adam’ı, sırtına uzandı yüzükoyun. Adam’ın sağ yanağı yerde kadının sağ yanağı Adam’ın sol yanağındaydı.
“Ne hissediyorsun bakınca?” diye sordu Adam.
“Farklı şeyler…” diye bir genelleme yaptı ve detaylandırmak için derin soluk aldı. Aldığı solukla şişen göğsü Adam’ın sırtında hissedilir bir tatlılık da yarattı. Bunu hissedince Adam, ‘Aldı o soluğunu yine. Ağzı durmaz şimdi’ diye geçirdi içinden kendine muzipçe…
“Aklıma insan kalabalığı, yaşam döngüsü, fırtınalardan korkan, üşüyen ve susması gereken çocuklar gelir aklıma. Sessizlik ve yalnızlık, üşümek ve yasamın akışını görürüm. Dokunamam örneğin damlalara, basamam çimlere gibi. Ne acı, ne tatlı, hissiyatsız bir duygu kapladı şimdi” diye kafasında ne varsa anlattı ağır ağır acele etmeden.
Adam, “Yılların şehirde geçti. Kısa süreli şehir yaşantının da etkisidir. Şehirde kaldığın yalnızlık artık geçti. Ben de varım, tüm bu kainatı yaratan da. Gereksiz insan kalabalığı da geçti. O çocukları da düşün ama dert etme. Yaradan, kontrolünü de sağlar. Biz birini görsek, o gördüğümüz çocuklar yada kimsesizler bizim sınavımız olur. Ne yapacağız diye karşımıza çıkarılmış sınavlar. Genelde uzak durur görmezden geliriz, yine bizim olmayan ve hiç gitmeyecekmiş gibi sarıldığımız imkanlarımıza. Ama giderler. O yüzden görmediklerine üzülüp kendini aman ha sıkma. Ama gördüğümüzde de tüm imkanlarımızı paylaşırız inşallah. İçin ferahlayacak. Hissiz kalmayacaksın artık. Senin için de yaşam, bu dağlarda başladı” diye ekledi Kadın’ın ardından. Sağ eliyle Kadın’ın başını okşayarak.
“Peki sen ne hissediyorsun? ” diye sordu Kadın da Adama.
Adam;
“İhtiyaç…”
dedi, kafasını kaldırdı ve çime uzandı dudağıyla, üzerinden birşey geçip geçmediğini umursamadan hüpletti damlaları ve yuttuktan sonra da ekledi;
“…giderildi. Susamışım.” diye tebessüm etti ve sırt üstü döndü, Kadın’ı tek eliyle göğsünden havaya kaldırarak ve göğüs göğüse birbirlerine bakakaldılar.
“Hadi kahvaltımızı yapalım. Sen çayı koy üstüne ben de odun alıp geliyorum. Üstüme de birşey getirirsen minnettar olurum sana” diyerek burnundan ıslanmış dudaklarıyla öptü. Sonrası ise kalan tatlı bir anı ardından süren yaşam işte…

Yuva dediğin…

 

Evet, sağdaki kapı, benim yuvamın…
İçinde eşim olmasa yuva demezdim. ‘Harabe’ derdim belki de. Ama çok şükür ki, ‘Yuvam’.

Akşam ezanından sonra gelirim eve. Tam eve girerken yan komşu çıkar. Her akşam aynı saatlerde karlılaşır selamlaşırız. O bekçidir. Gece bekçisi. Kıymetlidir. Komşu ne de olsa…

Evin kapısını eşim açar. Açtığı gibi yorgun ama sevimli tebessümünü takınan ifadesiyle karşılar beni. Ardından da üzerime hurraaa gelen yemek kokuları. Bir erkeğin en sevdiği karşılanmadır. Eşim eksikliğini yaşatmaz çok şükür. Kabanımı alır hemen. Ben de alnından mis kokulu bir öpücük alırım. O da huzur alır bundan…

O sağ üst pencere yatak odamızın. Derme çatma da olsa içi öyle değildir. Sever eşim dantelleri. Kendi işler her yeri süsler. Dedim ya, “Burayı yuva yapan odur” diye…

Allah başımdan da, yanımdan da eksik etmesin…

     Not: “Düşünceme kıymet veren bir takipçimin, “Bu fotoğrafa bakınca ne hissediyorsunuz?” sorusuna cevaptır bu betimleme yazısı. Anlık hisler barındırır.”

Teşekkürler 

İnstagram/bisehab_

Sevdiğinin Emeği…

Hayatlarını birleştireli daha bir mevsim geçmemişti. Birlikteliklerinden önce konuşup karar birliği sağladıkları, “Evimiz, emeğimiz olsun!” düşüncelerini gerçekleştirmelerine az kalmıştı. O süre zarfında daha iyi imkanlarla yaşamak varken, ikisi de bu meşakkatli sürecin onlar için anlamlı ve unutulmaz olacağını düşünmüş, herkesin istediği kurulu düzen rahatlığı ve ferahlığı, birlikteliklerinin en başında tepmişlerdi, anlamı derin yaşam sürecine. Çünkü tüm ilklerini ve sonlarını kendi emeklerinden inşa edilmiş bir yuvaya sığdırmak istiyorlardı. İşte bu yüzden, o yuvaya kavuşana dek, asırları devirmiş eski bir dağ evinde yaşamlarını süreceklerdi…

Kadın’ın hastalığı daha iyiydi. Stresten uzakta sadece günlük yapması gereken işlerle uğraşıyordu. Bu da ona iyi geliyordu. Hedefi olan insanın yaşamak için sağlam bir dayanağı vardır öyle değil mi? En basitinden, bir kap yemeği pişimesi ve akabinde “Ellerine sağlık!” dileğinin dillendiği dudaklara bakmak, ona zaten şifa geliyordu. Sadece eli değil, tüm vücudu sağlıkla işliyordu…

Adam, bir an önce yuvalarının sıcaklığına kavuşma hayaliyle, çalışmasını yoğun günler geçirerek devam ettiriyordu. Daha çok kendi emeğiyle, zaman zaman Kadın’ın fikir ve dokunuşları ve olmazsa olur ama olmasının çok güçlü duygular yaşattığı dostlarının tatil süreçlerindeki yardımlarıyla devam ediyordu…

Evin temelini kurduklarında, hava yağış ve soğukla müsade etmedi çalışmaya. O süreç daha çok toprak işleri ve yapacakları evin kağıt üzeri ve tecrübe desteğiyle ilgili çalışıyorlardı…

Hava çalışmaya müsade edecek kıvama geldiğinde, ev için gereken işleri hızlandırdılar. Her günü daha yorgun, bol emekli, çok tatlı ve unutulmaz geçiyordu…

Bu süreçte dostları da misafir oluyordu. Biri gitti, diğeri geldi. Her birinin gelişi onlara büyük destek ve güvendi. Çünkü bir tanesi dahi yaptığının ardına bakmıyordu. Karşılıklı fedakarlık olan hangi ilişkide yaptığının ardına bakarsın ki?..

Dostları geldiğinde, gündüz de gece de çalışmaları sürdürüyorlardı. Hem hasret gideriyorlar, hem de günlük hedeflerine ulaştıklarında daha da şevkle çalışmaya devam ediyorlardı…


Zaman geçti…

Temelinden en üstteki baca oluğuna kadar, her yanına avuçlarıyla dokundukları ev bitmek üzereydi. Ancak Kısa süreli de olsa yağışlı günler geldi. Adam, pek aldırmadı bitimine az kala, içindeki coşkuyla ve devam etti çalışmaya. Kadın, “Acelemiz yok! Birkaç gün istirahat eder, devam ederiz. Hasta olma!” dese de, Adam bir an önce bitirmek istiyor. Kadın’ı da rahat ettirmek istiyordu…

Adam, ilk yağmur gününden sonra eve girdiğinde, yorgun ve üşümüş, kuzine yanan sımsıcak evde, sanki bir sürü onu seven insanların sarılıp sıcaklığını hissettirdiği gibi bir sıcaklık hissetti. Yorgunluğuna tat geldi. Kuzinenin yanına iş giysileriyle; ıslak, tozlu ve çamurlu; oturdu öyle. Başını, yaslandığı ahşap duvara yasladı, gözleri kapalı…

Kadın içeriden gelip onu orada öylece görünce seslendi:

“Üstün başın leş gibi, kalk yıkan da uzanırsın!

Sesiyle açtı gözlerini, “İçim geçmiş. Yıkanacak halim yok” dedi ve iç çekerek devam etti, sözler ağzından çıkarken yorgun tebessümle:

“Beni yıkar mısın?”

Böyle bir isteği daha önce olmamıştı Adam’ın ama benzer istekleri olmuştu. Bazen bebekleşiyordu. Mesela, sofraya oturduğu gibi, “Beni de yedirsene!” isteği. En çok da, Kadın hararetle dağdan gelen puğar suyuna dayadığı avucuyla içerken, elinin avucunun içine alıp şeklini bozdurmadan kendisi de içmeyi severdi. Yeteri kadar içince avucunu öperdi. Kadın da son suyu yüzüne dağıtır, başını severdi…

Yıkanma ricasını pek sorgulamadı Kadın, “Hadi gel, yıkayayım!” dedi. Kuzinenin üzerindeki kazanda kaynamış suyun altına girdi. Tabi dağdan gelen soğuk suyla destekleyerek…

Saçlarını uzun uzun yıkadı Kadın, başıyla oynanmasını çok sevdiğini bildiğinden ama Adam’da bir bitkinlik vardı. Kadın farketmişti. Havlusunu da sarıp, “Hadi koca bebek! Git üsütünü de ben giydirmeyeyim” diye ses ett, yıkanma boyunca süren sessizliği bozarak.

“Hiç de fena olmazdı anne!” diye şakalaştı halsiz sesiyle Adam’da…

O giyinmeye gitmişken Kadın da, kuzinenin üzerindeki demlikten birine ıhlamur, taze zencefil, portakal kabuğu ve tarçın koydu, demlemeye bıraktı. Adam’daki bu halsizliğin gidişatını sezmişti.

Kısa sürede odayı sardı koku.

“Mmmm… Mis gibi!” diyerek geldi Adam da odaya, yiyecek birşeyler hazırlayan Kadın’ın arkasından sarıldı, çenesini sol omuzuna yasladı:
-“Teşekkür ederim. Yordum seni de…”
-“Saçmalama şaşkın! Bebek yaptıysan bakacaksın hem, değil mi?” diye başını sola doğru başına yaslayarak Adam’ın, karşılık verdi…

Kuzinenin yanına uzanmış, baygın gözlerle tavandaki büyük çatma kalaslara bakarak geçmiş atalarının hayalini kurarken Adam, Kadın da birer bardak ıhlamurlu karışımdan getirdi. Birlikte içip, günlük işlerden konuşurken Kadın, Adam’ın hasta bakan gözlerini görünce, “Hadi git yat, ben de geliyorum birazdan” deyip Adam’ı yatağa gönderdi, kendi de etrafı toplayıp yanına girdi…

Sabah Ezanı…

Adam yatakta iki büklüm olmuştu. Kadın da ezan sesiyle uyandı, Adam’ın bu halini görünce alnından ve boynundan ateşine baktı. Ateş olduğunu görünce:

-“Ateşin var ve bana neden söylemedin?”
-“Önemli değil, uyuyayım geçer.”
-“Nasıl geçer? O kadar ihmalin karşılığında hiçbirşey yapmdan mı geçecek? Kalk hadi!”
-“Sarıl da ısınayım!”
-“Hemen kalk, üstüne birşey al ve içeri gel, bekliyorum!”

Adam, emri uyguladı teslim bir şekilde, üzerine birşeyler aldı ve geçti içeri.

Kadın, kuzineyi hafiften yaktı. Adam’ı da
yanındaki sedire yatırdı. Birkaç ilaç verdi, bol bol su ve limonlu su içirerek hem ateşi düşürmeye hem de vücuduna direnç vermeye çalıştı. Sabaha kadar defalarca tuvalete giden Adam’ın ateşi de düşmeye başladı…

Adam, pek hastalık nedir bilmezdi. Ancak nadir de olsa olunca, durdurabilene aşk olsun. O aşk, olmuştu…

Neyse ki, Kadın’ın varlığı ve emeği iyi gelmişti ama sadece ateşine. Toparlanması gereken kırgın bir beden vardı. Sabah kahvaltısını güzelce yedirdi Adam’ın. Aynen öyle! “Beni yedirir misin?” deyince kıyamadı tabi Kadın da…

“Ah koca bebek Ah! Dedim sana, “Sonra devam ederiz. acelemiz yok!” diye. O inadın yok mu senin. Neymiş efendim, ‘Bir rahat edecekmişim(!)”. İstemem böyle rahatlık! Kolun kalkmayacak hale gelince ben nasıl rahat edeyim? Sen zamanında sağlam bir sopa yememişsin. Yoksa laf dinlerdin…” diye tatlı dırdırını sürdürken Kadın,
“Ben de Seni Seviyorum!” diye tebessümüyle sevdi Adam da kadınını…

“Bunu sana yaşatmaya hakkım yoktu. Kendi tercihimin sonucu ikimizi de etkiledi. Dikkatsiz davranışım için özür dilerim…” diye ekledi mahçup ve halsiz sesiyle…

Kadın kalktı yerinden. Sarıldı boynuna, sarılırken de dudağını dayadı ve doğruldu.
“İyi iyi ateşin yok. Hadi dinlen biraz…” diyerek günlük işlerine döndü.

Adam, hasta psikolojisini pek sevmezdi. Hemen ayaklandı. Evin içinde ufak ufak işlerle uğraştı. Öğle yemeğinden sonra da uzandı yatağa, uyudu…

Akşam ezanını biraz geçmişti. Kuzinenin yanına gelip oturdu.

Kadın, “Şşş!” diye seslenerek göz kırptı ve buzdolabının üstün gösterdi. Tepsi vardı. Adam,
“Nedir o?” deyince Kadın da,
“Kalk bak!” dedi.
Kalktı Adam, uzandı ve tepsiyi aldı. Üzerini açınca, gözleri parladı Adam’ın ve onun bu halini görmek, Kadın’da da aynı etkiyi yaptı.
“Hadi otur ye!”

Oturdu ve kucağına aldı tepsiyi. Parlayan gözlerle tepsiye bakıyor, kokluyor ve özenle kesilmiş dlimlerine bakıyordu. Bir dilim aldı baklavadan ve uzun uzun çiğnedi:
“Mmmm…”

Gözleri doluluktan parlıyordu. Bastı kahkahayı ve aynı anda kendi bile duyamayacağı seste “Çok şükür!” diye seslendi.

Daha önce yapmamıştı Kadın. Yapabildiğinden bile haberi yoktu Adam’ın. İstememişti de. Ancak Kadın, biliyordu Adam’ın damağının nasıl şenleneceğini de, yoğunluktan vakit bulamıyordu. Gücü, kuvveti ve morali yerine gelsin diye yapmıştı fırsattan istifade, o uyurken…

Adam, ardı ardına dilimleri doldurdu ağzına. Tebessümünü ve “Mmm…”larını hiç bozmadı. Tepsiyi kenara koydu artık, doymuş da zevkten ağzına attığı son dilimle doğrulup, karşısında oturan ve onu izleyen Kadın’ın önünde diz çöktü ve kucağına koydu başını.

“Ben de Seni Seviyorum!” dedi, avucunu aldı ve “Bu, hamuru yoğuran ve oklavayla her hamuru ileri geri götüren avuçlarını da seviyorum. En çok da bunu bana yaparken, gönlündeki o güzel hisleri…” diye ekleyerek, avucunu da, gönlünü de öptü…

Kalbine giden yolun, midesinden geçtiğini, sevdiğinin ellerinden, emeğinden ve bu süreçte ‘O’nu düşünmesini hissettiğinde anladı.

Meğer, gerçekten de bir erkeğin kalbine giden yol, midesinden geçermiş ama sevdiğinin emeğinden…